<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
  <channel>
<title>Sakarya Medya - Sakarya Haberleri - Sakarya Son Dakika</title>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr</link>
<description>Sakarya Medya, Sakarya ve çevresinden güncel ve güvenilir haberler sunan öncü bir platformdur. Tarafsızlığı ve hızlı haber akışıyla dikkat çeker.</description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.sakaryamedya.com.tr</copyright>
<image>
<title>https://www.sakaryamedya.com.tr</title>
<url>https://www.sakaryamedya.com.tr/images/genel/sakaryamedyacomtr.png
</url>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>PARTİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Parti</span></b><span style="font-size:12.0pt">, fırka… Parti; insan topluluğu, bir etkinlik ve festivalin parçası veya özel bir günün anma töreni... Palı pırtı, parti marti... Palısını pırtısını toplayıp kapak atanın sığındığı mobil liman... Parti; daha ziyade çıkarını düşünenlerin üşüştükleri yer hâline gelmiş sığınak... ‘Parti’, fırka olmaktan çıkınca, ‘<b>par</b>’a, ‘<b>ti</b>’ çekmek noktasına gelinmiş... Kadir kıymet, liyâkat bilinmez olmuş; işin özü paraya kalp etmiş... Kalpler, hatırlar kırılmış... Böylece bölük pörçük olunmuş, ortalık parti çöplüğüne dönüşmüş… O kadar çok ki… A’dan Z’ye… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Parti tutmak, partiye tutulmak</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Takım tutar gibi parti tutmak, tutkunu olmak... Doğruyu söylemek ve devletimizin yanında olmak... Her biri çok farklı... Parti tutmak, bir yurttaşlık görevinin ve siyasî bilincin yansıması... Seçmen, partiyi kendi dünya görüşüne, ekonomik çıkarlarına ve gelecek vizyonuna göre seçer... Partiyi bir amaç değildir, toplumsal refaha ulaşmak için bir tercihtir... Partiye tutulmak ise, takım tutar gibi siyaset yapmaktır... Ne yazık ki, günümüzde parti tutmak, yerini hızla partiye tutulmaya bırakıyor... Bu durum, politikayı bir hizmet yarışı olmaktan çıkarıp, stadyumlardaki tribün coşkusuna ve aidiyet hissine hapsediyor... Takım tutar gibi parti tutan biri için partisi, her şartta ve durumda savunulması gereken bir kaledir âdeta... Bir spor müsabakasında hakem hatalarını görmezden gelmek ve kendi takımının oyuncusunun kusurunu örtbas etmek neyse, siyasette de yanlış politikaları rasyonalize etmek aynısı... Böylesi bir hâlde mantık devre dışı kalır, duygusal bağlılık aktif hâle gelir... Sandıkta önüne terlik de konulsa oy verilir... Bu; akıl tutulması... Partiye tutulan kişi için siyasi görüşü sadece bir fikir değil; o kişinin kimliği... Partisine gelen bir eleştiriyi şahsına yapılmış bir hakaret olarak algılar... Bu, toplumsal kutuplaşmayı besleyen neden... Hâlbuki siyaset bir uzlaşı zemini olmalı... Bizimkiler, sizinkiler ve ötekiler arasında ayrıştırıcı güç olmamalı... Mantığın, doğruyu araştırmanın, sorgulamanın önündeki tek engeldir partiye tutulmak... Fikrimiz olmalı elbette... Fikrimizin yerini parti kimliği almamalı... Tutku, her durumda, kör edici bir zehir gibi... Bir partinin tutkunu olmak, o yapının içindeki hataları, yolsuzlukları veya stratejik yanlışları görememek demek... Renklerine tutkun olduğumuz bir futbol takımı, küme düşse de bırakmamak misâli... Partiye tutulunca akıl gönül tutulması olur; politik başarısızlıklar şu ya da bu bahaneye dönüşür... Siyaset, kayıtsız şartsız taraftar olunduğunda, işlevselliğini yitirir; körü körüne biat edeni bitirir... Politik kargaşanın olduğu ortamda müzakere yapılamaz; sadece siyasî figürler ne diyorsa ona tâbi olunur... Gaflar, ihanetler, yolsuzluklar görülemez... Her yapılan hata ve yanlış, doğru sanılır... Bu, algı körlüğünü tetikler... Demokrasinin sağlıklı işlemesi, toplumda sorgulayanların bağlı... Partilerin bildirileri, kutsal metinler olamaz... Parti, halka hizmet etmek için kurulmalı... Parti tutmak, aklın tercihi olmalı... Parti, ihya etme organizasyonu olmalı; imha etme topluluğu olmamalı... İmha ederek, yakıp yıkarak hep geriye gidilir… İhya ederek, eskiyi yenileyerek ve eskinin, tecrübenin üzerine yeni birikimler konularak ileriye gidilir… Parti, memleket meselesinin odağı ve çözüm otağı olmalı... Yolsuzlukların, hırsızlıkların, çalıp çırpmanın, milletvekili pazarlıklarının yapıldığı bir yer değil... Parti, ayrışmaların merkezi olmamalı; mesele ‘devlet, millet ve kadim medeniyet değerlerimiz’ olduğunda, birlik ve beraberlik olmalı... Hak buyruğu: “<b><i>Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız</i></b>.” (Âl-i İmrân, 103)...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Milleti temsil edebilmek</span></b><span style="font-size:12.0pt">, hangi parti mensubu olunursa olunsun, milletin vekili olabilmek ile alâkalı… Milleti temsil edebilme yetisi; sıradan olan, politik çıkarları önceleyen, ipleri dış mihrakların elinde olan, kendi milletinin değerlerine sırtını dönen ve aklını kiraya veren bir anlayışla olmaz... Milleti temsil edebilmek için, millî kimlik sahibi olunmalı… Millî kimlik sahibi olunmadan, millî kimlik aidiyeti olmadan, devlete millete sadakat olmaz, devlete ve millete hizmet olmaz, hiçbir ortamda millet temsil edilemez… Politik görüş farklıları, ulusalcılık paydasında farkındalık hâline gelmeli… Kendini bile temsil edemeyen, bir partiden diğerine savrulan birinin, ulusunu temsil edebilmesi mümkün değil… Bir partiye körü körüne hizmet etmek, bilimsel yobazlık… Bir toplumun geleceğini, kukla kişilere, zümrelere, partilere teslim etmek, aklımızı başkalarına emperyalistlere teslim etmek… Hakkı egemen kılmak, halka hizmetle olur. Özgürlük, hukukun halka egemen olması, halkın da egemenliğine sahip çıkmasıyla olur… İnsanların can, mal, hürriyet, akıl ve ahlâk güvenliğinin garanti altına alındığı demo olmayan gerçek demokraside gerçek huzur ve refah sağlanabilir… Özgür olmak adına, kadim medeniyet değerlerimizin yok olduğu bir cumhuriyet ve demokraside, bir kişi ya da bir zümrenin yapacağı baskı ve zulüm daha da artarak devam edecektir… Her türlü istibdat ve dayatma, insanın insanlığının gelişmesine engel olur… Böylesi bir toplumdaki tercih ve kararlar, toplumun çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz… Cumhuriyet ve demokrasi, halkın kendi kararlarının ve tercihlerinin uygulanmasıyla mümkün… Meselâ kaçımız biliyor, 21 Temmuz 1946'daki milletvekili genel seçimlerinin, açık rey (oy) gizli tasnif (sayım) usulüne göre yapılmış olduğunu ve 1946'dan sonra bu usulün tarihe karışmış olduğunu? Esas demokratik olan, âdil olan; gizli rey (oy), açık tasnif (sayım) usulü… Demokrasi diyenler geçmişe bakmalı; mevcut durum ve gelecekle ilgili kaygılarını doğru kıstaslar ile değerlendirip dillendirmeli… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Osmanlı’nın çöküşünü hızlandıran sebeplerin başında parti tutuculuğu var</span></b><span style="font-size:12.0pt">... İttihat ve Terakki Fırkası... Osmanlının yıkılışına göz attığımızda her ne kadar olaylara ihtiyat ile yaklaşsak da insanların birbirine olan itimadının dibe vurduğunu görebiliriz…  Milletimize ittihat (birlik kurma, bir olma, birlik oluşturma, birleşme) ve terakki (ilerleme, yükselme, gelişme) gerek denilmiş... Ancak, neticede; istiklâl, istikbal ve ikbâlimizden olmuşuz... İttihattın, terk (ayrılık); terakkinin, tedenni (aşağılara inmek, alçalmak, düşmek) hâline geldiği hengâme (gürültü patırtı, karışıklık, kavga)… İrtikâbın (kötülük etme, rüşvet alma, yiyicilik) ve teaddinin (hukuksuzluk, kuralsızlık, haksızlık) tavan yaptığı kaos dönemi... ‘Her şey çok güzel olacak’ dediler; her şey çok daha kötü oldu, koca Osmanlı yıkıldı... Hâl’ kararını tebliğe gelen İttihat ve Terakki Fırkası heyeti üyelerine (Ermeni Aram Efendi, Laz Arif Hikmet, Selanik mebusu Yahudi Emanuel Karasu ve Draç mebusu Arnavut Esad Toptani) Abdülhamid Han’ın verdiği cevap: “<b><i>Ben 33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Bu memleketi nasıl buldumsa, öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk'ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah'tır… Bu memleketi benden sonra 10 sene idare etsinler, 100 sene idare etmiş sayacağım</i></b>.”… Abdülhamid Han, 10 Şubat 1918'de İstanbul’da (Beylerbeyi Sarayında) hayatını kaybeder…  Netice vahim… 27 Nisan 1909 ile Osmanlı'nın teslim olduğu 31 Ekim 1918 arasında sadece 9,5 yıl süre geçmiş sadece…</span></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">         Belli mihrakların söylemi hep aynı</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">... Benzer sloganlar ısıtılıp ısıtıp sürülmeye devam edilmekte... Ne dediler? ‘tamam’ dediler… Kim gitti? 2. Abdülhamit gitti… Menderes gitti… Özal gitti… Millete sormadan millet adına karar verdiler… Dönüp bir bakılsa yakın geçmişe, görülecek ne denli düşülmüş yeise… Kuyruklar, enflasyon, anarşi ve terör… Dert belli, derman belli… Yatırımlar belli, yapılanlar belli… Kazanımlar belli… Geldiğimiz nokta belli… Bardağın boş tarafına değil, bardağın dolu tarafına bakalım… Kusurları, eksikleri ve eksileri görmek kolay; mühim olan kazanımları, artıları görebilmek... “<b><i>İhya etmek için ne kadar ilim lâzımsa, imha için de o kadar cehalet kâfidir</i></b>.” (Necip Fazıl Kısakürek)… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/parti/77/</link>
<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 06:33:59 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KAZANIM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt"> <b>‘Kazı kazan’ noktasından benim ‘kazanım’a doğru savrulan beyin gönül fırtınasında bir damla fikir benim için gerçek kazanım</b>... Bu kazanım; fikirle, zikirle ve şükürle mümkün... İşi, doğru yerde ve doğru zamanda yapmayla kabil... Bunu en güzel anlatan ibretlik hikâye:  Aşçı ve çırağı, alelacele kap kaçaklarını ve kazanlarını alıp bir düğüne yemek yapmaya gitmişler; ancak kepçeyi unutmuşlar... Yemek yapmaya başlamışlar... Aşçı, sütlü helva yapmak için sütü kazana koymuş; sonra süt kabarmış, sütü karıştırmak için kepçeyi aramış, bulamamış... Aşçı çırağına, “<i>Koş yakınlardaki bir dükkândan bir kepçe al gel</i>.” demiş... Çırak gitmiş, kepçeye beş yüz kuruş istemiş fırsatçı dükkân sahibi... Çırak, pahalı diye kepçeyi almadan geri dönmüş... Aşçı, “<b><i>Çabuk al getir kepçeyi... Kazan taşınca kepçeye paha olmaz</i></b>...” demiş... Gerçekten, bir şey, zor zamanda lâzım olduğunda, onun bedeline bakılmaz... Önemsiz gibi görünen bir araç, istenmeyen bir durumu önlemeye yaradığında, paha biçilmez bir kıymet kazanır... Bilindik ‘kazan’dan ‘kazı kazan’ana evrilen gelgitler... Önemli olan, ne o, ne bu... Bize değer katan her ise, değerli olan o... Bu, gerçek kazanım...</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kazanımı kişisel çıkara ve sömürüye dönüştüren anlayış</span></b><span style="font-size:12.0pt">, işi ‘kazı kazan’ şansına bağlayan ve kendi ‘kazanı’nı dolduran zihniyet... Bu çarpık kapitalist mantaliteyi dillendiren dizeler: “<b><i>Bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul; bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa</i></b>...”... Kazanım, kazanç ve kazan... Bu kelimeler şöyle ya da böyle, bir şekilde ‘kazanmak’ sözcüğüyle ilintili... Ancak, niyet, yöntem ve sonuç bakımından farklı anlamlarda bize, insanın hayatla kurduğu ilişkinin ahlâkî ve ontolojik (<i>varlığı ve varolanları nelik ve nasıllıkları bakımından inceleme</i>) haritasını okumamızı sağlar... Nedir bu? Kazandır, sürecin kendisidir (oluş ve emek)... Kazanımdır, içsel artıştır (anlam ve değer), ölçülemeyen ancak insanı büyüten şeydir (bilgelik, deneyim, ahlâkî derinlik)... Kazançtır, dışsal sonuçtur (sahip olma), somut ve ölçülebilir olandır (para, güç, ün, statü)... Etik bir sonuçtur... Kazan, ‘nasıl yaşadığım’ın; kazanım, ‘ne olduğum’un; kazanç, ‘ne aldığım’ın karşılığıdır... Kazan doğruysa, kazanım kendiliğinden gelir; kazanç ise ölçülü olur... Hayatımız, bir kazanma serüveni... Bu serüvenin nasıl yaşandığı, neye dönüştüğü ve neyle sonuçlandığı, kullanılan kavrama göre değişir... Kazan, bir kap olmaktan öte, oluşun mekânı... Bu; sabırla, emekle, disiplinle, süreklilikle olur... Kadim medeniyetimizde kazan, nefsin terbiye edildiği imtihan alanı... Ateş vardır ama yakmak için değil, olgunlaştırmak için... “Hamdım, piştim, yandım...” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)... Kazan, insanın kendine katlanmayı öğrendiği, kazanım elde ettiği yer... Kazanım, dış dünyada değil, insanın iç dünyasında... Kazanım; ölçülemez, satılamaz, sergilenemez... Kazanımlar: Hikmet, hilm, ahlâk, edep, terbiye, izan, idrak, bilinç, kendimiz olmak... Felsefede Stoacılara göre gerçek kazanım, insanın kontrol edemediği şeylere karşı sükûnet, kontrol edebildiği şeylere karşı erdemli tavır geliştirmesi... Kant için kazanım, insanın, sonuçtan bağımsız olarak, ahlâk yasasına uygun davranabilmesi... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Dijitalleşen dünyada kazanım</span></b><span style="font-size:12.0pt">, insanın çok şey kazanıp çok az erdemli olması... Bu; bilginin artıp, hikmetin azalması, deneyimin çoğalıp, derinliğin kaybolması, fayda odaklı olmayan başarının gürültüden, gösterişten ibaret olması... Elbette, kazanç, somut, görünür ve hesabı verilebilir olmalı... Para, makam, güç, unvan gibi... Kazanç, kötü değil, yeter ki amaç hâline gelmesin... Bilgi, hakikat için elde edilmeli, sırf kazanç için üretilmemeli... Maalesef birçok insan, ‘olmak, olgunlaşmak’ yerine ‘sahip olmak, sömürmek’ üzerinden var olmaya çalışıyor... Marksist düşünce, kazancı; emek, adâlet ve sömürü kavramlarıyla sorgular... Kazancın, ‘hep kazan’ ve ‘biriktir’ ile zulme dönüştüğünü vurgular... Kadim medeniyetimizde kazan, kazanç ve kazanım, etik değerler üzerine konuşlandırılmış... Kazan, helâl emekle; kazanım, takvayla ve hikmetle; kazanç, rızıkla ve imtihanla taçlandırılmış... İnsanın düzgün olması, öncelikli mesele olmuş... Kazanç kınanmamış; haksız kazanç kınanmış... “<b><i>Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez ve onunla yargılanmaz. İnsan için yalnız kendi çalıştığının karşılığı vardır. Çalışmasının karşılığı da yakında kendisine gösterilecektir. Sonra ona emeğinin karşılığı tastamam ödenecektir</i></b>!” (Necm, 38-41)... Kapitalist sistem, kazancı kutsar, kazanı hızlandırır, kazanımı görünmez kılar... İnsan, üretir lâkin anlam üretemez; çalışır, olgunlaşamaz; kazanır, tatmin olmaz, kendine yabancılaşır... Komünist sistem, emeği ve eşitliği kutsar; ancak bireylerin daha fazla çalışmak veya kendini geliştirmek için ekonomik nedenlerini kısıtlar, üretimi ihtiyaca endeksler... Çok çalışan ile az çalışanın, yetenekli ile yeteneksiz olanın benzer kazançlar elde etmesi ve temel ihtiyaçlarının her halükarda karşılanması, bireysel çabayı köreltir... Herkesin olan mülk, kimsenin değildir, işçilerin üretim araçlarına ve iş süreçlerine olan isteğini kısıtlar... Özel mülkiyetin ve bireysel kazancın yasak olduğu bir ortamda, yeni bir ürün geliştirme veya risk alma arzusu zayıflar, teknolojik ve operasyonel yenilikler yavaşlar, tüketici odaklı inovasyon duraklar... Kazanç rekabeti olmadığı için işletmeler ürün kalitesini artırmak yerine sadece merkezi planın belirlediği sayısal kotalarda üretirler... Sınıfsız bir toplum hedeflense de, pratikte kazancın dağıtımı ve kaynakların yönetimi devleti yönetenlerin (ayrıcalıklı azınlığın) elinde toplanır... Aslında, sorun belli... Odak noktası, insan olmalı... Bu nedenle, davranış ve değerler eğitimi son derece önemli... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Evrensel ve kadim medeniyet değerlerinin içselleştirilmediği hiçbir sistem başarılı olamaz</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Günümüzde, meselâ, diploma bir kazançtır; bilgi, araçtır; öğrenci, yatırımdır... Hâlbuki maarif, kazanımdır, karakter inşasıdır, ahlâktır, sorumluluk bilincidir... Sadece bilgi yüklü eğitim, insan yetiştirmez; iş gücü üretir... Bunu dillendiren tespitler: “Helal bellidir, haram da bellidir. İkisi arasında şüpheli durumlar vardır. Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. - Sizden birinizin sırtına bir odun destesi yüklenip satması, dilenmesinden hayırlıdır.” (Hadis-i Şerif)... “Mal, hakikatte Allah’ı unutturucu bir perde değildir; bilakis onunla Allah’a yaklaşılır. Yeter ki mal, helal yoldan kazanılsın ve doğru yere harcansın.” (İmam Gazâlî)... “Altın ve gümüş, toprağın içinde saklıyken bir değeri yoktur. İnsan da öyledir; çalışıp ortaya koymadıkça kıymeti bilinmez. - Kazanç, hakikat yolunda bir araçtır. Amacın olmazsa, kazanç seni kaybeder.” (Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî)... “Adil bir düzende kazanç, emeğin karşılığı olmalıdır. Sömürü, devletleri çöküşe götürür.” (İbn Haldun)... “Helal kazanç, farz ibadetlerden sonraki en büyük farzdır.” (İmam Şafii)... “Rızkına güvenme, çalış; tedbiri al, tevekkül et. Allah çalışanın hakkını zayi etmez.” (Abdülkadir Geylânî)... “İnsan, akıl nuruyla aydınlanmadıkça, kendi nefsini göremez.” (İbn Sina)... “Eğer kazandığınız parayı harcayacak kadar tatiliniz yoksa kölesiniz demektir.” (Paul Lafargue)... “Yenilik yapana, eski sistemden kazancı olan herkes düşman olur.” (Machiavelli)... “Göz yummak dost kazandırır, hakikat ise nefret.” (Marcus Tullius Cicero)... “Pek az insan başkalarının deneyimlerinden yararlanmayı bilecek kadar akıllıdır.” (Montaigne)... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Necip Fazıl Kısakürek ve Nazım Hikmet</span></b><span style="font-size:12.0pt">, kazanç ve kazanım kavramlarını farklı ideolojik zeminlerde ele almışlar... Necip Fazıl, kazancı manevî, ahlâkî ve dinî bir ölçü ile yorumlamış... Nazım Hikmet, kazancı emek, halkın ortak mücadelesi ve paylaşım olarak değerlendirmiş... Necip Fazıl Kısakürek’in kazanç ve kazanım üzerine söyledikleri: “Para, insanı köleleştiren bir zincirdir; hakiki kazanç Allah’a yaklaşmaktır. - İnsan, kazandığıyla değil, kazandığını nasıl kullandığıyla ölçülür.”... Nazım Hikmet’in kazanç ve kazanım hakkında sözleri: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. - Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”... </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">İnsan, kendi emeğiyle kazanmalı, kanaat etmeli, israftan kaçınmalı</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">... Haram lokma, içimizdeki ‘ben’i öldürür... Önemli olan tek şey, kazancın insanı neye dönüştürdüğü... Fırıldak gibi dönenlere, dilli düdüklere, halkın sırtından geçinenlere duyurulur... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/kazanim/75/</link>
<pubDate>Fri, 10 Jul 2026 10:07:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SEÇİM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Seçim</span></b><span style="font-size:12.0pt">; alternatif, tercih, seçenek... Seçim; bir kişi veya seçmen topluluğu tarafından birini bir pozisyona seçmek, göreve yükseltmek; belirlenmiş prosedürle bir seçmen organı tarafından oylama yapılması; böyle bir oylamanın zamanı ve yeri... Seçim; günümüzde çıkara, gösterişe, önümüze konulan dayatmaya, bağnazlığa ve kandırmacaya, geçime endeksli maalesef... Neyi ve kimi, hangi prosedürle seçiyoruz? Önüne terlik bile konsa, algı körlüğü ve öngörü eksikliğiyle bir şeyi ve kimseyi seçmeyi marifet zanneden bir zihniyet, bilindik bir yobazlık... Yobazlığı, sadece kendi gibi düşünmeyenlere mâl eden mantalite... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Seçim</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bireyin ve toplumun en önemli sorumluluğu... Birey, oy kullanmadan önce adaylar, partiler ve politikalar hakkında doğru ve güvenilir bilgi edinmekle yükümlü... Bireyin vicdanî kararıdır oy vermek... Oy tercihi, çıkar ilişkilerine değil, toplumun yararına ve geleceğine göre yapılmalı... Sadece oy vermek değil, seçim sürecine aktif katılım (mitinglere gitmek, tartışmalara dâhil olmak, gönüllü çalışmak) da bireysel sorumluluk aslında... Toplumun sorumluğu, demokratik kültürü korumak... Toplum; seçimlerin âdil, şeffaf ve özgür bir ortamda gerçekleşmesini sağlamakla mükellef... Medya, sivil toplum kuruluşları ve eğitim kurumları aracılığıyla doğru bilgi akışını sağlamak toplumun görevi... Toplum, bireyleri oy kullanmaya ve demokratik sürece dâhil olmaya teşvik etmeli... Farklı görüşlerin özgürce ifade edilmesine imkân tanımak, toplumun demokratik sorumluluğu... Birey bilinçli oy kullanmalı; toplum da, seçimin âdil ve kapsayıcı olmasını sağlamalı... Seçim; statükonun, vesayetin, bağımlılığın ve kör itaatin konu mankenliğine dönüşmemeli... Demokrasinin ve seçme özgürlüğünün düşmanları: Baskıcı rejim ve seçme eylemini bir ‘irade beyanı’ olmaktan çıkarıp ‘mekanik bir refleks’ haline getiren zihniyet... Önüne konulan şeyin niteliğine bakmaksızın, sadece aidiyet hissiyle veya değişim korkusuyla hareket edilmesidir böylesi bağnaz tutum... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Algı körlüğü</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bireyin gözünün önündeki somut hatayı, yetersizliği veya çürümeyi görememe hâli... Algı körlüğü sendromuna yakalanan, adayın kim olduğunu ve seçeneğin ne olduğunu düşünemez... Liyâkati, gerçekliliği dikkate alamaz... Algı körlüğü sendromuna tutulan bir seçmen için, önemli olan tek şey, o nesnenin temsil ettiği sembol... ‘Önüne terlik bile konsa seçer’ dedirtecek bir bağlılık, bağnazlıktır (yobazlıktır), ideolojik sapkınlıktır... Bu, öngörü eksikliğidir ve geleceğin ipotek altına alınmasıdır... Öngörü eksikliği, niteliğe bakmadan yapılan tercihtir... Böyle bir tercih, geleceğin, körü körüne bağlı olunan bir dogma uğruna feda etmektir... Liyakatin yerini körü körüne yapılan sadakatin alması, başka nasıl açıklanabilir ki... Kalitenin yerini fanatizmin aldığı bir düzende, toplumsal çürüme kaçınılmaz... Yapılan hizmetleri göremeyen, öngörüden yoksun bir kitle, seçtiği şeyin kendisini uçuruma götürdüğünü ancak uçurumdan düşerken anlar... Ezilen ve sömürülen toplumların düştükleri hâller, bize ders olmalı... Kendi iradesini bir başkasının veya bir grubun cebine koyan birey, özgürleştiğini sanırken aslında gönüllü bir esir olur... Toplumun çöküşü, kötülerin çokluğundan ziyade, birilerine akıllarını kiraya verenlerin iradesizliğiyle hızlanır... Bir şeyi seçmek, o şeyin sorumluluğunu da üstlenmektir... Eğer liyakat ve etik değerler dikkate alınmıyorsa; seçim, sadece bir onaylama etkinliğine dönüşür... Algı körlüğünden kurtulmanın yolu, konulan terliği değil, onu oraya koyan iradeyi ve o iradenin bizi nereye sürüklediğini sorgulamak... Mârifet, körü körüne bir şeyi, kimseyi seçmek değil; yanlışa hayır diyebilmek... Maalesef, toplumsal iradeyi içten içe kemiren tehlike, cehaletin örgütlü bir güce dönüşmesi... Bu bağnaz zihniyet, seçimde önüne konulanın ne olduğunu, bir vasfının olup olmadığını ya da topluma nasıl bir zarar vereceğini önemsemez... Bu yobaz zihniyet, seçmeni bir özne olmaktan çıkarıp nesne hâline dönüştürür... Sonuçta, siyaset, çözüm üretme işi olmaktan çıkar; semboller üzerinden yürütülen bir sadakat testine evrilir... Sorgulamayan bireyler, kendi putunu yapar ve tapar... Bu algı körlüğü, her yeri kaplar... Koltuklar, işin ehli olmayanlar tarafından işgale uğrar... Bilgiye ve tecrübeye değil, vesayetlere ve sapkın ideolojilere körü körüne biat edilir... Bağnaz zihniyetin en trajik tarafı, gösterdiği bu kör bağlılığı bir sadakat marifeti veya dava aşkı olarak pazarlaması... Yanlışa yanlış diyebilecek etik değerlere sahip olmayanların bunu anlaması çok zor... Kendileri gibi olanların hatalarını, yanlışlarını örtmek, liyâkatsizliği savunmak ve öngörüden yoksun kararları stratejik deha olarak nitelendirmek, akıl tutulması olsa gerek... Bu, bilindik yobazlığın modern ambalajlı versiyonu... Liyâkatsiz birini sadece aidiyet hissiyle bir makama veya konuma getirenler, yarın o kişinin beceriksizliği yüzünden çöken sistemin altında kalmaya mahkûmlar... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Algı körlüğü sendromundan kurtulmanın tek çaresi</span></b><span style="font-size:12.0pt">, birey olma bilincini yeniden kazanmak ve kadim medeniyet kodlarımıza dönmek... Bir toplum, önüne konan 'terliği' sorgulamak yerine onu kutsallaştırmaya başladığı an, artık bir toplum değil; sadece güdülmeye hazır bir sürü olur... Çare belli: Dayatılan ideolojik gettolardan çıkıp liyakati, aklı, evrensel ve kadim medeniyet değerlerimizi kıstas kabul edip uygulamak... Kadim medeniyetimizde seçim; şura (danışma), Hakk’a biat, adâlet, ehliyet vb. kavramlarla dile getirilmiş... “<b><i>Onların işleri, aralarında danışma iledir</i></b>.” (Şûra suresi, 38)... Devlet işlerinde ehliyetli kişilerle istişare etmek, adâletin ve doğru yönetimin temeli olarak görülmüş... “Fitneden sakının; kamu işleri ancak bir yönetici ile düzelir.” (İmam Gazali)... Farabi, ‘Erdemli Şehir’ modelinde, yöneticinin bilgelik, adalet ve liderlik vasıflarına sahip olması gerektiğini söylemiş... Maverdi, yöneticilerin adâlet, ilim ve yönetim kapasitesi gibi şartları taşıması gerektiğini belirtmiş; halkın rızası (icabet) ve seçim ehliyeti olanların (ehlu'l-halli ve'l-akd) rolüne dikkat çekmiş... Günümüzde de kadim medeniyet değerlerimizi içselleştiren tespitler yapılmış: Abdurrahman el-Kevakibi, ‘Ümmü'l-Kura’ adlı eserinde despotizme karşı çıkmış, şûranın yönetimin temeli olduğunu ve halkın yönetime katılması gerektiğini ifade etmiş... Batılı düşünürlerinin seçim hakkındaki görüşleri de toplum yararı üzerine... Platon, ‘Devlet’ adlı eserinde ideal bir toplumu tanımlamış ve yöneticilerin filozoflar olması gerektiğini savunmuş... Aristoteles, en iyi yönetim biçiminin ‘ortak iyilik’ hedefleyen bir yönetim olduğunu ifade etmiş... Seçimlerin, toplumun genel çıkarlarını gözeten liderlerin belirlenmesi için bir araç olduğunu söylemiş... John Locke, bireylerin doğal haklarını ve hükümetin bu hakları koruma yükümlülüğünü vurgulamış, seçimlerin, halkın iradesinin yansıdığı bir mekanizma olduğunu savunmuş... Alexis de Tocqueville, demokrasinin güçlerini ve zayıflıklarını incelerken, seçimlerin toplumsal katılım ve bireysel özgürlükler açısından önemine dikkat çekmiş... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Seçim</span></b><span style="font-size:12.0pt">; adâlet, erdem, halk iradesi ve toplumun çıkarları söz konuysa anlamlı... Adı ‘Cumhuriyet’ de olsa, yalnızca iyi olmayana onay verme odaklı ise saçma bir gösteri... Mühim olan, yaprakların kendilerini alkışladığını zannedenleri, yalanla-dolanla-talanla iş çeviren laf cambazlarını, kukla figürleri değil; doğru yöneticileri seçebilmek... Seçim, sadece politik bir vetire/süreç olmamalı, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk ve görev olmalı... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/secim/74/</link>
<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 07:21:48 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KÖRDÖĞÜŞ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kördöğüş</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (kör dövüşü), genellikle spor veya eğlence amacıyla yapılan, katılımcıların gözlerinin bağlandığı veya başka bir şekilde görmelerinin engellendiği bir dövüş veya güreş... Kördöğüş; dövüş sanatları okullarında, öğrencilerin sadece görmeye bağımlı kalmaması, bunun yerine rakiple teması hissetme ve refleks geliştirme yeteneklerini artırmaları için bir alıştırma yöntemi...  Kördöğüşün en belirleyici özelliği, katılımcıların gözlerinin kapalı olması ve bir göz bağı takması... Kördöğüşte dövüşçüler, rakibinin yerini, hareketini ve niyetini anlamak için büyük ölçüde işitme (adımları, nefesi), dokunma (temas) ve sezgiye güvenmek zorundalar... Kördöğüş, ciddiyetten çok eğlence veya eğitim amaçlı... Eğitimde, dövüş sanatçılarına görsel olmayan durumlara adapte olma becerisi kazandırmak için oynanır... Kördöğüşte kurallar, yapılan aktivitenin (güreş tarzı bir mücadele, hafif vuruşların veya yakalamaların serbest olduğu bir dövüş) türüne bağlı...  </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kördöğüşü</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (körler ve fil), yüzyıllardır farklı kültür ve felsefelerde bilginin doğasını, perspektifin önemini ve mutlak gerçeğe ulaşmanın zorluğunu anlatmak için kullanılan güçlü bir anlatı... Bu anlatı; çeşitli disiplinler arasındaki işbirliği eksikliğini ve parçalı algıların getirdiği yanılgıyı vurgulamak için günümüzde de geçerli... Kör döğüşü hikâyesinin en bilinen versiyonu, antik Hindistan’dan ve Jainizm, Budizm ve Sufizm gibi öğretilerden gelmekte... Hikâyeye göre, birkaç kör adam (görme engelli kişi), bir fil ile tanıştırılır ve bu hayvanın ne olduğunu elleriyle dokunarak anlaması istenir... Filin kuyruğuna dokunan kişi, filin bir halat olduğunu söyler... Filin bacağına dokunan kişi, filin bir ağaç gövdesi olduğunu iddia eder... Filin hortumuna dokunan kişi, filin kalın bir yılan olduğunu ileri sürer... Filin kulağına dokunan kişi, filin bir yelpaze veya yaprak olduğunu ifade eder... Filin gövdesine dokunan kişi, filin bir duvar olduğunu açıklar... Her biri kendi deneyiminin mutlak doğru olduğuna inanmış ve şiddetli bir kavgaya (kördöğüşüne) tutuşmuşlar... Zira hiçbiri filin tamamına dokunmamış, sadece dokundukları parçayı tek gerçek olarak algılamış... <b>Bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından, ‘Kördöğüş ve Fil’ hikâyesinden öğrendiklerimiz</b>: Hakikatin bütünlüğü ve insanın sınırlılığı... Mutlak gerçeğin (filin), insan deneyiminin sınırlı perspektifleriyle (dokunulan parçasıyla) tam olarak kavranamayacağı... Herkesin deneyiminin, nesnel gerçeğin yalnızca küçük, sübjektif bir yansıması olduğu... Her insanın, kendi sınırlı deneyimlerini evrensel ve değişmez gerçek olarak kabul etme eğiliminde olduğu... Farklı, ancak aynı derecede geçerli kısmî deneyimlere sahip kişilerin birbiriyle çatışabileceği... Çatışmanın (döğüşün) özünde, bilgiye erişimde işbirliğinin ve hoşgörünün eksik olabileceği... Kendi bilgi ve inançlarımıza karşı her zaman ihtiyatlı olmamız gerektiği... Başkalarının bakış açılarının, bizim eksik olan parçamızı tamamlayabileceği... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt 484.3pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzün karmaşık sistemlerinde, organizasyonlarında ve bilimsel disiplinlerde kördöğüşü hep var</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Büyük şirketlerde, farklı departmanlar (pazarlama, finans, üretim) aynı iş modeli (fil) üzerinde çalışırlar, ancak her biri onu sadece kendi operasyonel bakış açısından (hortum, bacak, kulak) olarak görür... Meselâ, Pazarlama Bölümü, bir ürünü müşteri memnuniyeti olarak tanımlar; Finans Bölümü, aynı ürünü bir maliyet olarak değerlendirir... Bu kısmî görüşler, stratejik uyumsuzluğa ve kaynak israfına yol açar... Etkili liderlik, çalışanların her birine bu farklı perspektifleri birleştirerek filin tam resmini görme becerisini kazandırmak... Bilimsel araştırmalarda, bir olgu (insan davranışları) Biyoloji, Psikoloji, Sosyoloji ve Ekonomi gibi farklı disiplinler tarafından incelenir... Her disiplin, sadece kendi metodolojisi ve kavram setinin sunduğu kısmı (hortum/Psikoloji, bacak/Biyoloji) doğru kabul eder... Gerçek ilerleme, bu disiplinlerin verilerini ve görüşlerini birleştiren disiplinler arası yaklaşımlarla mümkün... Politik tartışmalarda, farklı ideolojiler (kapitalizm, sosyalizm vb. görüşler); aynı ekonomik veya toplumsal gerçeğe (fil’e) farklı değer sistemleri (parçalar) üzerinden yaklaşır... Her politik görüş, kendi çözümünün tek doğru çözüm olduğuna inanır, uzlaşma olmaz, kutuplaşma olur... Kördöğüşü; tevazuun, erdemin, etik değerlerin, bütüne odaklanmanın önemini anlatan evrensel bir derstir, aslında her birimize... Gerçeğin bütünü görebilmede olduğunu anlayabildiğimizde her bir sorunun üstesinden gelinebilir... Kördöğüşten kurtulmanın yolu, kendi deneyimimizin sınırlılığını kabul etmek ve farklı bakış açılarının (farklı dokunuşların) bir araya getirilmesiyle bütünsel bir anlayışa ulaşmak olsa gerek... Filin ne olduğunu gerçekten anlamak için, körlerin durup birbirlerini dinlemesi ve edindikleri parçaları birleştirmesi lâzım... Her bir sorunun, kördöğüşten çıktığını idrak etmek lâzım... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kördöğüşü</span></b><span style="font-size:12.0pt">, günümüzde sosyal medya platformları ve algoritmik filtreleme sistemleri sayesinde yeni ve çarpıcı boyutlar kazanmış durumda... Dijital çağda, filin parçaları sadece fiziksel dokunuşlarla değil, algoritmaların bize sunduğu verilerle ve yankı odalarıyla deneyimlenmekte... Algoritma, bir kullanıcının filin sadece kulağına (belirli bir siyasî görüşe veya hayat tarzına) dokunduğunu görürse, bütün sosyal medya akışını sadece o parçayla ilgili içeriklerle doldurmakta... Her kullanıcı, kendi filtre balonu içinde gördüğü gerçeğin (parçanın) tek ve tam gerçek olduğuna inanır... Bu; farklı filtrelere sahip kullanıcıların (meselâ, filin Hortumuna dokunanların) bir araya geldiğinde, karşı tarafın gerçeklik algısını tamamen saçma veya kötü niyetli olarak görmesine neden olmakta... Dijital platformlarda fikir ayrılıkları, mantıklı bir tartışma zemininden çıkar ve kördöğüşüne evrilir... Zira her iki taraf da aynı ortak gerçeğe (bütün File) ulaşacak ortak bir veri setine veya kabul görmüş bilgi kaynağına sahip değildir, maalesef... Yapay zekâ ve veri analizleri, öngörü yeteneğini artırsa da, aynı zamanda kördöğüşü, kördüğüm hâline dönüştürmekte... Bir veri bilimcisi, filin sadece veri seti (kuyruk) kısmını analiz ederken, etik veya toplumsal etki (filin gövdesi) ve diğer kısımlarını ihmal edebilir... Analizler ne kadar doğru olursa olsun, dar bir alana odaklanıldığı için uygulama yetersiz olur... Yapay zekâ modelleri, eğitildikleri veri setlerindeki önyargıları (bir nevi filin sadece o parçasının hatalı algısını) otomatik olarak öğrenir ve bu önyargıları binlerce kat büyüterek toplumsal sorunları derinleştirebilir... Sonuç, doğru görünse de, eksik veya çarpık bir gerçektir sadece, aslında... Çözüm, disiplinler arası çalışmak... Algoritmik şeffaflık... Çoklu perspektif... Uzlaşı... Dijital çağda, fil artık çok daha karmaşık ve çok boyutlu... Bu nedenle, parçalı algıların getirdiği yanılgı tehlikesi de o nispette büyük... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Toplumda rol model olması gereken bireylerin kördöğüşü</span></b><span style="font-size:12.0pt">, en vahim olanı... Bize rol model olması beklenen kişilerin anlamsız, yararsız ve kaba veya yıkıcı çekişmeler, tartışmalar veya mücadeleler içinde olması; hoşgörüyü, öngörüyü, basireti, izanı, irfanı yok eder... Kördöğüşü, herkesin birbirine vurduğu, kimin kime vurduğunun, ne amaçla vurduğunun tam olarak anlaşılamadığı karmaşık, sonuçsuz ve bitmeyen bir kavgaya dönüşür... Böylesi bir kördöğüş, çözülemeyen kördüğüm... Rol modellerinin rehberlik, bilgelik veya yapıcı davranış sergilemesi beklenirken, bunun tam tersi olan karmaşa ve yıkıcılık sergilemeleri... Çekişmelerin yapıcı bir amaca hizmet etmemesi, sadece kişisel hırslar veya küçük meseleler uğruna enerjinin boşa harcanması... Toplumda birlik ve beraberlik yerine, ayrışmayı ve kavgayı derinleştirmesi... Bu durumun çokça görüldüğü yerler: Siyaset... Halkın gözü önünde olan liderlerin sürekli birbiriyle sert, sonuçsuz ve anlamsız çatışmaları... Sanat ve Edebiyat... Toplumsal bilince katkı sağlaması beklenen figürlerin kişisel rekabetler içinde kaybolması... Akademik çevreler... Bilim insanlarının veya düşünürlerin, fikir alışverişi yerine kişiselleştirilmiş ve verimsiz tartışmaları... </span></span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">           Kördöğüşten kör olmayan döğüşe kadar</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">, süreklilik arz eden kavgalarla, tartışmalarla vakit kaybedecek zamanımız yok... Bizimle yüzyıllardır kavgalı olan emperyalistlerin tuzağına düşmeyelim... Dilli düdüklerin gazına gelmeyelim... Sevelim, sevilelim... Devletimizin yanında olalım...  Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/kordogus/73/</link>
<pubDate>Fri, 26 Jun 2026 09:11:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇORBA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Çorba</span></b><span style="font-size:12.0pt">, farklı malzemelerin bir araya gelerek yapılan bir tat ve doku sunan, ortak sofralarda paylaşılan, toplumsal, besleyici ve doyurucu yemek… Çorba, topluluk içinde dayanışma ve destek simgesi… Çorbadaki sebze, et, baharat ve diğer bileşenler, lezzeti etkiler… Hayatta da benzer şekilde, farklı deneyimler, insanlar ve duygular, başarıyı ve mutluluğu belirler… Çorba yapımı emek ister… Değerli sonuçlar elde etmek için emek harcamamız gerekir… İyi bir çorba hazırlamak ve başarılı ve mutlu olmak, özen ve sabır gerektirir… Malzemelerin doğru seçilmesi ve uygun şekilde pişirilmesi önemli… Çorbanın farklı malzemelerin bir araya gelmesi gibi, hayatımız da çeşitli deneyimlerin, ilişkilerin ve duyguların bileşimi… ‘Çorba’ (argo dilde); karışık, karmaşık veya belirsiz durum demek… İşlerin çorbaya dönmesi, karışık hâle gelmesi… Neyin ne olduğunun belli olmaması… Maçta çorba çıkaran taraftarların olması… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>Dünya genelinde farklı kültürlerde çeşitli çorba türleri mevcut</b>… Kültürlerin, geleneklerin, tarihin ve hayat tarzlarının yansımasıdır, çorbalar… <b>Kadim medeniyetimizde çorba çeşitleri</b>… Mercimek çorbası… En popüler çorbalarımızdan biri… Kırmızı mercimek, soğan, havuç ve patates gibi malzemelerle yapılan çorba… Tarhana çorbası… Mayalanmış (fermente edilmiş) yoğurt, un ve çeşitli baharatlarla hazırlanan tarhana, özellikle kış aylarında tüketilen çorba… İşkembe çorbası… Sarımsaklı sirke veya limonla servis edilen çorba… Yayla çorbası… Yoğurt, pirinç ve nane ile yapılan, hafif ve ferahlatıcı bir lezzete çorba… Ezogelin çorbası… Mercimek, bulgur ve çeşitli baharatlarla yapılan, özellikle soğuk kış günlerinde tercih edilen çorba… Tavuk suyuna çorba… Tavuk suyu, tavuk eti ve çeşitli sebzelerle yapılan, lezzetli ve besleyici çorba… Düğün çorbası… Dana eti, un ve yoğurt ile yapılan, düğünlerde servis edilen çorba… Balık çorbası… Balıketinden yapılan, sahil şehirlerinde popüler ve lezzetli bir deniz ürünü deneyimi sunan çorba… Gaziantep Beyran Çorbası… Kuzu eti, pirinç, sarımsak ve bol baharat ile yapılan, özellikle kış aylarında enerji veren çorba… Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize ait lebeniye çorbası… Yoğurt, pirinç, nohut ve köfte ile yapılan, nane ve dereotu ile tatlandırılan çorba… Malatya analıkızlı çorbası… İçinde nohut, köfte ve bulgur bulunan çorba… Konya tandır çorbası… Tandırda pişirilmiş et suyu, buğday ve nohut ile yapılan, besleyici ve doyurucu çorba… Ege ve İç Anadolu bölgesine ait keşkek çorbası… Buğday ve et (genellikle tavuk veya kuzu) ile yapılan, düğün ve bayram gibi özel günlerde tüketilen çorba… Hatay mahlûta çorbası…  Mercimek, bulgur ve soğanla yapılan, üzerine tereyağı ve nane eklenerek servis edilen çorba… Adıyaman ayran çorbası… Haşlanmış nohut, buğday, ayran, nane ile yapılan çorba… Kelle paça çorbası… Koyun veya keçi kellesi ve ayakları kullanılarak yapılan, yoğun lezzeti ve sağlık açısından faydalarıyla bilinen çorba… <b>Farklı kültürlerin çorbaları</b>… Fransız soğan çorbası… Karamelize edilmiş soğan ve et suyu ile yapılan, üzerinde eritilmiş peynirle servis edilen çorba… Rus borscht çorbası… Pancar, lahana ve etle yapılan, ekşi krema ile servis edilen çorba… Vietnam pho çorbası… Et suyu, pirinç eriştesi ve çeşitli otlarla yapılan, taze otlarla süslenen çorba… Günümüzde, sağlıklı beslenme trendleri çorbacılara olan ilgiyi artırmış... Hayvanlardan elde edilen herhangi bir gıdayı yemeyi ya da kullanmayı reddeden kişiler için yapılan <b><i>vegan</i></b> ve organik çorba çeşitleri, modern çorbacı menülerinde yer almaya başlamış… Geleneksel tarifler korunurken, aynı zamanda yeni lezzetler denenerek kültürel devamlılık ve yenilik bir arada sunularak, online siparişler ve eve teslimat gibi hizmetler de sunmaya başlanmış… Çorba ve çorbacı kültürü, yüzyıllardır toplumların beslenme alışkanlıklarında ve ictimaî hayatlarında hep var olagelmiş… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>Çorba</b>, kimileri için, sadece bulanık su… Çorba pişirilirken, suyun bulanık ve karışık olması normal… Yaşarken, belirsizliklerin ve karışıklıkların olması anormal… Ancak, bu, hayatın bir parçası ve üstesinden gelme çabası… Bu; zorlukların, çalkantıların bizi daha güçlü kılmasıdır bir bakıma... Mâlum, çorbanın lezzetini dengelemek ve dengeli yaşamak için dikkatli olmak lâzım... Nasıl ki, çorba, basit görünen ama derin anlamlar taşıyan bir yemek ise, hayat da öyle… Hayatın zenginliğini, çeşitliliğini ve karmaşıklığını temsil eden çorba, bize paylaşımın, sabrın ve emeğin önemini hatırlatır… Hayatımızda karşılaştığımız zorluklar ve belirsizlikler, tıpkı çorbanın pişme sürecindeki bulanıklıklar gibi, bizi daha güçlü ve dengeli yapar… ‘Çorba’ gibidir hayat… Her anın tadını çıkarabilmek böyle bir şey… ‘<b>Çorbada bizim de tuzumuz olsun</b>.’ diyebilmek gerek… Çorba, sade bir yemek belki de…  Çorbasız geçen hayat, sağlığımızı yitirdiğimizin göstergesi… Tencere içinde kaynayan her malzeme, aslında farklı öykülerle bir araya gelen insanların sembolü gibi… Her biri kendi özüyle çorbaya katkı sağlayan mükemmel bir tadın özü… Bir miktar mercimek, bir tutam tuz, bir kaşık yoğurt… Tek başına, her malzeme, sade ve yalın… Malzemeler birlikte pişirildiklerinde, ortaya çıkan çorba bambaşka bir şey… Bu, kültürlerin sofrada görünen ve tadılan hâli… Her bir kültürün farklı renklerde, şekillerde ve dokularda bir araya gelmesiyle orta çıkan, aslında toplumun zengin-fakir herkesin bir resmidir bu… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>Çorba</b>, yapımı kolay gibi görünen zor iş… Çorbanın en önemli anı, kaynama süreci… Malzemeler, kaynarken birbirine karışır ve özlerini salar… Hayatın çalkantılı dönemleri gibi… Fırtınalı bir dönem yaşarken, içimizde saklı olan potansiyel açığa çıkar... Kaynamadan çorba olmaz; zorluklar olmadan da hayat olmaz… İyi bir çorba yapmak için denge ve ölçü mühim… Fazla tuz, yoğun bir baharat ya da eksik bir malzeme, çorbadaki tüm dengeyi bozar… Bir işte ya da ilişkide, her şeyi doğru oranda karıştırmak gerek… Bazen fazla baharatlı bir an yaşarız, bazen eksik bir tatla yüzleşiriz… Bu, dengemizi yeniden bulmada, olmazsa olmazımız… Bir tas çorba, karmaşık hayat sürecinde bir duraklama anı misâli, bize basit lâkin doyurucu bir tat sunar… Bu, bize hayatta sadeleşmeyi öğretir… Daha fazlasını istemek yerine, elimizde olanla yetinmek, basit zevklerden keyif almak ve özellikle bir lokma ekmeği ve bir tas çorbayı paylaşmak… Her kaşıkta, hem bireyselliğin hem birliğin bir öyküsü gizli çorbada… Önemli olan, bir tas çorba içildiğinde, çorbanın tadına ve derin anlamlara da odaklanabilmek… İçimizin ve içimizdeki içimizin ısınması, çorbanın böyle derin içilmesine bağlı… <b>Çorbanın ne olduğunu ve ne olmadığını dile getiren sözler</b><i>… “Çorba içmeyen adamın beynine gıda girmez.” (Atasözü)… “Çorba pişirenden zarar gelmez…” (Atasözü)… “İki kap çorba kaynat, biri artar…” (Atasözü)… “İyi bir çorba, mutfağın ve şefin sanatının en güzel ifadesidir.” (Julia Child)… “Çorba, kültürle doğa arasındaki bağı anlatan evrensel bir yemektir.” (Claude Lévi-Strauss)… “Çorba, bir evde huzurun ve sıcaklığın işaretidir.” (M.F.K. Fisher)… “Çorba, her kültürün derinliklerinde yatan bir hikâyeyi anlatır.” (Alice B. Toklas)… Bilindik yaygın söz: “Sabah kahvaltısı kral, öğle yemeği prens, akşam yemeği fakir gibi olmalı, ama çorba her zaman olmalı.”... </i>Kültürümüzde çorbasız sofraya oturulmaz; çorba, sofraların vazgeçilmezi… Çorba pişirecek kadar hünerli olmak, hayatta zorluklarla baş edebilmeyi de becerebilmek demek… Çorbayı paylaşmak, dostluğu paylaşmak demek... Çorba, hastaya şifa, yorguna can, aç olana ziyafet… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              ‘<b>Çorbanın tadı kaçmadan, soğumadan</b>’ sözü ile azığımızı, lokmamızı ve çorbamızı paylaşalım… Her bir işte tutarlı olalım… Zamanında ve yerinde hareket edelim… Fırsatçılık etmeden, fırsatları fırsata çevirelim… Çorbanın tadı kaçmadan, soğumadan, işlerimizi kotaralım… Aile ve arkadaşlık ilişkilerimizde anı doğru ve güzel yaşayalım ve değerini bilelim… Sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanın, tıpkı sıcak bir çorba gibi, anında ve gelecekte kıymetli olduğunu hatırlayalım, hatır-gönül kırmayalım… Karar verme süreçlerinde hızlı ve etkili olalım, doğru zamanda harekete geçelim, hayatımızı olumlu ve anlamlı işler yaparak tüketelim… Gerektiğinde hızlı kararlar alarak, çorbanın tadı kaçmadan ve soğumadan harekete geçelim… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/corba/72/</link>
<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 10:07:49 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MAZLUMUN AHI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Mazlum</span></b><span style="font-size:12.0pt">; haksızlığa uğrayan, güçsüz bırakılan, hakkı elinden alınan kişi... <b>Ah</b>, içten gelen beddua, kalbin derinliklerinden çıkan bir feryat... <b>Mazlumun ahı</b>; adâletin gecikmesi karşısında, mazlumun kalbinden yükselen sessiz ama etkili bir çağrı... Mazlumun ahı; bireysel bir duygu, toplumsal vicdanın da bir yansıması... Toplum vicdanında derin izler bırakan mazlumun ahı; haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan insanların içten gelen bedduası ve adâlet arayışı... Mazlumun duası ve ahı, zalimlerin en büyük korkusu... Mazlumun kalbinden çıkan söz, karşılıksız kalmaz... Mazlumun ahı, er ya da geç zalime ulaşır... Mazlumun duasıyla Allah arasında perde yok... <b>Mazlumun ahı</b>, toplumda adalet duygusunu canlı tutar... Güç sahibi olanların, haksızlık yaparken sonuçlarını düşünmesini gerekir... Haksızlığa uğrayan kişi, ahının karşılık bulacağına inanarak sabreder... Savaşlarda, ekonomik sömürüde, sosyal adaletsizlikte mazlumların feryadı yükselir... Mazlumun ahı zalimin huzurunu bozar... Zalimler, mazlumların ahıyla yıkılır; mazlumlar ise sabır ve inançla ayakta ilahî adâlete sığınır... Adâlet er ya da geç tecelli eder, mazlumun ahı yerde kalmaz... ‘Mazlum, haksızlığa uğramış, güçsüz ve savunmasız olan kişiyi , ‘ah’ kelimesi ise feryadı, isyanı ve içsel bir acıyı ifade eder... Mazlumun ahı, bireysel bir acıyı, mağduriyeti ve toplumsal bir adaletsizliği simgeler... Mağduriyet; mazlumun haksız yere zarar görmesidir, sosyal adaletsizliklerin, ayrımcılığın ve insan hakları ihlallerinin bir yansımasıdır... Feryat ve isyan; ‘ah’ sözcüğüyle, derin bir acının, çaresizliğin ve isyanın ifadesidir... Mazlumun ahı, içten bir şikâyet ve çağrıdır (Filistinli, Doğu Türkistanlı çocukların feryadı)... Zulüm yapanların (İsrail ve yandaşlarının) adâlet anlayışının sorgulanmasıdır... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Mazlumun ahı</span></b><span style="font-size:12.0pt">, edebiyatta ve halk kültüründe; adâlet arayışını, mağduriyetleri ve bu mağduriyetlerin sonuçlarını remz eder... Edebiyatımızda, mazlumun ahı teması birçok eser ve şiirde işlenmiş... Türkülerde, şiirlerde ve destanlarda... Haksızlığa uğramış insanların yaşadığı acıları dile getiren türküler, mazlumun ahını dillendirmiş... Şairler, toplumsal adaletsizliklere dikkat çekmişler... Mazlumun ahı, haksızlıklara karşı toplumsal hareketlerin doğmasına neden olmuş... Toplumda adalet ve eşitlik konularında farkındalık oluşturmuş... Mazlumların yaşadığı acılar, bizi daha duyarlı hâle getirmiş... Mazlumun ahı, geçmişte yaşanan haksızlıkların hatırlanmasına ve gelecekteki adalet arayışlarına ışık tutmuş... <b>Kadim medeniyetimizde mazlumun ahı; zulüm, adâlet, hak ve haksızlığa uğrayanın bedduası şeklinde ifade edilmiş</b>: <i>“Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duası Allah’a doğrudan yükselir. - Zulüm kıyamet günü karanlıklardır. - Mazlumun duası ile Allah arasında perde yoktur.” (Hadis-i Şerif)... “Mazlumun duasından sakın; çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.” (Hz. Ali)... “Zalim zulmüyle, mazlum da duasıyla helak olur.” (İmam Şafii)... “Mazlumun ahını alma; ateşten gömlektir, giyen yanar.” (Mevlânâ Celaleddin-i Rumi)... “Zulüm ile abad olanın sonu berbad olur.” (Yunus Emre)... “Mazlumu incitme; incinenin ahı yerde kalmaz.” (Hacı Bektaş-ı Veli)... “Mazlumun âhı göğe ağar; Hakk'ın terazisi şaşmaz.” (Niyazi Mısrî)... “Adalet mülkün temelidir; zulüm mülkü yıkar.” (Fatih Sultan Mehmed)... “Adalet mülkün temelidir; zulüm, mülkü yıkar.” (Kanuni Sultan Süleyman)... “Ah alan onmaz.” (Kadı-i Adil)... “Mazlumun ahı, zalimin sarayına çöker.” (Necip Fazıl Kısakürek)... “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da ahı var.” (Âşık Veysel)... “Zulüm ile gelişen devlet, bir gün kendi zulmünde boğulur.” (Namık Kemal)... <b>Zulmü açıklayan atasözlerimiz</b>: “Mazlumun ahı indirir şahı... - Ah alan onmaz... - Zulüm ile abad olanın sonu berbad olur... - Mazlumun bedduası yerde kalmaz... - Zulüm ile baş eden olmaz; mazlumun ahı zalimi yakar...”... <b>‘Zulüm’ hakkında yabancı düşünürlerin sözleri</b>: “Zulmün olduğu yerde hiçbir şey büyümez; fakat mazlumun ahı her kapıyı çalar.” (Victor Hugo)... “Zulüm sürdükçe mazlumun duası haktır, er geç karşılığını bulur.” (Mahatma Gandhi)... “Haksızlığa uğrayanın sessizliği, zalime karşı bir fırtına biriktirir.”(Tolstoy)...</i> </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Tarihte, zalim ile mazlum hep karşı karşıya gelmiş</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Zulüm yapan güçlüler, mazlumları ezmişler ve sömürmüşler... Mazlumun sessizliği, ahı, yürekleri yakmış... Güçlü olan, görünürde her zaman haklı olmuş... Mazlumun yüreğinden çıkan ah, evreni sarsmış... Mazlumun ahı, sözün bittiği, kalemin kırıldığı yer olmuş... Güçlünün dokunamadığı tek yer, mazlumun kalbi... Mazlumun kalbi kırıldığında, dua ile Rabb’i arasında hiçbir engel kalmaz; haksızlık, doğrudan ilahî adalet terazisine düşer... Tasavvufta zulüm, nefsin kararması, mazlumun ahı ise Hakk’ın nefesi... Mazluma zulmeden, kendi ateşini hazırlar... Nemrut’tan Roma’nın zalim imparatorlarına, Moğol iç çekişmelerinden tiranlıkla çöken modern rejimlere kadar her misâl, bize zulmün geçici, mazlumun ahının kalıcı olduğu dersini öğretir... Mazlumun ahı, yalnızca metafizik bir kavram değil; psikolojik bir olgu... Haksızlığa uğrayan insan, yüreğinde derin bir hakikat hissi taşır... Bu hissin ifadesi olan ‘ah’, zalimi rahatsız eden toplumsal ve içsel baskı oluşturur... En sakin görünen toplumlarda bile mazlumların biriktirdiği sessizlik, bir gün toplumsal dönüşümün kıvılcımına dönüşür... Bu nedenle, ah almak, sadece dinî bir korku değil, insan psikolojisinin en ağır yüklerinden biri... Felsefî açıdan, zulmü kabul eden bir toplum, kendi değer temellerini çürütmeye başlar... Mazlumun ahı ise, ahlakî düzenin kendini yenileme sinyalidir... Kant, haksızlığın evrensel bir yasa olamayacağını söylemiş... Aristoteles, adaletsizliğin topluluktaki bağları çürüttüğünü belirtmiş... Modern etikçiler, mazlumun içsel çığlığının, toplumun vicdanını yeniden şekillendirdiğini kabul etmişler... Bu sebeple, mazlumun ahı, hem bireysel hem toplumsal bir yeniden kurulum çağrısı... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Gerçekten, ah alan onmaz</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Bu; adaletin, insanlık vicdanın, ilahî hesabın gereği... Toplumsal hafızamızda, eninde sonunda mazlumun ahının yerde kalmayacağı görülmüş... Mazluma yapılan kötülük, görünürde karşılık bulmasa da yolunu mutlaka bulur... Bu; bazen dua olur, bazen kaderin bir cilvesi; bazen de toplumun adalet arayışı, harekete geçmesi... Mazlumun ahının sessizliği; aslında en güçlü bir sestir... Mazlumun ahı, suya düşen bir damla gibidir; lâkin o damlanın oluşturduğu halkalar, en kuytu köşelere kadar yayılır<b>... İbretlik bir hikâye</b>: Astığı astık kestiği kestik, karşı tarafın sözünü dinlemeden, araştırmadan karar veren bir hükümdar varmış... Zalim hükümdar, bir gün hanımı ile sarayının geniş bahçesinde dolaşıyormuş... Sarayın bahçıvanı, hükümdarı hanımının yanında rahatsız etmemek için ortadan kaybolmak, görünmemek istememiş... Bu yüzden bir ağacın üstüne çıkmış, yaprakların arasına saklanmış... Hükümdar ve hanımı, o ağacın altına oturmuşlar... Hükümdarın hanımı istirahat için sırt üstü yere uzanmış ve yukarı doğru bakınca yaprakların arasındaki bahçıvanı fark etmiş... Derhal toparlanıp, hükümdara; ‘Ağaçta biri var.’ demiş ve bahçıvanı göstermiş... Bahçıvan çok korkmuş ve yere düşmüş... Hükümdar, bahçıvanın öldürülmesini emretmiş...  Bahçıvan, ‘Ölmeden önce size önemli bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Ne olur beni dinleyin. Beni yine öldürtün, fakat dinledikten sonra öldürtün.’ demiş... Hükümdar önemli denen olayı merak etmiş, bahçıvana ‘Anlat.’ demiş... Bahçıvan:<i> “Sultanım, benim babam da bir hükümdarın bahçesinde benim gibi bahçıvandı. Çiçeklerin, ağaçların bakımı ile ilgilenirdi. Sarayın bahçesinde değişik türden bir ceviz ağacı vardı. Her nedense bu ağaçta her sene bir tane ceviz yetişirdi. Fakat tam olgunlaşıp koparılacak duruma gelince ceviz kayboluyordu. Hükümdara bu cevizden yemek nasip olmamıştı. Üç sene üst üste böyle devam edince, hükümdarın artık sabrı kalmadı, babamı yanına çağırıp emir verdi; ‘Eğer bu sene de cevize sahip olup, olgunlaşınca bana getiremezsen, bilmiş ol ki kellen gidecek’. Zavallı babam, gece gündüz cevizin başında nöbet tuttu. Ceviz ağacının altında yatıp kalktı. Olgunlaşsa da kopararak hükümdara götürsem ve ölümden kurtulsam diye bekledi. Nihayet cevizin toplama zamanı geldi. Sevinç içinde, tam koparacağı zaman, bir karga gelip cevizi dalından koparıp uzaklaştı. Babam arkasından koştu, ancak yetişemedi... Karganın arkasından, ‘Benim sonumun gelmesine sebep oldun. Senin de sonun gelsin. Bu yaptığın yanında kalmasın.’ diyerek beddua etti. Bu sırada, büyük bir kartal karganın peşine takıldı, pençesini attığı gibi karganın işini bitirdi. Babam kartala seslendi. ‘Ey kartal, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Senin de sonun yakındır. Sen de girdin sıraya!’ dedi. Sonra, havada süzülerek uçmakta olan kartala bir avcı nişan aldı ve okunu kartala attı. Ok hedefine varıp kocaman kartalı yere düşürdü. Babam avcıya bağırdı: ‘Sen ne yaptın? Şimdi sen de girdin sıraya!’ dedi. Babam avcının yanına yaklaşırken, ‘Dikkat et! Yılan var.’ dedi. O sırada ben babamla birlikteydim. Olan biteni seyrediyordum. Avcı, ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan, yılan avcının bacağını soktu ve kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya başladı. Babam yılanın arkasından bağırdı, ‘Ey yılan sen de girdin sıraya!’ dedi. Ben de yanımdan geçerek uzaklaşmakta olan yılanı görünce, elime geçirdiğim büyük bir sopayı kaptım ve yılanı öldürdüm. Babam üzüntüyle bana, ‘Oğlum, şimdi sen de sıraya girdin.’ dedi.” </i>Neticenin nereye varacağını merakla, heyecanla bekleyen hükümdar, bahçıvanı öldürttüğü takdirde sıranın kendisine geleceğini anlamış. Korkuyla ‘Gözüme gözükme, defol buradan!’demiş... Bahçıvan canını kurtarmış... Tabii ki hükümdar da...</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Zalimin yaptığı, kendince hafif görünen bir haksızlık</span></b><span style="font-size:12.0pt">, mazlum için kaderin ağır bir dokunuşuna dönüşür... İlâhî adâlet tecelli eder... Vicdanın sesi yükselir ve adâletin terazisi devreye girer... Ey çocuklara bile zulmeden zalimler (terörist devletler), alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste... Zulümle abat olan, ilahî adâletle berbat olur... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/mazlumun-ahi/71/</link>
<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 11:17:28 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DİKKAT ÇEKİCİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt"> <b>Dikkat</b>, düşünceyi ve zihinsel enerjiyi belli bir şey (uyarıcı, eylem, bilgi vb.) üzerinde yoğunlaştırabilme yeteneği... Dikkat; alâkalı uyarıcıları seçebilme ve onlara odaklanabilme kabiliyetini ifade eden bilişsel bir vetire/süreç... Başarılı bir öğrenme, anlama ve etkili bir eylem için dikkat çok özel ve önemli... Dikkat sayesinde, çevreden gelen tüm duyusal veya bellekteki bilgilerden, o an için önemli olan bir bölümünü seçeriz ve diğerlerini göz ardı ederiz... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Dikkatin birçok türü var</span></b><span style="font-size:12.0pt">...  Seçici dikkat; dikkati dağıtan başka uyarıcılar olsa bile, belli bir uyarıcıya veya göreve odaklanabilme kabiliyeti... Sürdürülen dikkat (odaklanmış dikkat); dikkatimizi belirli bir uyarıcı üzerinde uzun bir süre boyunca sabitleme, yoğunlaştırma ve odaklama yetisi... Değişen dikkat; dikkat odağını iki ya da daha fazla uyaran veya görev arasında esnek bir şekilde değiştirebilme... Bölünmüş dikkat; aynı anda birden çok görevle veya uyaranla ilgilenebilme, yani dikkati aynı anda farklı şeylere yönlendirebilme... Pasif dikkat (istemsiz dikkat); çok parlak bir ışık veya ani bir ses gibi dışsal ve yoğun uyarıcıların etkisiyle kendiliğinden uyanan, çaba gerektirmeyen dikkat... Aktif dikkat (istemli dikkat); kişinin bilinçli ve istemli bir şekilde bir uyarana odaklandığı, zihinsel ve fiziksel çaba harcadığı dikkat... Dikkati etkileyen nedenler: Dışsal (çalışma ortamındaki ses, ışık, sıcaklık, telefon, TV vb. uyaranlar) ve içsel (açlık, yorgunluk, uykusuzluk, stres, kişisel kaygılar, ilgi çekici olmayan konular veya zor olduğu düşünülen görevler)... Dikkat olmadan, hayatımızda akademik ve profesyonel başarılar elde edemeyiz... Bu yüzden dikkatimizi doğru bilişsel uygulamalarla geliştirmey6e gayret etmeliyiz... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Dikkatli olmalıyız ve dikkat çekmek için uğraşmamalıyız</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Dikkat çekmek; bir kişinin, olayın, nesnenin veya davranışın başkalarının ilgisini üzerine toplamak... Çevredeki kişilerin gözünü, kulağını ve zihnini kendine yönlendirmek... Dikkat çekmek, olumlu ya da olumsuz olabilir... Olumlu anlamda dikkat çekmek; bir sanatçının sahnede performansıyla dikkat çekmesi... Bir ürünün tasarımıyla ilgi uyandırması... Bir öğrencinin başarılı çalışmalarıyla öğretmeninin dikkatini çekmesi... Olumsuz anlamda dikkat çekmek; gereksiz yere yüksek sesle konuşarak ilgiyi üzerinde toplamaya çalışmak... Uygunsuz davranışlarla ilgi odağı olmak... İnsan nasıl mı dikkat çeker? Meselâ, yeni saç modeliyle... İlginç tarzıyla... İlginç düşünceleriyle... Abartılı konuşmasıyla... Başarısıyla... Edebiyle... İletişim kurarken; ses tonuyla ve beden diliyle... Hikâye anlatımıyla... Sorular sormasıyla... Sosyal medyada renkli, özgün fotoğraf veya videolar paylaşmasıyla... Merak uyandıran kısa ve çarpıcı başlıklar ve cümleler kullanmasıyla... Trendleri yakalamasıyla, güncel konulara farklı tarzda dâhil olmasıyla... Günlük hayatta giydiği kıyafetiyle, aksesuarlarıyla ve farklı bir imaj oluşturmasıyla... Tutumuyla, kendinden emin, pozitif ve enerjik davranışlarıyla... Beklenmedik, ancak hoş sürprizleriyle... Farklı fikirleriyle... Dikkat çekici olabilmek, fark edilmek demek... Yaşadığımız dünyada, her gün binlerce mesaj, görsel ve sesle karşılaşmaktayız mâlum... Bir bireyin, bir ürünün, bir fikrin ya da bir sanat eserinin dikkat çekici olması, sadece bir seçenek değil, bir zorunluluk hâline evrildi bir bakıma... Dikkat çekici (eye-catching, striking) olmak; bir şeyi diğerlerinden ayıran, kişinin bakışlarını ve zihinsel odağını anlık olarak kendine çeviren niteliklere sahip olmak anlamında... Bu; görsel bir özellik, duygusal, entelektüel ve işlevsel bir etkiye de sahip olabilme farklılığı... Dikkat çekici olmak; farklılık-yenilik (novelty) özelliği ile ilintili... Bu; beklenenin dışında olmak ve yaygın olandan sapmak... Alâka (relevance), hedef kitlenin ilgi alanlarına, ihtiyaçlarına veya duygularına dokunmak... Netlik (clarity), sunulan mesajın veya niteliğin hemen anlaşılabilir olması demek... Kadim medeniyetimizde dikkat, teyakkuz (uyanıklık), basiret (derin görüş), nefis murakabesi (öz denetim/gözetim) ve ihsan (Allah'ı görüyormuşçasına yaşama) kavramları... “<b><i>Hikmet, dikkat eden kalplere iner. - Kişi gafleti ölçüsünde hata eder. - Dikkat, aklın muhafızıdır</i></b>.” (Hz. Ali)... “<b><i>Gözünün gördüğü, gönlünün sevgilisi olana, kulağının duyduğu da gönül uyanıklığı olana kulak ver. - Nereye dikkatini verirsen, sen oraya dönüşürsün</i></b>.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)... “<b><i>Kulun görevi, her an, her hareketinde ve her duruşunda kalbini ve dilini gözetlemesi (murakabe etmesi) ve Allah'ın huzurunda olduğunu bilmesidir. - Kalbin gafleti, gözün körlüğünden daha tehlikelidir. - Dikkat; niyetin saflaşması ve nefsin kendini hesaba çekmesiyle başlar. - İnsan her nefeste Rabbine doğru yol alır; bu yolun emniyeti ancak uyanıklıkla korunur</i></b>.” (İmam Gazali)... “<b><i>Basiret, kalbin dikkat kesilmesidir; gözün gördüğünden daha keskindir. - Hakikat, gaflet sahiplerine değil, uyanık kalplere görünür</i></b>.” (İbn Arabi)... “<b><i>Dikkat olmadan düşünce olmaz; zihnin huzuru ancak dikkatle sağlanır. - Delilin gücü, aklın dikkatiyle kavranır</i></b>.” (İbn Rüşd)... “<b><i>Aklın nuru dikkatle parlar; dağınık zihin hakikati göremez. - İnsan, ancak dikkat ettiği şeyi gerçekten bilir</i></b>.” (İbn Sina)... “<b><i>Uyanık ol; kalbinin kapısından giren her düşünceyi kontrol et. - Gaflet, şeytanın insana en kolay yaklaşma yoludur</i></b>.” (Abdülkadir Geylânî)... “<b><i>Kalbin selameti, daima dikkat üzere bulunmasına bağlıdır. - İbadeti değerli kılan şey dikkat ve huşudur; şekil bedenindir, ruh dikkatindir</i></b>.” (İmam Rabbânî)... “<b><i>Teyakkuz, sülûkun ilk makamıdır; uyanık olmayanın yürüyüşü yoktur. - İnsan, dikkat sayesinde nefsin oyunlarını fark eder</i></b>.” (Kuşeyrî)... “<b><i>Gaflet, kalbin ölümüdür; uyanıklık hayatıdır. - Anı değerlendirmek dikkat ister; anı kaçırmak ise gaflettir</i></b>.” (İbn Ataullah el-İskenderî)...            </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Dikkat çekelim derken, birilerinin bizi paçamızdan çekmesine de fırsat vermemek lâzım</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Nasıl mı dikkat çekici olmalıyız? Nezaketli ve samimi davranarak elbette... Bir şeyin gerçekten etkili bir şekilde dikkat çekebilmesi için sadece gürültülü veya parlak olması yetmez; aynı zamanda anlamlı ve kalıcı bir izlenim bırakması icap eder... Dikkat çekmenin en güçlü yolu, özgün olmak... Kopyalanmış veya tahmin edilebilir içerikler geçici olarak dikkati celp eder... Bir reklamda beklenmedik bir durum, bir konuşmada şaşırtıcı bir istatistik veya bir mimari eserde alışılmadık bir form kullanımı, anlık bir duraksama ve odaklanma yapar... Önemli olan, kişisel markamız, işimiz ve projemiz için benzersiz bir ton, stil ve değer oluşturabilmek...  Dikkat, mantıktan önce duygusal tepkiye endeksli... Bir ürün ya da fikir, hedef kitleyle duygusal bağ kurabilirse, dikkat çeker... Hikâyeler, verilerden daha çok akılda kalır... Bu nedenle, problemin çözümünde, vizyon öne çıkarılmalı... Hedef kitlen hassas noktalarına, isteklerine, beklentilerine ve hayâllerine hitap edilmeli... Dijital dünyada, görsel sunum, ilk anlarda etkilidir... Meselâ, renk, boyut, ışık ve karanlık arasındaki güçlü zıtlıklar, dikkat çekicidir... Sanatta ve tasarımda bu, odak noktasıdır... Aşırı karmaşık veya dağınık tasarımlar, zihni yorar ve dikkati dağıtır... Net, temiz ve boş alanların (negatif alan) akıllıca kullanıldığı tasarımlar, dikkati toplar... Dikkat çekici olmak; bir gösteri ve sunulan şeyin alıcısına ne gibi bir fayda sağlayacağı net olmalı... Dikkatimizi en çok çeken şey, hayatımızdaki bir problemin çözüm vaadidir... Bir başlık, bir slogan ve ilk cümle, dinleyeni, okuyanı ve izleyeni cezbetmeli... Unutmayalım, dikkat çekici olmak, bir şans eseri olarak ortaya çıkan sonuç değil, dikkatlice yapılmış plandır... Bir şeyin gerçekten dikkat çekici olması, hatırlanmasına ve sonrasında harekete geçilmesine bağlı... Kimler ve neler dikkat çeker? Hayatımıza yeni bir değer katan kimseler ve şeyler... Dikkat çekme davranışının arkasında yatan pek çok neden var... Onay arayışı... Güven eksikliği... Sosyal medya etkisi... Dikkat çekmeye çalışan kişiler; her konuda aşırı ve ölçüsüz davranırlar... Davranışlarını abartarak dikkat çekmeye çalışırlar... Giyimleriyle, konuşma tarzlarıyla ve sosyal medya paylaşımlarıyla... Dikkat çekmeye çalışan bireyler, başkalarının görüşlerini sorgularlar ve onay almak için çaba gösterirler... Olayları dramatize ederek veya abartarak dikkat çekmeye çalışırlar... Dikkat çekme çabası; grup dinamiklerini etkiler, diğer bireylerin kendilerini dışlanmış hissetmelerine neden olur... Aşırı dikkat çekme gayreti; sağlıklı iletişimi zorlaştırır, rahatsızlık oluşturur ve sosyal ilişkileri olumsuz etkiler... Dikkat çekme davranışları, bireylerin başkalarına karşı empatiyle ve merhametle davranmalarını engeller... Dikkat çekme davranışlarının etkilerini, sonuçlarını anlamaya çalışıp gereken önlemleri almalıyız, sosyal ilişkilerin güçlenmesi ve daha sağlıklı iletişim kurabilmek için... Dikkat ve tedbir, takdirden kaçmak değil; aksine, aklın emrine uymak ve mantıklı davranmak... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">‘Dikkat’i dikkate almamız gerektiğini hatırlatan dikkat sözleri</span></b><span style="font-size:12.0pt">: <i>“Fırsatlar, çoğu insanın onları fark edemeyeceği kadar gürültülü çalışan makinelerdir.” (Thomas A. Edison)... “Duyduklarına hemen inanma. Sadece dikkatli bir incelemeden sonra kanıtlanmış olana inan.” (Buddha)... “Başarılı bir hayat için sır, insanın kendi kaderini yaratması, sonra onu kabul etmesi ve geriye kalan tüm detaylara dikkat etmesidir.” (George Santayana)... “Hiçbir şey, odaklanmış bir zihnin gücüne dayanamaz.” (Ralph Waldo Emerson)... “Bir işi iyi yapmak istiyorsanız, onu severek yapın ve o an yaptığınız işe tam olarak odaklanın.” (Steve Jobs)... “Önemli olan, neye baktığınız değil, ne gördüğünüzdür.” (Henry David Thoreau)... “Basit şeylere dikkat edin. Küçük şeyler büyük şeyleri saklar.” (Lao Tzu)... “İnsanlar, ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar, genellikle görmek istediklerini görürler.” (Julius Sezar)... “Küçük bir ihmal, büyük bir felakete neden olabilir.” (Latin Atasözü)... “Dikkatin dağılması zihinsel tembelliktir.” (Thomas L. Monson)</i>... </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">‘<b>Dikkat dikkat</b>!’<b> denilerek yapılan anonsları anlamakla</b>, daha dikkatli davranabileceğimizin farkına varalım... Dikkatimizi öncelikle kendi algımız üzerinde yoğunlaştıralım... Ne aşırı dikkat çekelim, ne de dikkate alınmayacak bir noktada olalım... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/dikkat-cekici/70/</link>
<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 07:15:14 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>BOHÇA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Bohça</span></b><span style="font-size:12.0pt">, pılı pırtı, çıkı, çanta... Bohça, kültür hazinesi ve hatıraların dürüldüğü sihirli paket... Kumaşın köşelerinin toplanıp, düğüm haline getirilmesiyle yapılan, en iptidai torbadır bohça... Kültürümüzde ve gündelik hayatımızda yüzyıllardır yer etmiş, sadece eşya taşımak için değil, aynı zamanda duyguları, hediyeleri, hikâyeleri ve ritüelleri sarmalayan çıkıdır bohça... Bohça; pratik işlevinin çok ötesinde, derin kültürel ve sosyal anlamlar taşıyan paket... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:48.5pt 187.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Bohçanın işlevi</span></b><span style="font-size:12.0pt">, eşyaları düzenli ve güvenli bir şekilde taşımak... Geçmişte çarşıya-pazara giden kadınların alışverişlerini, seyahate çıkanların kişisel eşyalarını, bir evden diğerine taşınan küçük hatıra eşyalarını koydukları ilk çantaydı bohça... Bohça; kare veya dikdörtgen bir kumaş parçasından yapılır... Kumaşın karşılıklı köşeleri birleştirilip bağlanarak sağlam bir paket hâline getirilir... Bu yöntemle, her boyutta eşyanın taşınması mümkün olur... Bohça, sosyal hayatımızda bir iletişim aracı, bir jest ve bir sözün eyleme dökülmüş formatı... Bohça, hediyeleşme kültürümüzün yansıması... Mâzide, bayramlarda bir eve misafirliğe gidilirken götürülen hediyeler bir bohçanın içinde takdim edilirmiş... Bu, hediyeleri saklamak ve verilen değeri göstermek içinmiş... Gelinler için hazırlanan çeyizler, en güzel işlemeli bohçalar içinde taşınırmış ve sergilenirmiş... Bohça, düğün ve nişan törenlerinin vazgeçilmez ritüelleri imiş... Düğünlerde ‘bohça kesme’ âdeti, gelin ve damadın yakınlarına, içinde çeşitli hediyeler (lokum, çikolata, kuruyemiş, mendil vb.) bulunan süslü bohçaların dağıtılması... Gelinin duvağını takmak için kullanılan ‘duvak bohçası’ vb. âdetlerimiz... Bohçanın, komşuluk ilişkileri yeri de çok önemli imiş... Yeni taşınan komşuya ‘hoş geldin’ bocası hazırlanırmış... Bohçanın içine bir tabak yemek, taze pişmiş bir börek konulurmuş... Bu, samimiyetin ve dayanışmanın en saf ifadesiymiş... Hasta ziyaretlerinde de getirilen yiyecekler veya küçük hediyeler bohçalara sarılıp götürülürmüş...</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:48.5pt 187.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Bohçanın ne maksatla hazırlanıp sunulduğu</span></b><span style="font-size:12.0pt">, unutulmaya yüz tutan kültürümüzün sessiz dili âdeta... Kültürümüzde her bohça aynı değil... İçindekine ve maksadına göre farklı isimleri ve anlamları var... <b>Sandık bohçası</b>; çeyiz için hazırlanan, en kıymetlilerin konduğu bohça... <b>Çeyiz bohçası</b>; çeyizlerin bir bölümünün saklandığı, ince işçilikle hazırlanan bohça... <b>Söz bohçası</b> (isteme bohçası), söz kesme merasiminde sunulan, sadece çiftler için veya sadece yakın aile bireyleri için hazırlanan, nişan bohçasına göre daha sade ve az sayıda hediyeden oluşan, ailelerin birbirlerine söz vermesini sembolize eden bohça... <b>Dünür bohçası</b> (aile bohçası); nişan veya söz merasimi sırasında sadece gelin ve damat için değil, karşı tarafın anne, baba ve yakın akrabaları için de hazırlanan, içinde yazma (eşarp), havlu, gömlek, seccade ve mendil gibi hediyelerin bulunduğu bohça... <b>Nişan bohçası</b>, gelin bohçası ve damat bohçası, nişandan sonra karşılıklı olarak ailelerin birbirine sunduğu en meşhur bohça... <b>Gelin bohçası</b>; damadın ailesinin geline hazırladığı, içinde gelin için pijama, iç çamaşırı, makyaj/kişisel bakım seti, terlik, bornoz ve el işi havlu/seccade gibi eşyaların bulunduğu en kapsamlı bohça... <b>Damat bohçası</b>; gelinin ailesinin damada hazırladığı, içinde takım elbise/gömlek, kravat, kemer-cüzdan seti, tıraş seti, bornoz ve pijama gibi eşyaların bulunduğu bohça... <b>Gelin hamamı bohçası</b>; hamama giderken, özellikle gelin için, içinde hamam eşyalarının (peştamal, sabun, havlu vb.) bulunduğu, süslü ve gösterişli hazırlanan bohça... Ekmek çıkını (azık bohçası), kırsal kesimde tarlaya, bağa veya bahçeye giderken içine yiyeceklerin (ekmek, peynir vb. azık) konularak bağlandığı bez parçası... <b>Yolluk bohçası</b>, yolculuk sırasında ihtiyaç duyulacak eşyaların konduğu bohça... <b>Hediyelik bohça</b>, özel günler için hazırlanan, süslü ve renkli bohça... <b>Mendil bohçası</b>, küçük ve değerli eşyaların (takı, para vb.) konduğu, bir mendilin içine sarılan küçük bohça... Geleneksel bohçalar, günümüzde sandıklar ve modern valizlerle birlikte kullanılsa da, özellikle nişan ve söz geleneğinde kumaşın içine sarılıp işlenmiş haliyle hâlâ önemli ve değerli... Kumaşın kalitesi, desenine ve işlemelerine bağlı... İpek, atlas veya kadifeden yapılan, oyalı ve işlemeli bir bohça, içindeki hediyenin kıymetini ve verilen emeği gösterirmiş... Bohça, eşya saklama veya taşıma amacıyla da kullanılmış... Bohça, kadim medeniyetimizin remzi olmuş... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:48.5pt 187.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzde bohça</span></b><span style="font-size:12.0pt">; hediye paketlerine evrilmiş ve nostaljiden stile evrilmiş... Plastik poşetlerin ve sırt çantalarının yaygınlaşmasıyla bohça; gündelik taşıma işlevini büyük ölçüde yitirmiş... Bohça, aslında, bir nostalji nesnesi olmanın ötesinde... Bohça, kadim medeniyetimizin kimliği... Bohça, geçmişte kalsa da, yine de, ekolojik bir alternatif... Tek kullanımlık plastik poşetlere karşı, kumaş bir bohça kullanmak sürdürülebilir ve çevre dostu bir tercih... Aynı kumaş parçası, bohça (kumaştan yapılan torba) defalarca kullanılabilir... Bohça; <b><i>vintage</i></b> (<i>özgün bir dönemden kalma, belirli bir yaşa ve estetik değere sahip olan ürün olma</i>) tarzıyla uyumlu, <b><i>retro</i></b> (<i>geçmiş bir tarzı taklit eden yeni üretilen</i>) bir aksesuar olarak işlev görebilir... Bohça; günümüzdeki düğünlerde, nişanlarda ve özel davetlerde, hediyeleri sunmanın şık ve anlamlı bir yolu olarak yeniden popülerlik kazanmakta... Gerçekten, kişiye özel baskılı veya el işlemeli bohça, hediyeyi daha özel ve anlamlı kılmakta... Bohça; bir anıyı canlandıran nesne... Nenelerimizden, annelerimizden kalan bir bohça, sadece bir kumaş değil, aile tarihine dokunabileceğimiz bir miras... Bohça; bir eşya taşıma aracı olmanın çok ötesinde, sevgiyi, saygıyı, paylaşımı ve sosyal bağları sarmalayan bir sembol... Köşeleri toplanıp bağlandığında, sadece eşyaları değil, mâzimizin hafızasını ve sıcaklığını da içinde barındıran kumaş... Dijital dünyada işlevi değişse de, bohça; zarafeti, sürdürülebilirliği ve duygusal ağırlığıyla günümüzde de yaşamaya ve anıları sarmalamaya devam eden kültür hazinemiz... ‘Bohça’ dediğimiz şey;  toplanan, saklanan ve taşınan benliğimizin kumaşa dönüşmüş biçimi... Geçmişimizin izleridir, hatıralarımızın canlanmasıdır, geleceğe dair umutlarımızdır, bohça... Bohça; duygularımızı, düşüncelerimizi, acılarımızı ve sevinçlerimizi katlayıp taşımamızın somutlaşmış biçimidir... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:48.5pt 187.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Her birimizin bir iç bohçası var</span></b><span style="font-size:12.0pt">... İçinde neler yok ki... Unuttuklarımız, açmaya korktuklarımız, katlarken titrediğimiz, açtığımızda karşımıza çıkan kederlerimiz, sevinçlerimiz, vb. birçok duygumuz, kızaran yüzlerimiz… Bu bohça, kişiliğimizin ve karakterimizin remzi... Hepimiz, bazen her şeyi toplamak, taşımak, düzenlemek isteriz bir bohçada... Bazen de içindeki bir anafor (girdap) onu derinlere çekip bütün düzenini altüst edebilir... Bohça, önemli; içindekiler çok daha önemli... Sözün başı ve ucu kaçmadan diyebilecek tek gerçek: Bohça, insanın kendini toparlama çabası... İçindeki girdap ise, toparlanmış olanı tekrar karıştıran içsel fırtına... Kim bilir, belki de, biri düzen, diğeri karmaşa... Biri sakinlik, diğeri hareket... Biri katlamak, diğeri çözmek... Biri saklamak, diğeri yüzeye çıkarmak... Bu, içimizdeki ‘ben’in hikâyesi... İç dünyamızda yaşadığımız döngüdür bu... Duygularımızın bohça gibi katlanması... Yaşadığımız bir hadise, iç bohçamızın açılmasına sebep... Açılan duygularımız, bizi içimizin derinliklerine çeker... Dibe vuran hislerimizi, tekrar toplamaya çalışırız... İç bohçamızı yeniden, bu defa daha bilinçli bir şekilde bağlarız... Bu döngü, ruhsal olgunlaşmamızın sessiz döngüsü... İnsan-ı kâmil olmanın izahı bu... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">İyisi mi, pılımızı pırtımızı bohçamızı biz, kendimiz toplayalım</span></b><span style="font-size:12.0pt">, başkalarının eline ve diline düşmeyelim, yere düşünce de kendimiz ayağa kalkalım... İçsel yüklerimizi biz kendimiz taşıyalım ve düzenleyelim... Bizi, içimize çeken, sınayan, dönüştüren duygu ve düşünce girdabımızda boğulmayalım... Dilli düdüklere, çalanlara-çırpanlara-aymazlara-ülkesine emperyalistlere şikâyet edenlere fırsat vermeyelim... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/bohca/69/</link>
<pubDate>Fri, 29 May 2026 10:43:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HABER</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Haber</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Arapça, bilgi, birinci elden bilinen şey,</i> <i>bir şeyi doğrudan deneyimleyerek veya kesin bir şekilde öğrenerek elde edilen bilgi</i>); olay ve olgu üzerine edinilen bilgi, salık... Haber; iletişim veya yayın organlarıyla (gazete, televizyon, internet vb.) verilen bilgi... Haber; bir olayın, durumun veya gelişmenin öğrenilmesi... Haber (mesaj);  dinî ve felsefî metinlerde kullanılan, insanın varoluş amacını, bilgi kaynağını ve sorumluluğunu açıklamak için başvurulan kaynak...  </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kutsal kitabımız Kur'an</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bir haber (<b><i>naba</i></b> –önemli haber, müjde, yüksek, şanlı) ve uyarı (<b><i>inzâr</i></b>) kitabı... Ayetlerde insanlar, kendilerine gelen ‘apaçık habere’ (<b><i>naba’un mübîn</i></b>) karşı verdikleriyle tepkilere göre sorumlular... “<b><i>Bu, apaçık bir haber (nabaun) olarak size geldiğinde, (siz kötü bir sonuçtan) yüz çevirenler (o zaman), 'Bu, açıkça büyülenmiş bir sözdür' demişlerdi.</i></b>” (Enbiya, 2-3)... Peygamberimizin görevi, sadece ‘bir tebliğci/uyarıcı’ (<b><i>neziyrun mübîn</i></b>) olmak, vahiy aracılığıyla aldığı haberi (mesajı) haberi bildirmek... Haberi alan her bir insan, mesajı değerlendirme (nazar) ve onun doğruluğunu araştırma (tahkîk) ve gereğini yerine getirmekle mükellef... Haberi görmezden gelmek, reddetmek veya haberin gereğini yapmak, kişinin kendi tercihi... Bu kutsal haber, yalnızca bir bilgi değil, bir sevgiliden gelen mektup... Haberin lafzından (metninden) çok, gönderenin kim olduğu ve mesajda saklı olan mânâ... Kâinat ve insan... Kur'an, âlemlerin sahibinden bir mektup, bir hitabe... İnsan, bu mektubu okuyup anlamak ve gereğini yapmakla vazifeli bir okuyucu... Böylesine önemli bir haberi/hitabeyi ciddiye almamak, gaflet/aymazlık... En değerli bilgi, doğrudan kaynaktan gelen haber, vahiy... Akıl ve kalp, bu haberi anlamak ve uygulamak için araç... Kutsal haber/vahiy, hayatı anlamsız bir varoluş olmaktan çıkarır... İnsan, kendisine ulaşan ezelî ve ebedî bir hakikatin muhatabı... İman, güvenilir bir kaynaktan gelen haberi tasdik etmek... Bu, körü körüne bir kabul değil, haberin içeriğini, getireni ve sonuçlarını değerlendiren bir tasdik... <b>‘Haber’in en gizemlisini anlatan dizeler</b>: <i>“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır... Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır... Aşk celladından ne çıkar mademki yâr vardır... Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır... Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır... O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır... Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır... Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır... Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır... Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır... Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır... Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır... Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır... Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır... Sevgili... En sevgili... Ey sevgili...”</i> (Sezai Karakoç)... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzde </span></b><span style="font-size:12.0pt">‘<b>haber</b>’<b> kavramı</b>, hızlı ve köklü bir dönüşüm geçirmekte... Gazetenin sabah kapıdan alındığı, akşam haberlerinin ailece izlendiği günler geride kaldı... Yerini; anlık bildirimlerle, sürekli yenilenen haber akışlarıyla ve hızlı pek çok bilgiyle dolu dijital bir ekosisteme bıraktı... Bu dönüşüm, beraberinde muazzam fırsatların yanı sıra, ciddi zorluklar ve tehditler de getirdi... İnternetin yaygınlaşması ve sosyal medya platformlarının yükselişi, haber üretim ve tüketimini ayyuka çıkardı... Artık herkes, cebindeki akıllı telefonla bir olayın tanığı, hatta yayıncısı olabilmekte... Geleneksel medya kuruluşlarının tekelindeki haber alma ve yayma gücü, milyonlarca kişiye dağıldı... Bu, sansürün olduğu, haber akışının kontrol altında tutulduğu bölgeler için çok önemli bir alternatif kanal oluşturdu... Dünyanın öbür ucunda olup bitenlerden anında haberdar olabilir hâle geldik... Farklı bakış açılarını doğrudan dinleyebilir olduk... Bu, bilgiye erişim özgürlüğünün ne denli arttığını gösteren bir kanıt... Ancak bunun karanlık bir yüzü de var: dezenformasyon (bilgi çarpıtma, yanıltıcı haber)... Herkesin yayın yapabildiği bir ortamda, doğru bilgiyle yanlış bilgi, kasıtlı manipülasyonlar ve komplo teorileri aynı platformda, aynı hızla yayılmakta maalesef... Algı operasyonları, deepfake teknolojileri (<i>insanların yüz, hareket ve sesini gerçeğe uygun olacak şekilde taklit etmek veya değiştirmek için yapay zekâ teknikleri aracılığıyla fotoğrafların, videoların veya seslerin kullanılması</i>) ve yankı odaları, gerçeği bulmayı giderek zorlaştırmakta... Dijital medya kullanıcıları, sürekli bir doğrulama baskısı altındalar... ‘Bu haber doğru mu?’, ‘Kaynağı güvenilir mi?’ vb. soruları sorarak, her okuduğumuz, dinlediğimiz ve seyrettiğimiz habere şüpheyle yaklaşmaktayız... Bu ise, toplumda bir güven krizine yol açmakta; sadece kurumlara değil, en temel bilgiye olan güveni sarsmakta... Dijital medyanın varlığını sürdürebilmesi,  tıklanma sayısı ve etkileşim üzerine kurgulanmış... Bu da ‘haber’ almayı ve vermeyi derinden etkilemiş... Hız, doğru haberi; sansasyonellik (dalgalanma) ise detaylı analiz yapmayı katletmiş... ‘Önce benden al haberi’ kaygısıyla yarı doğru veya tamamen yanlış haberler yayılır hâle gelmiş... Haber başlıkları, tıklama tuzağı (clickbait) mantığıyla yazılır duruma dönüşmüş... Duygulara hitap eden içerikler, soğuk ve karmaşık gerçeklerden daha fazla ilgi görür olmuş... Bu bir sarmal: Bilgi edinmekten ve aydınlanmadan ziyade, bilgi kirliliği... Bu, dilli düdüklerin (çokbilmişlerin) çoğalmasına neden... Algoritmalar, bize beklentilerimize ve geçmiş davranışlarımıza uygun içerikler sunmak üzere programlanmış durumda... Bu, kişiselleştirilmiş bir kullanıcı deneyimi sunarken, aynı zamanda dijital ‘yankı odaları’ ve ‘filtre balonları’ oluşturmakta... Böylece, sürekli aynı fikirdeki insanlardan ve kaynaklardan beslenir hâle gelmekteyiz... Karşıt görüşleri dinleme ve değerlendirme fırsatını bulamamaktayız... Bu da, farklı kesimlerin, üzerinde uzlaşabilecekleri ortak bir noktada buluşabilmelerini engellemekte...  Bunun çaresi ne mi? Cevap net: Sorumlu habercilik yapmak ve dijital okuryazar olmak... Sorumlu gazeteciliğin yeniden değerini yükseltmek... Tarafsız, ancak doğru habere tarafgir, dengeli, fact-check (doğruluk kontrolü) yapılmış, derinlemesine habercilik; her zamankinden daha değerli... Haber içeriklerinin kaliteli ve güvenilir olması son derece mühim... Bu, kaliteli gazeteciliğin sürdürülebilirliği için gerekli... Okullarda, toplumun her kesiminde dijital okuryazarlık becerileri geliştirilmeli... İnsanlara bir kaynağın güvenilirliğini nasıl değerlendirecekleri, algoritmaların nasıl çalıştığı ve dezenformasyonu nasıl tespit edecekleri eğitimi verilmeli... Her birimiz üzerimize düşen sorumlukları ve görevleri yerine getirmeliyiz... Haberi sadece başlığından okumamalıyız, kaynağını kontrol etmeliyiz, farklı mecralardan teyit etmeliyiz ve duygusal tepkilerimizi kontrol ederek bilgileri ve haberleri değerlendirmeliyiz... Dezenformasyona ve asparagas habere (şişirme haber) asla geçit vermemeliyiz...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Haber</span></b><span style="font-size:12.0pt">, artık sadece ‘ne olduğunu’ bildiren bir bilgi (enformasyon) değil; aynı zamanda toplumun ruh hâlini, inançlarını ve geleceğini şekillendiren bir güç... Dijital çağda, bu gücü iyi ve doğru kullanmamız gerek... Geleceğimizi; hızın değil, doğruluğun, gürültünün değil, anlamın peşinden koşanların ve bu değerleri savunan sorumlu medya kuruluşlarının olacağı üzerine konuşlandırmamız gerekli... Unutmayalım, bilgiye aç bir toplum için, en büyük tehdit bilgisizlik değil, yanlış bilgi ve bilgi kirliliği... Hayat, yeni bir haberle bize her an yeni bir fırsat sunabilir... Bizim için; ‘Haberin var mı?’ sorusu; geçmişin ve geleceğin tohumları olabilir... ‘Haberin var mı?’; her gün, yeni bir başlangıç olabilir... ‘Haberin var mı?’; düşüncelerimizi ve hayatımızı yeniden şekillendirebilir... ‘Haberin var mı?’; zamanın en değerli fırsatı ve en değerli hazine olabilir... ‘Haberin var mı?’; sevginin en güçlü bağı olabilir... ‘Haberin var mı?’, hayâllerimizin peşinden koşmanın, hayatımızı daha anlamlı kılmanın habercisi olabilir... Mesele, aslında, “Ne haber? Haberin var mı?” demenin çok çok ötesinde vahim bir durum... Dünyanın çivisi çıkmış: Yakalanıp paketlenen üzerine çökülen şey görünürde Madura... Güçlünün hukuku budur, ancak elbette haydut da olur bir gün madara... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/haber/68/</link>
<pubDate>Thu, 21 May 2026 20:11:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HABER</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Haber</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Arapça, bilgi, birinci elden bilinen şey,</i> <i>bir şeyi doğrudan deneyimleyerek veya kesin bir şekilde öğrenerek elde edilen bilgi</i>); olay ve olgu üzerine edinilen bilgi, salık... Haber; iletişim veya yayın organlarıyla (gazete, televizyon, internet vb.) verilen bilgi... Haber; bir olayın, durumun veya gelişmenin öğrenilmesi... Haber (mesaj);  dinî ve felsefî metinlerde kullanılan, insanın varoluş amacını, bilgi kaynağını ve sorumluluğunu açıklamak için başvurulan kaynak...  </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kutsal kitabımız Kur'an</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bir haber (<b><i>naba</i></b> –önemli haber, müjde, yüksek, şanlı) ve uyarı (<b><i>inzâr</i></b>) kitabı... Ayetlerde insanlar, kendilerine gelen ‘apaçık habere’ (<b><i>naba’un mübîn</i></b>) karşı verdikleriyle tepkilere göre sorumlular... “<b><i>Bu, apaçık bir haber (nabaun) olarak size geldiğinde, (siz kötü bir sonuçtan) yüz çevirenler (o zaman), 'Bu, açıkça büyülenmiş bir sözdür' demişlerdi.</i></b>” (Enbiya, 2-3)... Peygamberimizin görevi, sadece ‘bir tebliğci/uyarıcı’ (<b><i>neziyrun mübîn</i></b>) olmak, vahiy aracılığıyla aldığı haberi (mesajı) haberi bildirmek... Haberi alan her bir insan, mesajı değerlendirme (nazar) ve onun doğruluğunu araştırma (tahkîk) ve gereğini yerine getirmekle mükellef... Haberi görmezden gelmek, reddetmek veya haberin gereğini yapmak, kişinin kendi tercihi... Bu kutsal haber, yalnızca bir bilgi değil, bir sevgiliden gelen mektup... Haberin lafzından (metninden) çok, gönderenin kim olduğu ve mesajda saklı olan mânâ... Kâinat ve insan... Kur'an, âlemlerin sahibinden bir mektup, bir hitabe... İnsan, bu mektubu okuyup anlamak ve gereğini yapmakla vazifeli bir okuyucu... Böylesine önemli bir haberi/hitabeyi ciddiye almamak, gaflet/aymazlık... En değerli bilgi, doğrudan kaynaktan gelen haber, vahiy... Akıl ve kalp, bu haberi anlamak ve uygulamak için araç... Kutsal haber/vahiy, hayatı anlamsız bir varoluş olmaktan çıkarır... İnsan, kendisine ulaşan ezelî ve ebedî bir hakikatin muhatabı... İman, güvenilir bir kaynaktan gelen haberi tasdik etmek... Bu, körü körüne bir kabul değil, haberin içeriğini, getireni ve sonuçlarını değerlendiren bir tasdik... <b>‘Haber’in en gizemlisini anlatan dizeler</b>: <i>“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır... Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır... Aşk celladından ne çıkar mademki yâr vardır... Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır... Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır... O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır... Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır... Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır... Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır... Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır... Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır... Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır... Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır... Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır... Sevgili... En sevgili... Ey sevgili...”</i> (Sezai Karakoç)... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzde </span></b><span style="font-size:12.0pt">‘<b>haber</b>’<b> kavramı</b>, hızlı ve köklü bir dönüşüm geçirmekte... Gazetenin sabah kapıdan alındığı, akşam haberlerinin ailece izlendiği günler geride kaldı... Yerini; anlık bildirimlerle, sürekli yenilenen haber akışlarıyla ve hızlı pek çok bilgiyle dolu dijital bir ekosisteme bıraktı... Bu dönüşüm, beraberinde muazzam fırsatların yanı sıra, ciddi zorluklar ve tehditler de getirdi... İnternetin yaygınlaşması ve sosyal medya platformlarının yükselişi, haber üretim ve tüketimini ayyuka çıkardı... Artık herkes, cebindeki akıllı telefonla bir olayın tanığı, hatta yayıncısı olabilmekte... Geleneksel medya kuruluşlarının tekelindeki haber alma ve yayma gücü, milyonlarca kişiye dağıldı... Bu, sansürün olduğu, haber akışının kontrol altında tutulduğu bölgeler için çok önemli bir alternatif kanal oluşturdu... Dünyanın öbür ucunda olup bitenlerden anında haberdar olabilir hâle geldik... Farklı bakış açılarını doğrudan dinleyebilir olduk... Bu, bilgiye erişim özgürlüğünün ne denli arttığını gösteren bir kanıt... Ancak bunun karanlık bir yüzü de var: dezenformasyon (bilgi çarpıtma, yanıltıcı haber)... Herkesin yayın yapabildiği bir ortamda, doğru bilgiyle yanlış bilgi, kasıtlı manipülasyonlar ve komplo teorileri aynı platformda, aynı hızla yayılmakta maalesef... Algı operasyonları, deepfake teknolojileri (<i>insanların yüz, hareket ve sesini gerçeğe uygun olacak şekilde taklit etmek veya değiştirmek için yapay zekâ teknikleri aracılığıyla fotoğrafların, videoların veya seslerin kullanılması</i>) ve yankı odaları, gerçeği bulmayı giderek zorlaştırmakta... Dijital medya kullanıcıları, sürekli bir doğrulama baskısı altındalar... ‘Bu haber doğru mu?’, ‘Kaynağı güvenilir mi?’ vb. soruları sorarak, her okuduğumuz, dinlediğimiz ve seyrettiğimiz habere şüpheyle yaklaşmaktayız... Bu ise, toplumda bir güven krizine yol açmakta; sadece kurumlara değil, en temel bilgiye olan güveni sarsmakta... Dijital medyanın varlığını sürdürebilmesi,  tıklanma sayısı ve etkileşim üzerine kurgulanmış... Bu da ‘haber’ almayı ve vermeyi derinden etkilemiş... Hız, doğru haberi; sansasyonellik (dalgalanma) ise detaylı analiz yapmayı katletmiş... ‘Önce benden al haberi’ kaygısıyla yarı doğru veya tamamen yanlış haberler yayılır hâle gelmiş... Haber başlıkları, tıklama tuzağı (clickbait) mantığıyla yazılır duruma dönüşmüş... Duygulara hitap eden içerikler, soğuk ve karmaşık gerçeklerden daha fazla ilgi görür olmuş... Bu bir sarmal: Bilgi edinmekten ve aydınlanmadan ziyade, bilgi kirliliği... Bu, dilli düdüklerin (çokbilmişlerin) çoğalmasına neden... Algoritmalar, bize beklentilerimize ve geçmiş davranışlarımıza uygun içerikler sunmak üzere programlanmış durumda... Bu, kişiselleştirilmiş bir kullanıcı deneyimi sunarken, aynı zamanda dijital ‘yankı odaları’ ve ‘filtre balonları’ oluşturmakta... Böylece, sürekli aynı fikirdeki insanlardan ve kaynaklardan beslenir hâle gelmekteyiz... Karşıt görüşleri dinleme ve değerlendirme fırsatını bulamamaktayız... Bu da, farklı kesimlerin, üzerinde uzlaşabilecekleri ortak bir noktada buluşabilmelerini engellemekte...  Bunun çaresi ne mi? Cevap net: Sorumlu habercilik yapmak ve dijital okuryazar olmak... Sorumlu gazeteciliğin yeniden değerini yükseltmek... Tarafsız, ancak doğru habere tarafgir, dengeli, fact-check (doğruluk kontrolü) yapılmış, derinlemesine habercilik; her zamankinden daha değerli... Haber içeriklerinin kaliteli ve güvenilir olması son derece mühim... Bu, kaliteli gazeteciliğin sürdürülebilirliği için gerekli... Okullarda, toplumun her kesiminde dijital okuryazarlık becerileri geliştirilmeli... İnsanlara bir kaynağın güvenilirliğini nasıl değerlendirecekleri, algoritmaların nasıl çalıştığı ve dezenformasyonu nasıl tespit edecekleri eğitimi verilmeli... Her birimiz üzerimize düşen sorumlukları ve görevleri yerine getirmeliyiz... Haberi sadece başlığından okumamalıyız, kaynağını kontrol etmeliyiz, farklı mecralardan teyit etmeliyiz ve duygusal tepkilerimizi kontrol ederek bilgileri ve haberleri değerlendirmeliyiz... Dezenformasyona ve asparagas habere (şişirme haber) asla geçit vermemeliyiz...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Haber</span></b><span style="font-size:12.0pt">, artık sadece ‘ne olduğunu’ bildiren bir bilgi (enformasyon) değil; aynı zamanda toplumun ruh hâlini, inançlarını ve geleceğini şekillendiren bir güç... Dijital çağda, bu gücü iyi ve doğru kullanmamız gerek... Geleceğimizi; hızın değil, doğruluğun, gürültünün değil, anlamın peşinden koşanların ve bu değerleri savunan sorumlu medya kuruluşlarının olacağı üzerine konuşlandırmamız gerekli... Unutmayalım, bilgiye aç bir toplum için, en büyük tehdit bilgisizlik değil, yanlış bilgi ve bilgi kirliliği... Hayat, yeni bir haberle bize her an yeni bir fırsat sunabilir... Bizim için; ‘Haberin var mı?’ sorusu; geçmişin ve geleceğin tohumları olabilir... ‘Haberin var mı?’; her gün, yeni bir başlangıç olabilir... ‘Haberin var mı?’; düşüncelerimizi ve hayatımızı yeniden şekillendirebilir... ‘Haberin var mı?’; zamanın en değerli fırsatı ve en değerli hazine olabilir... ‘Haberin var mı?’; sevginin en güçlü bağı olabilir... ‘Haberin var mı?’, hayâllerimizin peşinden koşmanın, hayatımızı daha anlamlı kılmanın habercisi olabilir... Mesele, aslında, “Ne haber? Haberin var mı?” demenin çok çok ötesinde vahim bir durum... Dünyanın çivisi çıkmış: Yakalanıp paketlenen üzerine çökülen şey görünürde Madura... Güçlünün hukuku budur, ancak elbette haydut da olur bir gün madara... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/haber/67/</link>
<pubDate>Thu, 21 May 2026 20:11:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HABER</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Haber</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Arapça, bilgi, birinci elden bilinen şey,</i> <i>bir şeyi doğrudan deneyimleyerek veya kesin bir şekilde öğrenerek elde edilen bilgi</i>); olay ve olgu üzerine edinilen bilgi, salık... Haber; iletişim veya yayın organlarıyla (gazete, televizyon, internet vb.) verilen bilgi... Haber; bir olayın, durumun veya gelişmenin öğrenilmesi... Haber (mesaj);  dinî ve felsefî metinlerde kullanılan, insanın varoluş amacını, bilgi kaynağını ve sorumluluğunu açıklamak için başvurulan kaynak...  </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Kutsal kitabımız Kur'an</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bir haber (<b><i>naba</i></b> –önemli haber, müjde, yüksek, şanlı) ve uyarı (<b><i>inzâr</i></b>) kitabı... Ayetlerde insanlar, kendilerine gelen ‘apaçık habere’ (<b><i>naba’un mübîn</i></b>) karşı verdikleriyle tepkilere göre sorumlular... “<b><i>Bu, apaçık bir haber (nabaun) olarak size geldiğinde, (siz kötü bir sonuçtan) yüz çevirenler (o zaman), 'Bu, açıkça büyülenmiş bir sözdür' demişlerdi.</i></b>” (Enbiya, 2-3)... Peygamberimizin görevi, sadece ‘bir tebliğci/uyarıcı’ (<b><i>neziyrun mübîn</i></b>) olmak, vahiy aracılığıyla aldığı haberi (mesajı) haberi bildirmek... Haberi alan her bir insan, mesajı değerlendirme (nazar) ve onun doğruluğunu araştırma (tahkîk) ve gereğini yerine getirmekle mükellef... Haberi görmezden gelmek, reddetmek veya haberin gereğini yapmak, kişinin kendi tercihi... Bu kutsal haber, yalnızca bir bilgi değil, bir sevgiliden gelen mektup... Haberin lafzından (metninden) çok, gönderenin kim olduğu ve mesajda saklı olan mânâ... Kâinat ve insan... Kur'an, âlemlerin sahibinden bir mektup, bir hitabe... İnsan, bu mektubu okuyup anlamak ve gereğini yapmakla vazifeli bir okuyucu... Böylesine önemli bir haberi/hitabeyi ciddiye almamak, gaflet/aymazlık... En değerli bilgi, doğrudan kaynaktan gelen haber, vahiy... Akıl ve kalp, bu haberi anlamak ve uygulamak için araç... Kutsal haber/vahiy, hayatı anlamsız bir varoluş olmaktan çıkarır... İnsan, kendisine ulaşan ezelî ve ebedî bir hakikatin muhatabı... İman, güvenilir bir kaynaktan gelen haberi tasdik etmek... Bu, körü körüne bir kabul değil, haberin içeriğini, getireni ve sonuçlarını değerlendiren bir tasdik... <b>‘Haber’in en gizemlisini anlatan dizeler</b>: <i>“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır... Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır... Aşk celladından ne çıkar mademki yâr vardır... Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır... Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır... O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır... Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır... Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır... Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır... Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır... Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır... Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır... Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır... Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır... Sevgili... En sevgili... Ey sevgili...”</i> (Sezai Karakoç)... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzde </span></b><span style="font-size:12.0pt">‘<b>haber</b>’<b> kavramı</b>, hızlı ve köklü bir dönüşüm geçirmekte... Gazetenin sabah kapıdan alındığı, akşam haberlerinin ailece izlendiği günler geride kaldı... Yerini; anlık bildirimlerle, sürekli yenilenen haber akışlarıyla ve hızlı pek çok bilgiyle dolu dijital bir ekosisteme bıraktı... Bu dönüşüm, beraberinde muazzam fırsatların yanı sıra, ciddi zorluklar ve tehditler de getirdi... İnternetin yaygınlaşması ve sosyal medya platformlarının yükselişi, haber üretim ve tüketimini ayyuka çıkardı... Artık herkes, cebindeki akıllı telefonla bir olayın tanığı, hatta yayıncısı olabilmekte... Geleneksel medya kuruluşlarının tekelindeki haber alma ve yayma gücü, milyonlarca kişiye dağıldı... Bu, sansürün olduğu, haber akışının kontrol altında tutulduğu bölgeler için çok önemli bir alternatif kanal oluşturdu... Dünyanın öbür ucunda olup bitenlerden anında haberdar olabilir hâle geldik... Farklı bakış açılarını doğrudan dinleyebilir olduk... Bu, bilgiye erişim özgürlüğünün ne denli arttığını gösteren bir kanıt... Ancak bunun karanlık bir yüzü de var: dezenformasyon (bilgi çarpıtma, yanıltıcı haber)... Herkesin yayın yapabildiği bir ortamda, doğru bilgiyle yanlış bilgi, kasıtlı manipülasyonlar ve komplo teorileri aynı platformda, aynı hızla yayılmakta maalesef... Algı operasyonları, deepfake teknolojileri (<i>insanların yüz, hareket ve sesini gerçeğe uygun olacak şekilde taklit etmek veya değiştirmek için yapay zekâ teknikleri aracılığıyla fotoğrafların, videoların veya seslerin kullanılması</i>) ve yankı odaları, gerçeği bulmayı giderek zorlaştırmakta... Dijital medya kullanıcıları, sürekli bir doğrulama baskısı altındalar... ‘Bu haber doğru mu?’, ‘Kaynağı güvenilir mi?’ vb. soruları sorarak, her okuduğumuz, dinlediğimiz ve seyrettiğimiz habere şüpheyle yaklaşmaktayız... Bu ise, toplumda bir güven krizine yol açmakta; sadece kurumlara değil, en temel bilgiye olan güveni sarsmakta... Dijital medyanın varlığını sürdürebilmesi,  tıklanma sayısı ve etkileşim üzerine kurgulanmış... Bu da ‘haber’ almayı ve vermeyi derinden etkilemiş... Hız, doğru haberi; sansasyonellik (dalgalanma) ise detaylı analiz yapmayı katletmiş... ‘Önce benden al haberi’ kaygısıyla yarı doğru veya tamamen yanlış haberler yayılır hâle gelmiş... Haber başlıkları, tıklama tuzağı (clickbait) mantığıyla yazılır duruma dönüşmüş... Duygulara hitap eden içerikler, soğuk ve karmaşık gerçeklerden daha fazla ilgi görür olmuş... Bu bir sarmal: Bilgi edinmekten ve aydınlanmadan ziyade, bilgi kirliliği... Bu, dilli düdüklerin (çokbilmişlerin) çoğalmasına neden... Algoritmalar, bize beklentilerimize ve geçmiş davranışlarımıza uygun içerikler sunmak üzere programlanmış durumda... Bu, kişiselleştirilmiş bir kullanıcı deneyimi sunarken, aynı zamanda dijital ‘yankı odaları’ ve ‘filtre balonları’ oluşturmakta... Böylece, sürekli aynı fikirdeki insanlardan ve kaynaklardan beslenir hâle gelmekteyiz... Karşıt görüşleri dinleme ve değerlendirme fırsatını bulamamaktayız... Bu da, farklı kesimlerin, üzerinde uzlaşabilecekleri ortak bir noktada buluşabilmelerini engellemekte...  Bunun çaresi ne mi? Cevap net: Sorumlu habercilik yapmak ve dijital okuryazar olmak... Sorumlu gazeteciliğin yeniden değerini yükseltmek... Tarafsız, ancak doğru habere tarafgir, dengeli, fact-check (doğruluk kontrolü) yapılmış, derinlemesine habercilik; her zamankinden daha değerli... Haber içeriklerinin kaliteli ve güvenilir olması son derece mühim... Bu, kaliteli gazeteciliğin sürdürülebilirliği için gerekli... Okullarda, toplumun her kesiminde dijital okuryazarlık becerileri geliştirilmeli... İnsanlara bir kaynağın güvenilirliğini nasıl değerlendirecekleri, algoritmaların nasıl çalıştığı ve dezenformasyonu nasıl tespit edecekleri eğitimi verilmeli... Her birimiz üzerimize düşen sorumlukları ve görevleri yerine getirmeliyiz... Haberi sadece başlığından okumamalıyız, kaynağını kontrol etmeliyiz, farklı mecralardan teyit etmeliyiz ve duygusal tepkilerimizi kontrol ederek bilgileri ve haberleri değerlendirmeliyiz... Dezenformasyona ve asparagas habere (şişirme haber) asla geçit vermemeliyiz...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Haber</span></b><span style="font-size:12.0pt">, artık sadece ‘ne olduğunu’ bildiren bir bilgi (enformasyon) değil; aynı zamanda toplumun ruh hâlini, inançlarını ve geleceğini şekillendiren bir güç... Dijital çağda, bu gücü iyi ve doğru kullanmamız gerek... Geleceğimizi; hızın değil, doğruluğun, gürültünün değil, anlamın peşinden koşanların ve bu değerleri savunan sorumlu medya kuruluşlarının olacağı üzerine konuşlandırmamız gerekli... Unutmayalım, bilgiye aç bir toplum için, en büyük tehdit bilgisizlik değil, yanlış bilgi ve bilgi kirliliği... Hayat, yeni bir haberle bize her an yeni bir fırsat sunabilir... Bizim için; ‘Haberin var mı?’ sorusu; geçmişin ve geleceğin tohumları olabilir... ‘Haberin var mı?’; her gün, yeni bir başlangıç olabilir... ‘Haberin var mı?’; düşüncelerimizi ve hayatımızı yeniden şekillendirebilir... ‘Haberin var mı?’; zamanın en değerli fırsatı ve en değerli hazine olabilir... ‘Haberin var mı?’; sevginin en güçlü bağı olabilir... ‘Haberin var mı?’, hayâllerimizin peşinden koşmanın, hayatımızı daha anlamlı kılmanın habercisi olabilir... Mesele, aslında, “Ne haber? Haberin var mı?” demenin çok çok ötesinde vahim bir durum... Dünyanın çivisi çıkmış: Yakalanıp paketlenen üzerine çökülen şey görünürde Madura... Güçlünün hukuku budur, ancak elbette haydut da olur bir gün madara... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/haber/66/</link>
<pubDate>Thu, 21 May 2026 20:11:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MİLLET</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Toplum</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (society); belirli bir coğrafî bölgede yaşayan, ortak bir kültürü, dili, değerleri ve normları paylaşan, bireyler arasında organize edilmiş bir ilişki ve etkileşim ağı (sosyal yapı) bulunan, kendine yetebilen, bir devlet ya da yönetim biçimi altında örgütlenen, en geniş ve kapsayıcı sosyal grup... Türk toplumu, Batı toplumu, sanayi toplumu... <b>Topluluk</b> (community); bireylerin belirli bir coğrafî alanda bir araya geldiği, ortak bir hayat tarzını ve belirli çıkarları paylaştığı, ilişkilerin daha sıcak, samimi ve kişisel olduğu, üyeler arasında yüz yüze ilişkilerin, karşılıklı bağımlılığın ve ortak aidiyet duygusunun daha sıcak, güçlü güçlü olduğu, bir toplumun içindeki yerel grup... Bir köyün halkı, bir mahallenin sakinleri, bir meslek grubu (bilim topluluğu)... <b>Millet</b> (nation, ulus); aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü (ideal), duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk... Birden fazla insanın bir arada olması, herhangi bir amaca hizmet etmiyorsa, sadece <b>kalabalık</b> olunur... Bir maksatla, ülküyle ve inançla bir arada olmanın adı ise <b>ekip </b>olmak...  </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millet, halk ve cemaat</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Her ne kadar bu üç terim sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da, her birinin kendine özgü bir tanımı, hukukî karşılığı ve tarihî derinliği var... Millet, ülküde ve kaderde birlik... Millet, bu üç kavramın en geniş ve siyasî, hukukî açıdan en tanımlayıcı olanı... Millet; bir toprak parçası üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, kültür, duygu ve ortak bir gelecek ideali (ülkü) birliği olan insanların oluşturduğu büyük topluluk... Millet, bir devleti kuran ve yaşatan egemen iradenin kaynağı... Milletin varlığı; geçmişten gelen ortak mirasa, geleceğe yönelik ortak iradeye ve kader birliğine bağlı... Millet, siyasî birliğin ve millî kimliğin temel dayanağı... <b>Halk </b>(people/folk), millete göre daha dar ve somut anlamda... Halk, belirli bir coğrafyada fiilen yaşayan, o coğrafyanın vatandaşı olan ya da olmayan bütün bireyleri kapsayan topluluk... Halk, güncel toplumsal ve ekonomik hayatın gerçeği... Millet, soyut ve hukukî bir varlık... Halk; toplumsal katmanları, sınıfları, meslek gruplarını ve günlük hayatı içeren sosyolojik gerçek... Bir ülkenin milleti tek; ancak bu milletin içinde köylü halk, şehir halkı gibi farklı demografik ve sosyal gruplar mevcut... Halk, milletin egemenlik hakkını kullanmasını sağlayan nüfus... <b>Cemaat</b> (congregation/sect/religious community); ortak inanca ve çıkara sahip topluluk... Cemaat, bu üç kavramın en dar kapsamlısı... Milletin, halkın içinde yer alan, belli bir amaç, inanç veya çıkar etrafında toplanmış küçük gruplar... Osmanlı İmparatorluğu'nda, millet sisteminde, gayrimüslim dinsel gruplar (Ermeni Cemaati, Rum Cemaati vb.) cemaat olarak tanımlanmış... Dinî cemaat; aynı inanç esaslarını ve ritüelleri paylaşan grup (bir mezhebe bağlı olanlar)... Çıkar cemaati; belirli bir meslek, bölge veya ortak çıkar etrafında örgütlenmiş topluluk (iş insanları cemaati)... Cemaat üyeleri arasında güçlü bir duygusal bağ ve aidiyet hissi olur... Cemaatler, millî birliğimize katkı sağladıkları sürece değerli... Milletin çıkarlarının önüne geçtiklerinde, ayrıştırıcı ve tehlikeli... Sağlıklı bir toplum, tüm bu katmanların uyum içinde çalışmasına bağlı... Bireylerin bir araya gelerek bir cemaati oluşturması... Cemaatin ve bireylerin coğrafî bir bütünü olarak halkın ortaya çıkması... Topluluğun millet idealinde birleşerek siyasî varlığını sürdürmesi...  Millet, halk ve cemaat; ortak hayatın zenginliği ve gücü olmalı; ayrışmanın değil... Ekip ruhu olmadan; cemaat, halk, millet ve ümmet olmaz... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millet</span></b><span style="font-size:12.0pt">;  soydan çok, iradeye dayalı bir politik ve kültürel birliktelik... Halk, Bir milleti veya devleti oluşturan, o ülkenin vatandaşları olan insanlar topluluğu, bir devlette yaşayan ve egemenliğin kaynağı olarak kabul edilen bireylerin tamamı... Bir millete, ülkeye veya bölgeye ait olan, alt katmanlar hariç tutulmadan o yapının tümünü kapsayan insanlar... Toplumun tamamı... Cemaat; ortak bir inanç, ibadet veya dinî öğreti etrafında birleşmiş, dinî, kültürel veya sosyal liderlik ve ritüellere sahip olan, diğer gruplardan belirli kurallar/hayat tarzı ile ayrılan küçük veya büyük bir grup... Cemaat, bir toplumun veya ümmetin içinde yer alabilir... Bir tarikatın üyeleri, bir caminin cemaati, Hristiyan cemaati... <b>Ümmet</b> (ummah); aynı dini (İslam) paylaşan, dünyanın her yerindeki inananların tamamı... Coğrafî, etnik veya dilsel sınırları aşan, tamamen dinî bir kimlik ve inanç üzerine kurulu evrensel topluluk... İslam ümmeti, bütün müslümanların oluşturduğu küresel topluluk... <b>Irk</b>; insanların kalıtımsal olarak ortak fiziksel ve fizyolojik özelliklerine (ten rengi, göz rengi, saç tipi, kafatası yapısı vb.), kan bağına, bedensel farklılıklara göre sınıflandırılması... Irk; insanların iradesine bağlı değil; doğuştan gelen özellikler... İnsan türü içinde keskin sınırlarla ayrılmış, biyolojik anlamda saf ırk bulunmamakta... Irk, daha çok sosyal ve kültürel bir etiketleme aracı... Irk ve millet arasındaki temel fark, birinin biyolojik ve fiziksel kökenli olması; diğerinin kültürel, siyasî ve iradî bir bağa dayanması... Millet, biyolojik bir kategori değil; kültürel ve siyasî bir inşa... Bir kişi, fiziksel özelliklerini seçemez (ırk); ancak hangi kültüre, dile ve ortak geleceğe ait olmak istediğini seçebilir ve benimseyebilir (millet)... Şu ya da bu... Birlikte yaşamamızı gerektiren o kadar çok ortak noktamız var ki... Sözcüklere yüklenen ayrıştırıcı anlamlara takılmamak lâzım... Bütün mesele, “Tek Millet. Tek Bayrak. Tek Vatan. Tek Devlet.” diyebilmek... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kitle</span></b><span style="font-size:12.0pt">; belirli bir amaç veya ortak bir özellik etrafında toplanmış, genellikle büyük bir insan grubu... Kitle; bireylerin birbirleriyle doğrudan etkileşimde bulunmadığı, daha çok dolaylı bir şekilde bir araya geldiği topluluk... Kitlede, çok sayıdaki insan özelliklerinden ziyade grup dinamikleri söz konusu... Kitle üyeleri arasındaki doğrudan sosyal ilişki ve etkileşim sınırlı... Kitlede, bireyler bir arada bulunur lâkin birbirleriyle yoğun bir etkileşimde bulunmaz... Kitle; belirli bir olay, durum veya konu etrafında toplanmış insanların bir arada bulunması... Bir mitingde, konserde veya spor etkinliğinde bir araya gelen insanlar, bir kitledir... Kitle psikolojisi, bireylerin grup içinde nasıl davrandığını inceleyen bir alan... Kitledeki bireyler, normalde sergilemeyecekleri davranışları sergilerler... Sosyolojide kitle; sosyal hareketler, protestolar veya toplumsal değişim gibi konuların incelenmesinde önemli bir kavram... Psikolojide kitle, bireylerin grup içinde nasıl davrandıklarıyla alâkalı konu... Pazarlamada kitle; hedef pazarları tanımlamak ve kitle iletişimi stratejileri oluşturmak için önemli bir terim... <b>Toplum, topluluk, halk, millet, cemaat, ümmet olunamadığında</b>; insanların bir araya gelmesidir, bir arada bulunmasıdır kitle... Kitle olmak için herhangi bir çaba ve gaye gerekmiyor... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Maalesef günümüzde, o kadar çok değerimizi yitirdik ki</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Bu yüzden, ne aile, ne ekip, ne de birden fazla kişilerin bir araya gelmesiyle şu ya da bu olamıyoruz... Elbette önce insan olmalı insan... Sonrasında, hep insan kalmalı insan... Özünde, yaşadığı toplulukta, cemaatte, toplumda, halkta, millette ve ümmette... Mesele memleket meselesi, beka meselesi… Dünyanın pandemi sonrası durumu mâlum… Devletimizin, milletimizin birliği ve bekası her türlü siyasî angajmanın/bağlantının önünde olmalı… Millî birlik, dirlik ve beraberliğimiz her türlü çıkarın üstünde tutulmalı… Türkiye’nin güçlü olmasını istemeyenler tarafından aynı büyük oyun zaman zaman sahnelenmeye çalışılmakta… Dış mihraklar ve içimizdeki işbirlikçileri tarafından aynı sloganlar ısıtılıp ısıtıp sürülmeye devam edilmekte... Ne dediler? ‘tamam’ dediler… Kim gitti? 2. Abdülhamit gitti… Menderes gitti… Özal gitti… Millete sormadan millet adına karar verdiler… Dönüp bir bakılsa yakın geçmişe, görülecek ne denli düşülmüş yeise… Kuyruklar… Enflasyon… Anarşi/terör… Dert belli, derman belli… Yatırımlar belli, yapılanlar belli… Kazanımlar belli… Geldiğimiz nokta belli… Bardağın boş tarafına değil, bardağın dolu tarafına bakalım…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Aile, ekip, toplum, topluluk, halk, millet, cemaat, ümmet</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Kelimelerin içini boşaltıp, farklı ve kasıtlı anlamlar yüklemeyelim; birliğimizi ve dirliğimizi kimsenin bozmasına fırsat vermeyelim... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/millet/65/</link>
<pubDate>Fri, 08 May 2026 13:45:22 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İLLET</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">İllet</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (Arapça); hastalık, rahatsızlık, dert, sıkıntı, bir durumu, bir hükmü veya bir rahatsızlığı ortaya çıkaran temel neden veya hastalık, kişiyi ihtiyacını görmekten alıkoyan durum... İllet; sebep, neden, gerekçe, bir şeyin var olmasını sağlayan temel etken... İllet; bozukluk, arıza, bir şeydeki aksaklık veya kusur... İllet; hastalık derecesindeki alışkanlık, kötü veya zararlı bir huy, tiryakilik... İllet; insanı kızdıran, sinirlendiren kimse veya şey... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">İllet</span></b><span style="font-size:12.0pt">; fıkıh usulü terimi (kıyas -benzetme yoluyla hüküm çıkarma- yöntemi)... Bir hükmün (kuralın) kendisine dayandırıldığı, hükmün amacını genellikle gerçekleştirdiği kabul edilen açık ve istikrarlı vasıf (özellik)...<b> Dil biliminde illet</b>; Arapça kelimelerde bulunan ve o kelimenin ses değişikliğine uğramasına sebep olan elif (ا), vav (و), ye (ي) harflerinden her biri... <b>Fıkıhta illet</b>; bozucu sebep, hükmün gerekçesi (abdesti bozan illetler, içkinin illeti iskâr)... İllet; hükmün konuluş sebebini gösterir ve bu sebebin başka bir olaya uygulanarak o olaya da aynı hükmün verilmesini sağlar... Meselâ, içkinin haram kılınmasının illeti, onun sarhoş edicilik (iskâr) vasfı olması... Bu illet, sarhoş edici özelliği olan her türlü içeceğin de haram sayılmasına neden... Fıkıhta ‘illet’ ve ‘sebep’, aynı anlamda kullanılsa da, bazı usul âlimlerine göre; illet, hükmün esas nedeni olması (sarhoşluk)... Sebep ise, hükmün varlığına alâmet (işaret) kılınan durum (Ramazan ayının girmesi oruç tutmanın sebebi, illeti değil)... Edebiyatta illet; kusur, aruzdaki hata... <b>Felsefede </b>(mantıkta)<b> illet</b>; Aristo Mantığı’na -klasik mantığa- göre, neden, sebep (causa), orta terim (kıyas -syllogism, illiyet bağı, illet-malul/sonuç ilişkisi, fail/etken illet, gaye illet -ereksel neden) diye açıklanmış... Varlık felsefesine (metafizik) göre; illet-malul ilişkisi, her şeyin bir illeti (sebebi) olduğu, illetsiz bir şeyin olamayacağı düşüncesine (illetiyet/nedensellik prensibine) göre şekillenmiş (Allah, âlemin illet-i tammesi'dir -tam/nihai sebebidir)... <b>Hukukta illet</b>; sözleşme konusu, nedensellik bağı, kusur (akdin illeti, illiyet bağının kurulması)...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">O kadar çok illet var ki</span></b><span style="font-size:12.0pt">... ‘İllet’in kendisi illete dönüşmüş...  Hangi illete düşmüşüz? En kötüsü; iletişimde düştüğümüz çukur illeti... Böylesi illet, düşüncelerimizi, duygularımızı ve bilgilerimizi başkalarına aktardığımız aracın (<b>iletin</b>) felç olması... İletişim sadece kelimelerin iletilmesi değil, aynı zamanda anlamın, bağlamın ve duygunun da aktarılması... <b>İlet</b> (taşıyıcı); iletişimi bir nesneyle veya araçla iletme durumu... İletişimin bir tür ‘ilet’ olarak işlev gördüğü hâl... İlet, düşüncelerin ve duyguların bir yerden bir yere taşınmasını sağlayan iş ve işlem... ‘İlet’ dediğimiz şey; bir kaynak (mesajı oluşturan kişi veya grup), mesaj (iletilmek istenen bilgi veya duygu), kanal (mesajın iletildiği sözlü, yazılı, görsel vb. ortam) ve alıcı (mesajı alan kişi veya grup)... İlet; iletişimin hem yüzeysel hem derin anlamlar ve bağlam içeren aktarımı... Her mesajda, alıcının deneyimleri, kültürü ve mevcut durumu var... İletilen mesajın anlamı, alıcının perspektifine bağlı... Bu nedenle, her bir ilet, bir illete dönüşebilmekte... İlet, iletişim vetiresindeki/sürecindeki engelleri de yüklenir ve illete dönüştürür... Bu da, mesajın doğru bir şekilde iletilmesini ve anlaşılmasını zorlaştırır... Dil bariyerleri (farklı dillerde konuşan insanlar arasında iletişim zorluğu)... Kültürel farklılıklar (farklı kültürlerdeki normlar ve değerler)... Duygusal engeller (kişisel duyguların iletişimi etkilemesi)... Daha niceleri... Bu; iletişimin etkinliğini azaltır, yanlış anlamalara yol açar ve doğru, sağlıklı ve sürdürülebilir iletişimi engeller... İletişim, doğru kelimelerle doğru anlamı, bağlamı, duyguları ve düşünceleri paylaşmak olmalı... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">İllet</span></b><span style="font-size:12.0pt">; hastalık, dert ise, bir çözümü var... İllet; toplumsal sorunlar, ahlâkî çöküş ve bireysel zayıflıklar ise, çözümü çok zor... Toplumsal yapımızın yozlaşması, adâletsizlik, bağımlılık vb. sorunlar; kaos ortamını kalıcı kılan illetler... Bireysel zaaflarımız, alışkanlıklarımız ve psikolojik sıkıntılarımız; iç dünyamızın tarumar olması... İllet, yalnızca bedensel bir hastalık değil... Toplumları da yok eden görünmez sorunlar... İllet,  bireysel ıstıraptan öte, kolektif bir çürümenin tek bir sözcükle anlatımı... İllet olan şey ya kimse, hastalık gibidir, başlangıçta fark edilmez... İllet; bulaşıcıdır; zira adâletsizlik, yolsuzluk nefret söylemi bir kişiden diğerine hızla yayılır... Bedenimizi güçten düşüren bir hastalık gibi, toplumun değerlerini aşındırır... İllet; soyut sorunları somutlaştırır, zihinleri ifsat eder, toplumsal yozlaşmayı hızlandırır... İlletlerin panzehri, kadim medeniyet değerlerimizin içselleştirilip yaşanması... <b>Toplumsal ve bireysel illetlerden (ahlâkî, kültürel, zihinsel, davranışsal bozulmalar; tembellik, öfke, umursamazlık, yalan, adaletsizlik, nefret, bencillik vb. problemlerden) kurtulmak için neler mi yapmalıyız</b>? Öncelikle, sorununun neden, nereden ve nasıl kaynaklandığını bulmalıyız... Hangi davranışın, hangi alışkanlığın, hangi duygu veya düşüncenin illete dönüştüğünün tespit etmeliyiz... ‘Böyleyim ancak değişebilirim.’ bilincini kazanmalıyız... İçsel arınma sürecini yaşamalıyız... Öfkemizi yönetebilmeliyiz... Kin, kıskançlık ve nefret duygularının üstesinden gelmeyi öğrenmeliyiz... Meditasyon, tefekkür, dua ve nefes egzersizleri yapmalıyız... Zihnimizdeki tekrarlanan olumsuz düşünce kalıplarını kırmalıyız... Gereksiz bilgi ve bilgi kirliliğinden uzak durmalıyız... Düzenli olarak okumalıyız... Düzenli, dakik olmalıyız, verdiğimiz sözümüzü tutmalıyız, nezaketli olmalıyız... Yalan, iftira, dedikodu-gıybet vb. huylarımızdan kurtulmalıyız... Kimse görmüyorken, karanlıkta bile, doğru olanı yapmalıyız... Empatiyle, merhametle sorunları anlayıp çözmeye gayret etmeliyiz... Kendimize ve topluma karşı sorumlu ve saygılı davranmalıyız... Bilginin hamallığını değil, gereğini düşünüp uygulamaya dönüştürmeliyiz... Sormalıyız, sorgulamalıyız ve eleştirel düşünmeliyiz... Düşündüğümüz gibi yaşamalıyız... İyi insanlarla dost olmalıyız... Enerjimizi tüketen, yoran, adaletsiz, yalancı veya boş konuşanlardan uzak durmalıyız... Haksızlık görünce sessiz kalmamalıyız... Doğruyu söylemekten çekinmemeliyiz; doğruyu doğru zamanda ve doğru şekilde söylemeliyiz...  İşte, ailede ve sosyal hayatta adaletli davranmalıyız... Kul hakkına dikkat etmeliyiz... Sade yaşamalıyız ve ihtiyaç odaklı alışveriş yapmalıyız... Tembellik, dağınıklık, erteleme, bağımlılıklar vb. alışkanlıkları terk etmeliyiz... Zayıf olanı korumalıyız, düşeni kaldırmalıyız, mazlumu korumalıyız... ‘Ben’ yerine ‘biz’ odaklı yaşamalıyız... Vicdanımızın sesini dinlemeliyiz... İnsan olmalıyız, insan kalmalıyız... Fikretmeliyiz, zikretmeliyiz ve sonrasında şükretmeliyiz... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">İlleti illet yapan her bir şey ve kimse</span></b><span style="font-size:12.0pt">, illetin onmaz olmasına tek neden... İlletten (hastalık, kusur, sebep, engel, ayıp) olandan) kurtulup kemâle ermenin yolu; özümüze, öz değerlerimize avdet etmek... İyi ve doğru niyetimizi bozan her ne ise, ondan uzaklaşmak... Amelimizi (ibadetimizi, davranışımızı) değerli kılan şey, güzel niyetimiz... Niyetimiz bozulursa, amelimiz illetli olur... İlleti illet yapan şeydir, nefsimizin araya girmesi, samimiyetimizin kaybolması... İlleti illet yapan şey, özümüzün zaaflarıdır... Gazali’ye göre illeti illet yapan şey, onun Allah’tan bağımsız bir zorunluluk gibi algılanması... Gerçekte illet, sadece alışılmış düzenin bir parçası... Her şey, Allah’ın kudretine bağlı... Nedensellik, mutlak değil, izafî (göreceli)... Amellerin değerini belirleyen şey niyet... İlleti illet yapan şey, nefsin ve dünyevî arzuların niyeti bozması... Sebep-sonuç ilişkisi zorunlu değil... Doğadaki düzen, Allah’ın âdetullahı... İlleti illet yapan şey, onun zorunlu güç gibi algılanması... İbn Rüşd’e göre ise, illeti illet yapan şey, illetin zorunlu sonuç doğurması... </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">Aslında bütün mesele, illeti illet olarak takıntı hâle getirmemek... İlleti illet görmemenin ilacı:  “<b><i>Hak şerleri hayr eyler, Zannetme ki gayr eyler, Ârif ânı seyreyler, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler</i></b>.” (Erzurumlu İbrahim Hakkı)... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/illet/64/</link>
<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 06:09:03 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>AZMAN</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman</span></b><span style="font-size:12.0pt">; iri, besili, kocaman, kallavi, battal, gelişen, büyüyen, serpilip gelişen, vücutça çok gelişmiş insan veya vahşi hayvan, ölçüsüz büyümüş (bitki, iri tomruk), büyüklük, irilik ve aşırılık, aşırı gelişmiş, normalden çok iri, çok büyük ve yapılı... Azman; yoldan sapmak, taşkınlık yapmak veya büyümek, kilo almak gibi anlamları taşıyan ‘azmak’ fiilinden gelmekte... Azman; mecazî olarak, yoldan çıkmış, hak yoldan ayrılmış, taşkınlık yapan anlamlarında da kullanılmakta... 1980'lerde popüler olan ‘<b><i>Şirinler</i></b>’ çizgi filminde, <b><i>Gargamel</i></b>'in kedisinin adı ‘azman’... <b>Azgın</b>; azmış olan, çok yaramaz, ele avuca sığmaz, haşarı çocuk... Azgın; öfkeden gözü dönmüş, saldırgan, azmış, saldırgan kimse; zapt edilmesi mümkün olmayan, sert, dik başlı, azılı hayvan...</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman</span></b><span style="font-size:12.0pt">; maddî ve fizikî durumu aşırı büyük olan, ölçüyü aşan ve azgın olan... İnsanın varoluşu, ölçü ile ilintili... Ölçü; sınırın, dengenin, adâletin ve ahengin remzi... Her şeyin bir ölçüsü var; nefesin, sözün, sevginin, öfkenin, sessizliğin... Ölçü, insana sınırlarını hatırlatan terazi... İnsan, teraziyi dikkate almadığında, ölçüyü aştığında, azgınlaşır... Azdığında ise, kendine ve çevresine zarar verir... Ölçünün kaybıdır, taşkınlık ve azgınlık... Ölçüyü aşmak, çok yapmak demek değil; anlamını kaybetmek demek... Aşırı, orantısız güç, adâleti yok eder; aşırı sevgi, aklı boğar; aşırı korku, iradeyi etkisiz kılar... Ölçüsüzlük; eylemde, duyguda ve düşüncede taşkınlığa neden... Sınır tanımayandır azgın olan... Azgın insan, kendi arzularını, başkalarının ve toplumun çıkarlarından üstün tutar... Sözüm ona özgürlük adına, nefsinin kölesi hâline dönüşür, ölçüsüz arzularının esiri olur... Ölçü, ahlâkın mihenk taşı... Kadim medeniyetimizde her daim “ölçüde ve tartıda haksızlık etmeyin” buyruğuna tâbi olunmuş... Ölçü; ticaretin, hayatın ve her bir şekillenmesini sağlamış... Ölçüsüz iş yapılmamış, âdil olunmuş... Ölçü sayesinde huzur içinde yaşanmış... Ne zaman ölçü kaybedilmiş; işte o zaman had aşılmış ve had aşılınca da azgın hâle gelinmiş...  </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azgınlık</span></b><span style="font-size:12.0pt">, içsel bir taşkınlık; insanın nefsinin kabarması, böbürlenmesi... Azgınlık; dışarıda öfke, içeride kibir olarak belirir... Her bir şeyin bir hududu var... Hudut, insana sınır çizen değil; onu koruyan çizgi, ölçü... Var olan her şey, ölçüyle işler... Güneş ne fazla doğar ne eksik batar; su ne fazla akar ne eksik durur... Her şey, kendi ölçüsünde denge içinde varlığını sürdürür... İnsan olarak görevimiz, tabiattaki bu dengeye uyum sağlamak... İnsan olmanın ve insan kalmanın gizemli gücü, irade... İrade sahibi oluşumuz, ölçüyü aşmak ya da ölçüye uymak şeklinde ortaya çıkar... Kararlarımıza ve yaptıklarımıza göre ederimiz var... Bu, edeple ve terbiyeyle ve ölçüye riayet etmekle ilgili hâl... Ölçüsüzlüğün sonu, hüsran... Ölçüyü aşan birey ve toplum ifsat olur... Tarih, güç zehirlenmesi illetine tutulan imparatorlukların, kibirli yöneticilerin, hırsına yenik düşen insanın ibretlik hikâyeleriyle dolu... Her azgınlık, bir çöküşün habercisi... Ölçüsüz olan, kendini kaybeder; kendini kaybeden, yolunu kaybeder... Ölçü, öyle bir şey ki, onunla güç dizginlenir, sevgi dengelenir ve nefsin kabarmasına ‘dur’ denilir... Elbette, ölçüde hikmet var, bereket var... Ölçü, bizi insan hâlinde ve dengede tutan kilit taşı... Ölçüyü koruyabilen, huzuru bulur; onu kaybeden, azgınlık girdabına gark olur... Ölçü; ahlâkın, estetiğin ve maneviyatın olmazsa olmazı... Suyun bir şeyi taşıyabilmesi için nasıl taşkın olmaması gerekiyorsa, insanın da varlığını sürdürebilmesi için ölçülü olması gerek... Ölçü, insanı insan yapan erdem... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman ya da azgın olan</span></b><span style="font-size:12.0pt">, her ne ya da her kim ise, huzuru ve barışı katledendir... Toplum olarak, bu illet ve bela şeylerden kurtulmanın ilacı, kadim medeniyet kodlarımıza dönmek... Azman, azgın, saldırgan ve toksik davranışlar sergileyen kişilerden korunmanın en etkili yolu; net sınırlar koymak, mesafeyi korumak ve gerektiğinde profesyonel destek almak... Azgınlık ve taşkınlıkla baş edebilmenin en etkili yolu; azgın ve taşkın davranışlarını değiştirmeye çalışmak yerine kendi güvenliğimizi ve huzurumuzu öncelemeliyiz... Sınırlarımızı belirlemeliyiz... Azgın olan kişiler, başkalarının sınırlarını zorlar... Net bir şekilde ‘hayır’ demeyi tercih etmeliyiz ve kişisel alanımızı korumalıyız... Mesafeyi korumalıyız... Fiziksel veya duygusal olarak bizi yıpratan kişilerle, vakit geçirmemeliyiz... Bizi yıpratanlarla iletişimi minimuma indirmek, enerjimizi korumalıyız... Tartışmalardan kaçınmalıyız... Azgın veya toksik kişilerin tartışmaları körükleyerek üstünlük kurmaya çalışmalarına fırsat vermemeliyiz... Asla gereksiz tartışmalara girmemeliyiz, bizi manipüle etmelerine izin vermemeliyiz... Duygusal mesafeyi koymalıyız... Azgın ve taşkın sözleri kişiselleştirmemeliyiz... Zira bu tür söylemlerle, aslında, bu kişiler kendi sorunlarını başkalarına yansıtırlar... Güvendiğimiz kişilerle ve aile bireyleriyle olumsuz olan durumları paylaşmalıyız... Gerekirse profesyonel destek almalıyız... Enerjimizin heba olmasına neden durumlardan kaçınmalıyız... Negatif kişilerin enerjimizi yok etmelerine izin vermemeliyiz... Spor, meditasyon, hobi, dua vb. etkinliklerle ruhsal dengemizi korumalıyız... Şayet biri bize sürekli olarak zarar veriyorsa, onu ivedilikle hayatımızdan çıkarmalıyız... Güvenliğimiz son derece önemli... Fiziksel veya psikolojik tehdit söz konusu olursa, gerekli tedbirleri almalıyız... Bize zarar verenleri değiştirmeye çalışmak, zaman kaybı... En anlamlı çözüm, bu tür kişilerden uzaklaşmak... Gayretimizi kendimizi korumaya yönlendirmeliyiz... Sağlıklı ilişkiler kurup, pozitif ve destekleyici insanlarla vakit geçirmeliyiz... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:150.55pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman</span></b><span style="font-size:12.0pt">, azmayın noktasına gelmeli, mâkul olmalı... Azman dediğin, ‘Azman Dede’ gibi olmalı... Azman Dede Balıkesir ili İvrindi ilçesi Mallıca köyünde 1891 yılında doğan, 1992 yılında vefat eden, Çanakkale gazimiz, Çavuş Mehmet Azman... Dedemizin boyu, iki metreyi aşkın... Dev görünümlü, azman lakaplı dedemiz... Mehmet Dedemiz, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almış... <b>Dedemizin dilinden, ağlayarak anlattığı söylenen, Çanakkale savaşından bir kesit</b>: <i>“Bir hücum sırasında bölük eridi... Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı takviye geldi. Hepsi gencecik idi... İçlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı... Yüzbaşı genlerle tek tek ilgilendi, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltti, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırladı... Sıra o çocuklara geldiğinde, hepsi birden çakı gibi oldu... Yüzbaşı sordu; ‘Evladım siz kimsiniz?’, içlerinden biri; ‘Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz, vatan için ölmeye geldik!’ diye cevap verdi... Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onları karşıma alıp gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık... Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca, düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladı... Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyordu, bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu... Mermiler, üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu... Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara, Yüzbaşı ‘Azman, yandık!’ diye siperin köşesini işaret etti... Sipere akşam gelen çocuklar, siperin bir köşesinde birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı; ürkmüşlerdi... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişleri kenetlenmiş bekliyorlardı... Birden, Yüzbaşı ‘Hücum!’ diye bağırdı... Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladılar... İşte tam o anda, o çocuklar siperden fırlayıverdiler... Tam o an, bir makinalı yavruları biçti... Hepsi, sipere geri düştüler... Kucağıma dökülüverdiler... Onların gül yüzleri gözümün önünden gitmiyor...”</i>... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Her daim ihtiyacımız olan, kahraman Azman dedeler</span></b><span style="font-size:12.0pt">; tarihimizi bilmeyen, sadece midesini düşünen azgınlar ve dilli düdükler değil... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/azman/61/</link>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 11:50:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>AZMAN</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman</span></b><span style="font-size:12.0pt">; iri, besili, kocaman, kallavi, battal, gelişen, büyüyen, serpilip gelişen, vücutça çok gelişmiş insan veya vahşi hayvan, ölçüsüz büyümüş (bitki, iri tomruk), büyüklük, irilik ve aşırılık, aşırı gelişmiş, normalden çok iri, çok büyük ve yapılı... Azman; yoldan sapmak, taşkınlık yapmak veya büyümek, kilo almak gibi anlamları taşıyan ‘azmak’ fiilinden gelmekte... Azman; mecazî olarak, yoldan çıkmış, hak yoldan ayrılmış, taşkınlık yapan anlamlarında da kullanılmakta... 1980'lerde popüler olan ‘<b><i>Şirinler</i></b>’ çizgi filminde, <b><i>Gargamel</i></b>'in kedisinin adı ‘azman’... <b>Azgın</b>; azmış olan, çok yaramaz, ele avuca sığmaz, haşarı çocuk... Azgın; öfkeden gözü dönmüş, saldırgan, azmış, saldırgan kimse; zapt edilmesi mümkün olmayan, sert, dik başlı, azılı hayvan...</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman</span></b><span style="font-size:12.0pt">; maddî ve fizikî durumu aşırı büyük olan, ölçüyü aşan ve azgın olan... İnsanın varoluşu, ölçü ile ilintili... Ölçü; sınırın, dengenin, adâletin ve ahengin remzi... Her şeyin bir ölçüsü var; nefesin, sözün, sevginin, öfkenin, sessizliğin... Ölçü, insana sınırlarını hatırlatan terazi... İnsan, teraziyi dikkate almadığında, ölçüyü aştığında, azgınlaşır... Azdığında ise, kendine ve çevresine zarar verir... Ölçünün kaybıdır, taşkınlık ve azgınlık... Ölçüyü aşmak, çok yapmak demek değil; anlamını kaybetmek demek... Aşırı, orantısız güç, adâleti yok eder; aşırı sevgi, aklı boğar; aşırı korku, iradeyi etkisiz kılar... Ölçüsüzlük; eylemde, duyguda ve düşüncede taşkınlığa neden... Sınır tanımayandır azgın olan... Azgın insan, kendi arzularını, başkalarının ve toplumun çıkarlarından üstün tutar... Sözüm ona özgürlük adına, nefsinin kölesi hâline dönüşür, ölçüsüz arzularının esiri olur... Ölçü, ahlâkın mihenk taşı... Kadim medeniyetimizde her daim “ölçüde ve tartıda haksızlık etmeyin” buyruğuna tâbi olunmuş... Ölçü; ticaretin, hayatın ve her bir şekillenmesini sağlamış... Ölçüsüz iş yapılmamış, âdil olunmuş... Ölçü sayesinde huzur içinde yaşanmış... Ne zaman ölçü kaybedilmiş; işte o zaman had aşılmış ve had aşılınca da azgın hâle gelinmiş...  </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azgınlık</span></b><span style="font-size:12.0pt">, içsel bir taşkınlık; insanın nefsinin kabarması, böbürlenmesi... Azgınlık; dışarıda öfke, içeride kibir olarak belirir... Her bir şeyin bir hududu var... Hudut, insana sınır çizen değil; onu koruyan çizgi, ölçü... Var olan her şey, ölçüyle işler... Güneş ne fazla doğar ne eksik batar; su ne fazla akar ne eksik durur... Her şey, kendi ölçüsünde denge içinde varlığını sürdürür... İnsan olarak görevimiz, tabiattaki bu dengeye uyum sağlamak... İnsan olmanın ve insan kalmanın gizemli gücü, irade... İrade sahibi oluşumuz, ölçüyü aşmak ya da ölçüye uymak şeklinde ortaya çıkar... Kararlarımıza ve yaptıklarımıza göre ederimiz var... Bu, edeple ve terbiyeyle ve ölçüye riayet etmekle ilgili hâl... Ölçüsüzlüğün sonu, hüsran... Ölçüyü aşan birey ve toplum ifsat olur... Tarih, güç zehirlenmesi illetine tutulan imparatorlukların, kibirli yöneticilerin, hırsına yenik düşen insanın ibretlik hikâyeleriyle dolu... Her azgınlık, bir çöküşün habercisi... Ölçüsüz olan, kendini kaybeder; kendini kaybeden, yolunu kaybeder... Ölçü, öyle bir şey ki, onunla güç dizginlenir, sevgi dengelenir ve nefsin kabarmasına ‘dur’ denilir... Elbette, ölçüde hikmet var, bereket var... Ölçü, bizi insan hâlinde ve dengede tutan kilit taşı... Ölçüyü koruyabilen, huzuru bulur; onu kaybeden, azgınlık girdabına gark olur... Ölçü; ahlâkın, estetiğin ve maneviyatın olmazsa olmazı... Suyun bir şeyi taşıyabilmesi için nasıl taşkın olmaması gerekiyorsa, insanın da varlığını sürdürebilmesi için ölçülü olması gerek... Ölçü, insanı insan yapan erdem... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman ya da azgın olan</span></b><span style="font-size:12.0pt">, her ne ya da her kim ise, huzuru ve barışı katledendir... Toplum olarak, bu illet ve bela şeylerden kurtulmanın ilacı, kadim medeniyet kodlarımıza dönmek... Azman, azgın, saldırgan ve toksik davranışlar sergileyen kişilerden korunmanın en etkili yolu; net sınırlar koymak, mesafeyi korumak ve gerektiğinde profesyonel destek almak... Azgınlık ve taşkınlıkla baş edebilmenin en etkili yolu; azgın ve taşkın davranışlarını değiştirmeye çalışmak yerine kendi güvenliğimizi ve huzurumuzu öncelemeliyiz... Sınırlarımızı belirlemeliyiz... Azgın olan kişiler, başkalarının sınırlarını zorlar... Net bir şekilde ‘hayır’ demeyi tercih etmeliyiz ve kişisel alanımızı korumalıyız... Mesafeyi korumalıyız... Fiziksel veya duygusal olarak bizi yıpratan kişilerle, vakit geçirmemeliyiz... Bizi yıpratanlarla iletişimi minimuma indirmek, enerjimizi korumalıyız... Tartışmalardan kaçınmalıyız... Azgın veya toksik kişilerin tartışmaları körükleyerek üstünlük kurmaya çalışmalarına fırsat vermemeliyiz... Asla gereksiz tartışmalara girmemeliyiz, bizi manipüle etmelerine izin vermemeliyiz... Duygusal mesafeyi koymalıyız... Azgın ve taşkın sözleri kişiselleştirmemeliyiz... Zira bu tür söylemlerle, aslında, bu kişiler kendi sorunlarını başkalarına yansıtırlar... Güvendiğimiz kişilerle ve aile bireyleriyle olumsuz olan durumları paylaşmalıyız... Gerekirse profesyonel destek almalıyız... Enerjimizin heba olmasına neden durumlardan kaçınmalıyız... Negatif kişilerin enerjimizi yok etmelerine izin vermemeliyiz... Spor, meditasyon, hobi, dua vb. etkinliklerle ruhsal dengemizi korumalıyız... Şayet biri bize sürekli olarak zarar veriyorsa, onu ivedilikle hayatımızdan çıkarmalıyız... Güvenliğimiz son derece önemli... Fiziksel veya psikolojik tehdit söz konusu olursa, gerekli tedbirleri almalıyız... Bize zarar verenleri değiştirmeye çalışmak, zaman kaybı... En anlamlı çözüm, bu tür kişilerden uzaklaşmak... Gayretimizi kendimizi korumaya yönlendirmeliyiz... Sağlıklı ilişkiler kurup, pozitif ve destekleyici insanlarla vakit geçirmeliyiz... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:150.55pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Azman</span></b><span style="font-size:12.0pt">, azmayın noktasına gelmeli, mâkul olmalı... Azman dediğin, ‘Azman Dede’ gibi olmalı... Azman Dede Balıkesir ili İvrindi ilçesi Mallıca köyünde 1891 yılında doğan, 1992 yılında vefat eden, Çanakkale gazimiz, Çavuş Mehmet Azman... Dedemizin boyu, iki metreyi aşkın... Dev görünümlü, azman lakaplı dedemiz... Mehmet Dedemiz, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almış... <b>Dedemizin dilinden, ağlayarak anlattığı söylenen, Çanakkale savaşından bir kesit</b>: <i>“Bir hücum sırasında bölük eridi... Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı takviye geldi. Hepsi gencecik idi... İçlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı... Yüzbaşı genlerle tek tek ilgilendi, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltti, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırladı... Sıra o çocuklara geldiğinde, hepsi birden çakı gibi oldu... Yüzbaşı sordu; ‘Evladım siz kimsiniz?’, içlerinden biri; ‘Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz, vatan için ölmeye geldik!’ diye cevap verdi... Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onları karşıma alıp gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık... Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca, düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladı... Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyordu, bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu... Mermiler, üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu... Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara, Yüzbaşı ‘Azman, yandık!’ diye siperin köşesini işaret etti... Sipere akşam gelen çocuklar, siperin bir köşesinde birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı; ürkmüşlerdi... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişleri kenetlenmiş bekliyorlardı... Birden, Yüzbaşı ‘Hücum!’ diye bağırdı... Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladılar... İşte tam o anda, o çocuklar siperden fırlayıverdiler... Tam o an, bir makinalı yavruları biçti... Hepsi, sipere geri düştüler... Kucağıma dökülüverdiler... Onların gül yüzleri gözümün önünden gitmiyor...”</i>... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Her daim ihtiyacımız olan, kahraman Azman dedeler</span></b><span style="font-size:12.0pt">; tarihimizi bilmeyen, sadece midesini düşünen azgınlar ve dilli düdükler değil... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/azman/60/</link>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 11:50:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>UZMAN</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt"> <b>Usta, işi yapan; uzman, işi bilen</b>... ‘Usta’ sözcüğü, daha ziyade zanaat, el becerisi ve pratik deneyim ile ilgili... Nasıl, usta olunur? Çıraklık, kalfalık dönemlerinden geçerek, yılların deneyimiyle... ‘Alaylı’ tabiri, usta olan kişi için kullanılır... Ustalık, kitaplardan öğrenilmez... Ustalık, hissedilir, tecrübe edilir, zamanla usta olunur... Ustalıkta, ‘eli işe yatkın’ olmak önemli... Usta olan marangoz, mükemmel dolap yapar, ağacın tınısını (diğer ağaçlardan farklı bir sese sahip olmasını sağlayan şeyi) hisseder... Usta olan tamirci, bozuk bir makineyi, kullanılan parçanın sesinden bile anlayıp tamir eder... Usta olan duvar ustası, dümdüz, pürüzsüz bir duvar örer... Usta olan aşçı, yılların verdiği tecrübeyle tarife bakmadan enfes yemekler yapar... Usta, işin teorisini çok iyi bilmeyebilir, lâkin işi en iyi şekilde yapar... ‘Uzman’ kelimesi, daha çok bilgi, teori ve analiz ile Nasıl, uzman olunur? Formel eğitim (üniversite, yüksek lisans, doktora), sertifikalar ve sistematik çalışma ile... ‘Mektepli’ tabiri uzman olan kimse için kullanılır... Uzmanlık; kitaplarda, makalelerde, raporlarda bulunan, ölçülebilir ve aktarılabilir bilgi... Uzman tıp doktoru; hastalığı teşhis eder, tedavi planı oluşturur... Finans uzmanı; piyasaları analiz eder, yatırım stratejileri önerir... Yazılım uzmanı; programlama dilinin tüm inceliklerini bilir ve karmaşık yazılım mimarileri tasarlar... Uzman, işi yapmak zorunda değil; ancak işin nasıl, neden ve ne şekilde yapılması gerektiğini bilir... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt center 298.3pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Aslında her uzmanın usta olması da gerekli</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Mükemmellik, teori ile pratiğin birleşmesidir... Meselâ, bir beyin cerrahı, tıp bilimini bilen bir uzman ve ameliyat yapma konusunda son derece usta olmalı... Bir mimar, tasarım ve statik bilgisi olan bir uzman ve projesinin sahada nasıl uygulanacağını bilen bir usta gibi düşünebilmeli... Bir yazılımcı, algoritma ve programlama dillerini bilen bir uzman ve verimli kod yazma konusunda usta olmalı... Bir marangoz usta olabilir ama ağaç türlerinin botanik özellikleri konusunda uzman olmayabilir... Bir botanikçi ağaçlar konusunda uzman olabilir ama onlardan güzel bir mobilya yapma konusunda usta olmayabilir... En değerlisi, hem o konuyu derinlemesine bilen (uzman) hem o bilgiyi mükemmel bir şekilde uygulayabilen (usta) olmak... Uzmanlık; her şeyin dijitale evrildiği günümüz dünyasında bireylere ve toplumlara rehberlik eden temel değer... Belirli bir alanda derinlemesine bilgi, beceri ve deneyim birikimine sahip olan uzman, sadece bir bilgi deposu değil, aynı zamanda sorunları etkin bir şekilde çözebilen olmalı...  Yeniliği tetikleyen ve güven inşa eden biri olmalı... Uzman; akademik eğitim, uzun süreli pratik deneyim ve sürekli kendini geliştirme yoluyla belirli bir alanda yetkinlik kazanmış kişi... Uzmanın yetkinliği, yüzeydeki bilgilerin ötesine geçmeli... Uzman, bir problemi standart çözümlere göre değil, o alanın tüm çevresel etmenlerini, dinamiklerini ve farklılıkları dikkate alarak analiz yapmalı, işinde etkin ve yetkin olmalı... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Uzmanlık</span></b><span style="font-size:12.0pt">, birey ve toplum için son derece önemli... Uzmanlık, iki unsurun birleşimi... Bilgi derinliği (teorik yetkinlik, lisansüstü eğitimler, bilimsel yayınları takip etme ve sürekli öğrenme ile elde edilen, alanın temel ilkelerine ve en güncel gelişmelerine hâkimiyet)... Tecrübe birikimi (pratik yetkinlik, stajlar, uygulamalı çalışmalar ve iş deneyimi aracılığıyla teorik bilgiyi gerçek dünya sorunlarına uygulama yeteneği, sezgisel ve hızlı karar alma yeteneği)... Uzmanlıkta; güven ve etkinlik, yenilik ve gelişim, kişisel ve meslekî tatmin mühim... Önemli kararlar alma, kriz yönetme veya karmaşık projeleri yürütme söz konusu olduğunda, uzmana ihtiyaç duyulur... Bir hukukçu, hekim ya da mühendis, alanında uzmanlaştıkça müvekkilin, hastanın ve işverenin güvenini kazanır... Bu güven; doğru bilgi verme yeteneğinden ve karşılaşılan sorunları hızlı, doğru ve etkili bir şekilde çözme becerisinden kaynaklanır... Uzman, gereksiz deneme-yanılmaları ortadan kaldırır, zamandan ve kaynaktan tasarruf sağlar... Uzmanlık, yenilikçi olmayı gerektirir... Bir alandaki geleneksel bilgileri ve yöntemleri en iyi bilenler, bu bilgileri sorgulayarak ve meydan okuyarak yeni paradigmanın (değerler dizisi) ve buluşların önünü açarlar... Hızla dönüşen sektörlerde (yapay zekâ, genetik mühendisliği), uzmanlar edindikleri derin bilgi sayesinde teknolojik gelişmeleri doğru okur ve geleceğin fırsatlarını yakalarlar... Bireysel açıdan uzmanlaşmak, kişisel yeteneklerin ve ilgilerin meslekî hedeflerle örtüşmesini sağlar... Bir alanda derinleşme, bireye meslekî tatmin kazandırır... Bu, kariyer edinmede motivasyonu ve sürekli öğrenmeyi artırır... Elbette, bir alanda uzmanlaşma kolay değil; çok zorlukları var... Uzman olunca, aşırı güvenin getirdiği olumsuzlar da söz konusu... Aşırı dar bir alana odaklanma (fragmantasyon)... Bu, uzmanın daha geniş bilimsel gelişmelerden kopmasına, farklı disiplinler arasındaki bağlantıları görememesine ve düşünce biçiminin kalıplaşmasına neden durum... Yeni ve daha etkin çözümlerin olması, farklı bilgi alanlarının sentezlenmesine endeksli... Özellikle yavaş değişen veya yeni ortaya çıkan alanlarda, çok yönlü (generalist) bireyler, farklı disiplinlerden ilham alarak yeni buluşlar yapabilirler ve işe adapte olabilirler... Sadece uzmanlaşmakla başarı elde edilemez... Klasik yönetim kuramındaki işbölümüne benzer şekilde, aşırı uzmanlaşma da, bireylerin yaptıkları işin bütününden kopmasına neden olur... Uzmanlık, bilgi çağının kaçınılmaz gerekliliği... Bir uzmanın yetkinliği; aldığı eğitimle, sürekli öğrenmeyle, eleştirel düşünmeyle ve elde ettiği bilgiyi uygulamayla ilintili... Esas olan şey, derinlemesine uzmanlaşma ile disiplinler arası geniş bakış açısını birleştiren akıllı uzmanlaşmayı birlikte yapabilmek... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Ustalığı ve uzmanlığı, ustaca ve uzmanca açıklayan önemli tespitler</span></b><span style="font-size:12.0pt">: “İnsan, bilmediği şeyin düşmanıdır.” (Hz. Ali)... “İlim, öğrenmekle; hikmet, yaşamakla elde edilir.” (İmam Şafiî)... “Her işin ehline verilmesi adaletin ta kendisidir.” (İmam Gazali)... “İlim, amel ile birleşmedikçe fayda vermez.” (Hasan Basri)... “Sanatta ustalık, aklın ve elin birlikte çalışmasıyla mümkündür.” (İbn Sina)... “Bir şeyi seviyorsanız, onu öğrenin. Uzmanlaşmak için çaba gösterin.” (Confucius)... “Uzman, bir konuda o kadar dar bir alanda bilgi sahibidir ki, o konuda her şeyi bilir ama her şeyi unutur.” (Albert Einstein)... “Başarı, uzmanlık alanında yetkinlik kazanmanın sonucudur.” (William Arthur Ward)... “Ustalık, sürekli bir öğrenme sürecidir.” (Leonardo da Vinci)... “Usta, yalnızca kendi işinde değil, insanlıkta da ustadır.” (Mahatma Gandhi)... “Bir sanatçının ustalığı, onun yeteneğiyle değil, çalışkanlığıyla ölçülür.” (Michelangelo)... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Uzmanlık</span></b><span style="font-size:12.0pt">; teorik bilgiyle ve sonrasında tecrübeyle pekişir... Ustalık ve uzmanlık, liyakatle ilişkili vetire/süreç... Bilimsel ve sanatsal uzmanlıkta hem zihinsel hem pratik beceriler gerekli... Uzman olan biri, uzmanlık alanı dışındaki konularda bilgi sahibi olmayabilir, bu yüzden alanında uzman olana karşı önyargılı olmamak gerekir... Ustalık; bilgiyle değil, uygulama ile kazanılır, bilgiyle taçlanır... Uzmanlık ve ustalık; bilgi, ahlâk, tecrübe ve liyakatle bütünleştiğinde kazanımlar kalıcı olur... Unutmayalım, uzman; hem sorunları çözen hem daha iyi bir gelecek için soruları da doğru soran kişi olmalı… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/uzman/59/</link>
<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 13:56:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KAPALI KAPILAR ARDINDA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">‘Kapalı kapılar ardında’</span></b><span style="font-size:12.0pt">; gizlice, kamuya açık olmadan, başkalarından saklanarak yapılan işler, konuşmalar, fiziksel bir kapıdan çok şeffaf olmayan durumlar, açıklanmayan kararlar, gizli pazarlıklar, arkadan dönen işler, özel, mahrem görüşmeler... ‘Kapalı kapılar ardında’; siyasette, iş dünyasında, edebiyatta ve günlük hayatta kullanılan ifade... Siyasetteki gizli görüşmeler, diplomasi... İş dünyasındaki şirket içi kararlar... Günlük hayattaki dedikodular, özel konuşmalar... Edebiyatta gizem, entrika anlatımı... <b>Edebiyatta ve hayatta perde arkası, maskelerin düşmesiyle anlaşılabilir... </b>Edebiyatta hikâyelerde ‘kapalı kapılar ardında’ sözü, görünmeyeni anlatırken kullanılan deyim... Bir kimsenin gizli niyetleri, söylemediği sözleri, içsel çatışmaları; hep kapalı kapılar ardında saklıdır... Okuyan kişi, kapalı kapıları aralamaya çalışır... <b>İnsan ilişkilerinde kapalı kapılar</b>,<b> </b>her bir iletişimin ve ilişkinin doğru ve sağlıklı olmamasına neden... İnsanın iç dünyasındaki kapalı kapılar ise, en vahimi... Bir insanın psikolojik açmazlarıdır böylesi bir durum... Bu; bir insanın dışarıda başka, içeride başka olması... Söylediğiyle düşündüğünün farklı olması... Kalbinde sakladıklarını kimseye açamaması... ‘Kapalı kapılar ardında’ sözü yerine kullanılan ifadeler; gizli gizli, alttan alta, perdelerin arkasında, kulisten... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kapalı kapılar ardında olmak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, her zaman kötü değil elbette... Lâkin sürekli kapalı kalan kapılar; güveni zedeler, şüpheleri çoğaltır, gerçekleri örtbas eder... Asıl mesele, bütün kapıları açmaya çalışmak olmamalı; <b>hangi kapının neden kapalı olduğunu bilmek olmalı... ‘</b>Kapalı kapılar ardında’, sadece fiziksel bir engel değil; gizliliğin, mahremiyetin ve hakikatin saklandığı karanlık bölgeyi temsil eden alan... Bir kapı kapandığında, dış dünya ile bağ kesilir; içerideki gerçeklik, dışarıdaki algıdan tamamen farklı bir forma evrilir... Bireysel maskeler ve içsel odalar etkin hâle gelir... İnsan, sosyal bir varlık... Toplum içinde ‘persona’ (maske) ile dolaşır, kendi iç dünyasında ise maskesiz... Meselâ, kapalı kapılar ardında hüzünlü olan başarılı iş insanı, dışarıda neşe saçan, içeride yalnızlıkla boğuşan bir fenomen olabilir... Kapalı kapılar ardı, böylesine gölge bir alan... İnsanın en savunmasız, en çiğ ve en saf hâliyle baş başa kaldığı sığınak... Kapalı kapılar ardının toplumsal boyutu, karar mekanizmalarının işleyişiyle ilintili... Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler, şeffaflığın bittiği ve stratejinin başladığı yer... Kapalı kapılar ardında alınan kararlar, açık kapılar önünde açıklanan gerekçelerden çok daha farklı... Bu, kamuoyunun bildiği ile gerçek arasındaki uçurumu yansıtır... Güç, maalesef, gün ışığında değil, kapalı odaların loş ışığında şekillenir... Bireyler arasındaki ilişkiler de böyle... Bir evin pencereleri dışarıya huzur yansıtabilir, ancak o evin kapısı kapandığında yankılanan sessizlik veya fırtına sadece içindekiler tarafından bilinir... Bilindik durumdur bu: Kol kırılır yen içinde kalır... Mahremiyetin korunması mühim... Kapalı kapılar ardında olmak, izolasyon demek... Şiddetin, mutsuzluğun ve iletişimsizliğin saklandığı, kalkan hâline gelen sahne arkası... Kapalı kapılar ardı, hayatın çift katmanlı yapısını oluşturan sisli ve gizemli labirent... Sahte gerçekliğin ve yaşanan gerçekliğin birbirine karıştığı alan... Kapalı kapılar ardındaki gizemleri çözme veya o kapıları sonuna kadar kapalı tutma çabası; hayatımızı şekillendiren iki seçenek... Sonuçta, her kapı bir tercih... Neyi sakladığımız, aslında kim olduğumuza dair ipucu... Gerçek olan şey, sadece başkaları bakarken yaptıklarımızdan değil, kimse görmezken kapalı kapılar ardında yaptıklarımızdan... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kapalı kapılar ardındaki görüşmeler</span></b><span style="font-size:12.0pt">, gizli veya özel bir ortamda gerçekleştirilen müzakereler, toplantılar... Tarihî görüşmelere dair bazı önemli misâller: <b><i>Amerikan Senatosu'nun Gizli Görüşmeleri</i></b> (1789-1795)... ABD Senatosu, ilk yıllarında tüm görüşmelerini kapalı kapılar ardında yapmış... Senatörler, açık tartışmaların işlerin yürütülmesini zorlaştırabileceğini düşünmüşler... Basın ve eyalet yasama meclislerinin artan baskısı sonucu Senato, 1795'te kapılarını halka ve basına açma kararı almış... Ancak, hâlâ ABD Kongresi'nde gizli oturumlar günümüzde de belirli kurallar çerçevesinde devam etmekte... Özellikle ulusal güvenlik, istihbarat veya gizli bilgilerin tartışıldığı durumlarda... ABD Temsilciler Meclisi, 1830'dan sonra sadece üç kez gizli oturum yapmış; bunların ikisi Orta Amerika'daki (<b><i>Panama Kanalı ve Nikaragua'daki paramiliter faaliyetler</i></b>) gelişmelerle ilgili... <b><i>Paris Barış Konferansı</i></b> (1919)... Katılımcılar; Müttefik Devletlerin liderleri... Birinci Dünya Savaşı'nın ardından barış anlaşmalarının şekillendiği konferans... Birçok ülkenin sınırlarının ve siyasî durumlarını etkileyen kararların alındığı gizli görüşmeler... <b><i>Munich Konferansı</i></b> (1938)... Adolf Hitler ve Neville Chamberlain arasındaki görüşmeler... Dostane bir ortamda geçen, ancak Chamberlain'in Hitler'e taviz verme politikasının (yatıştırma politikasının) felaketle sonuçlanması... <b><i>Yalta Konferansı</i></b> (1945)... Katılımcılar; Winston Churchill, Franklin D. Roosevelt, Joseph Stalin... İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından, Avrupa'nın geleceği hakkında kararların alındığı gizli bir toplantı... Kapalı kapılar ardında <b><i>İkinci Dünya Savaşı Zirveleri</i></b>... ‘WWII Behind Closed Doors’ belgeselinin de konusu olan <b><i>Tahran, Yalta ve Potsdam zirveleri</i></b>... Belgesele göre, Franklin Roosevelt ve Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sırasında Josef Stalin ile yaptıkları gizli görüşmelerde, Doğu Avrupa ülkelerinin geleceklerini belirlemişler ve milyonlarca insanı etkileyen kararlar almışlar... Churchill'in bir peçeteye ülkelerin paylaşımını yazıp Stalin'e göstermesi ve ardından “Bu kâğıdı yakalım...”demesi, bu pazarlıkların çarpıcı bir göstergesi olarak aktarılmakta... Yapılan bu görüşmeler, Soğuk Savaş dönemini başlatan toplantı... <b><i>Küba Füze Krizi</i></b> (1962)... Katılımcılar; John F. Kennedy, Nikita Kruşçev... Krizin çözümü için yapılan gizli müzakereler... Dünya çapında nükleer bir savaşın eşiğinden dönülmesini sağlayan süreç... Kapalı kapılar ardında alınan birçok stratejik karar... <b><i>Gizli Reassurance (Güvence) Müzakereleri</i></b>... Uluslararası ilişkiler literatüründe ‘gizli güvence’ olarak adlandırılan görüşmeler... Düşman tarafların kamuoyu baskısı olmadan birbirlerine güven vermeleri... <b><i>Nixon ve Çin</i></b> (1972)... <b><i>Camp David Zirvesi</i></b> (1978)... Katılımcılar; Jimmy Carter, Anwar Sadat, Menachem Begin... Mısır ve İsrail arasındaki barış anlaşmasının yapılmasını sağlayan zirve... Kapalı kapılar ardında yürütülen müzakereler... Kapalı kapılar ardındaki görüşmeler, tarihî süreçlerde çok önemli olmuş... Yapılan toplantılarda, stratejik kararlar alınmış ve uluslararası ilişkiler şekillenmiş... <b><i>Panama Kanalı ve Nikaragua (1979-1983) görüşmeleri</i></b>... İran nükleer anlaşması müzakereleri... İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'in, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'ye sık sık bağırdığının ve korumaların müdahaleye hazır beklediğinin basına yansıması... <b><i>1980'de ABD Başkanı Jimmy Carter ile Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt arasında Venedik'te yapılan ve fiziksel bir kavgaya dönüşme noktasına gelen görüşme</i></b>... ABD Başkanı Richard Nixon'ın Çin liderliğine verdiği gizli güvenceler, Soğuk Savaş'ın seyrini değiştirmiş... <b><i>Oslo Anlaşması</i></b> (1993... <b><i>İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasındaki gizli görüşmeler</i></b>... Daha önce birbirini tanımayan tarafların Oslo'da bir araya gelerek barış sürecini başlatması... Herkes tarafından bilinen bir TV dizisi: ‘<b><i>Washington: Behind Closed Doors</i></b>’... 1970’lerde yayınlanan yapım, ABD’deki siyasî entrikaları ve Beyaz Saray’daki gizli görüşmeleri dramatize eder... ‘Kapalı kapılar ardında Washington’ ifadesi; ABD başkentinde yapılan gizli, kamuoyuna kapalı görüşmeleri, diplomatik krizleri, liderler arasındaki gerginlikleri ve stratejik pazarlıkları, perde arkasındaki gerçekleri vurgular... Washington’da yapılan gizli görüşmeler genellikle küresel siyaseti etkileyen kritik kararlarla ilişkilendirilir... ‘Kapalı kapılar ardında’, dilimizde de, gizli ve kamuoyuna açık olmayan görüşmeleri ifade eder... Meselâ, <b><i>Trump - Zelenskiy görüşmesi</i></b> (2025)... Beyaz Saray’da yapılan gizli toplantıda ABD Başkanı Donald Trump’ın Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e sert çıkışlarda bulunması, Putin’in tehditlerini tekrarlaması ve haritaları fırlatması... </span></span></span></span></p>

<p style="text-align: justify;"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">             Kapalı kapılar</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:"> <b>ardında</b> <b>görünen</b> <b>ile</b> <b>gerçek</b> <b>arasındaki</b> <b>farkı</b> görebilmek önemli... Herkesin önünde </span></span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">açık bir şekilde söylenen sözlerle değil; çoğu zaman kapalı kapılar ardında alınan kararlarla şekillenir her bir şey... Görünen, bir sahnedir; asıl olan perde arkasındadır... Bu, bir gizlilik hâli ve hakikat ile algı arasındaki mesafe demek... Her kapalı kapı ardında, mutlaka bir kötülük saklanmaz... Mahremiyet, insan onurunun bir gereğidir... <b>Mahremiyet</b>, korunması gereken değerdir; <b>gizleme</b>, hesap vermekten kaçmanın yolu... Kapı neden kapalı olmalı ya da olmamalı? Kapıyı kapalı tutmak, korunmak için mi, saklanmak için mi? Mâlum, siyasette en büyük kararlar halkın önünde değil, kapalı kapılar ardında alınır... Diplomasi, gizlilik üzerine konuşlandırılır... Ancak gizlilik arttıkça, güven azalır... Kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalardır bir bakıma diplomasi... Bu; toplumun iradesini zayıflatır, şeffaflığı ortadan kaldırır, gücü hesap vermez hâle dönüştürür... Bu yüzden, şeffaflık erdemden öte, bir zorunluluk olsa gerek... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/kapali-kapilar-ardinda/58/</link>
<pubDate>Fri, 03 Apr 2026 06:55:57 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ESKİMEZ YENİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eskimeyen, eskimediği düşünülen şey</span></b><span style="font-size:12.0pt">; beynimizde ve gönlümüzde takıntı hâle gelen her bir şey... Eskimeyen yeni ise, kadim medeniyet değerlerimiz, evrensel değerler ve normlar... Eskiyen şey, eskiyen insan; aslında değerli... Eşyanın kullanılması, fayda sağlar... Kullanılmayan eşya; âtıl olan, yararsız olan şey... Eskiyen insan, yaşlanan insan... İnsanın eskisi, bilge insan... Çalışıldığının kanıtıdır eskimek... Böylesi eskimek, bir bakıma eskimez olmanın sırrı... Eski eşyanın antika olmasıdır, insanın yıpranmayla tecrübe elde edilmesidir bu... Elbette eşya eskir, insan yaşlanır... Kim doğduğu gibi aynı? Eskimeden, yaşlanmadan, değişmeden gelişim olmaz... Yeni bir elbise giymek güzel, eskiyen ancak temiz olan bir elbiseyi giymek daha güzel... Anı yüklü temiz bir elbise, eskimez... Ders alınan deneyim dolu bir hayat, eskimez... Hayat, başlangıcı ve sonu olan bir kurgu, bir vetire/süreç... Yaşanmayan hayat eskir, yaşanan hayat asla eskimez... Çürümek de olgunlaşmak da, aslında aynı süreç... Bu bir seçim... Eksi ya da artı kutbun seçimi... Eksi kutupta olmaktır, eskimek... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eskiyen</span></b><span style="font-size:12.0pt"> ve <b>eskimeyen</b>, değişim veya bozulma süreçlerini ifade eden kavramlar... <b>Eskiyen</b>; kullanımdan, etkilerden veya doğal süreçlerden dolayı değerini, işlevini veya görünümünü kaybeden şey... Eskiyen bir kitabın sayfaları yıpranır, kapağı kopar... Eskiyen bir eşya, kullanılabilir durumda olmayabilir ve modası geçmiş olabilir... <b>Eskimeyen</b>; değerini, işlevini veya görünümünü kaybetmeyen, sürekli olarak geçerliliğini koruyan şey... Kaliteli bir müzik eseri, değerini kaybetmez... Kaliteli bir tasarım, yıllar geçse bile modernliğini koruyabilir... Eskiyen eşya, zaman geçince olumsuz bir değişim yaşar...  Yüzyıllar sonrasında eskiyen eşya, antika olarak daha da değer kazanır; eskidikçe değeri artar... Maksat kullanmak ve konfor olduğunda, eşyanın yenisi, daha iyi... Kullanılmayan, ancak çok eski olan eşya ise, değerli koleksiyon parçası bir antikadır sadece... Düşünce dünyasında eski olan, tecrübe içermesi itibariyle, her zaman bir değer... Sorgulanmayan eski düşüncelerin ne ölçüde değerli olduğu, göreceli... Kıstas ve bilimsel bulgu olması durumunda ise, her bir fikir, eskimez yeni... ‘Eskimez yeni’, bir deyim olmaktan öte, zamansız bir fikri ve konsepti (kavramı) modern bir şekilde ifade etme çabası olsa gerek... ‘Eskimez’; binlerce yıldır anlamını ve gücünü koruyan, evrensel insan deneyimlerine dayanan ifade... Yıllar geçse de, eskimez yeni olan o kadar çok mefhum var ki... Meselâ, ‘Hayat bir yolculuktur, zaman bir hırsızdır, aşk bir ateştir.’, farklı kültür ve çağlarda bile anlamını yitirmez... Dijital dünyada kullandığımız eskimez yeniler: Beynim çöktü (teknoloji)... İnternet iki ucu keskin bir kılıçtır (teknoloji/sosyal eleştiri)... Belleğim (bilgisayar hafızası) yetersiz... ‘Eskimez yeni’ kavramı; eski ve evrensel bir gerçeği, modern bir dil veya güncel bir benzetme kullanarak anlatan bir ifade... Eskimez konsept, temel gerçeği; yeni/modern sözcüğü,  güncelliği yansıtarak meramımızı aktarmaya çalışmanın, iki zıt sözcüğün bir noktada tek anlamda buluşmasının formu gerek... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Eski yeni</b>’, beynimizde kodlanan gelgitler misâli... Eski-yeni ikilemiyle dillendirilen o kadar çok şey var ki... İnsan zihninin karmaşıklığı gibi... Birinin zihninin yüzlerce sekme açılmış bir internet tarayıcısı olması gibi... Bu; zihin dağınıklığının, yorucu ve aşırı bilgi yüklemesi altında olduğunu anlatmak için yapılan benzetme... Yeni bir şey keşfetme ya da bulmada fikirlerin, bulut madenciliği (cloud mining) yapan bir sunucu çiftliği gibi sürekli enerji harcıyor olması... Yeni fikirlerin pasif görünse bile aslında sürekli ve büyük bir zihinsel çaba gerektirmesi (bilişim/enerji referansı)... Yalnızlık ve izole olmanın açıklaması, kendimizi, sinyali kesilmiş bir uydu gibi hissediyor olmak... Çevremizdekilere ulaşamamak ve onlardan veri alamamak, bağlantı kopukluğu olması (uzay/teknoloji referansı)... Sürekli değişim olması... Hayatın, sürekli güncellenen bir yazılım gibi olması; eski bir versiyonla çalışamaz olunması... Hayatın gerektirdiği adaptasyon ihtiyacının, eski bilgi ve alışkanlıklar ile yetersiz olacağının söylenmesi... Bütün bunlar vb. açıklamalar, bir bakıma, eski-yeni sarmalında klasik konuların (zihin, değişim, yalnızlık, teknoloji vb. hususların), günümüz okuyucusu için daha çarpıcı ve anlaşılır kılınmaya çalışılması aslında... İşin kolay tarafı, ‘eskiden’ diye başlayan kolaycı söylemler... Zor olan anlatım yöntemleri, ‘eski-yeni’nin açmaz olmaktan çıkarılıp açılım hâline evrilmesi... Zıtların birlikteliğinden, zihinlerde güçlü anlamların inşa edilmesi... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eski olana rağbet edilmese de</span></b><span style="font-size:12.0pt">, gün gelir eskinin eksikliği hissedilir... Eski olan, lâkin hep yeni olan pek çok doğru tespitler mevcut... Bugün bile hâlâ ruhumuza dokunan, hayatımızı anlamlandıran evrensel mesajlar: “İnsan, akıl nuruyla aydınlanmadıkça, kendi nefsini göremez.” (İbn Sina)... “Tarih, sadece geçmişin hikâyesi değil, geleceğin aynasıdır.” (İbn <i>Haldun)... “Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun? İnsan, kendi hakikatinin önünde bir engeldir.” (Farabi)... “Kim din tacirliği yaparsa onun dini yoktur.” (El Kindi)... “İnsan aklını kullanma özelliğiyle iki âlem arasında biriciktir.” (İbn Rüşd)... “Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)... “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” (Yunus Emre)... “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”    (Hacı Bektaş Veli)... “Bilgiyi en yüce derecede tut. Çünkü bilgi, insanı insan eden şeydir.” (Ahmet Yesevî)... “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” (Sokrates)... İdeal devlet ve adâlet anlayışı, Platon’un ‘Devlet’ adlı eserindeki adalet ve ideal toplum düzeni fikri, hâlâ modern siyaset felsefesinin temel taşlarından biri... Aristoteles’ya göre, hayat ve mutluluk, erdemli bir yaşamayla elde edilir... Günümüzde de, etik tartışmaların ve psikolojik iyi oluşun merkezinde bu fikir yer alır... Konfüçyüs’ün bireyin ahlâkî gelişimi ve toplumun uyumu üzerine düşünceleri, özellikle Doğu kültürlerinde bugün de etkili ve evrensel değerler taşır... “Korku ahlâkın anasıdır.” (Nietzsche)... Bu söz, bireyin ahlâkî seçimlerinin çoğu zaman korkuya dayandığını söyler; bu, modern psikoloji ve etik tartışmalarda hâlâ geçerli bir tespittir... “Düşünüyorum, öyleyse varım.” (Descartes)... Bu ifade, bireyin varlığını düşünceyle temellendirmesi bakımından modern felsefenin başlangıç noktası sayılır...  Eskilerin bu tür düşünceleri, çağlar geçse de hâlâ güncelliğini korumakta...</i> </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Birilerin yaklaşımı, hep eskiye veya yeniye rağbet etmek</span></b><span style="font-size:12.0pt">... İki hâl de çok mantıklı değil... “<i>Eskiye itibar (rağbet) olsa bitpazarına nur yağardı</i>.” (Atasözü), insanların her zaman yeniyi tercih ettiğini, eskiyi istemediğini dile getirir... Bu; eğer insanlar eski şeyleri sevseydi ‘bitpazarları bambaşka olurdu' anlamında kullanılan ifade... Bu söz, eski şeylere ilgi gösterilmediğini, insanların genellikle yeniliklere yöneldiğini açıklar... Bitpazarı, eski ve kullanılmış eşyaların satıldığı yer... Eğer eskiye gerçekten rağbet olsaydı, bu pazara ‘nur yağardı’ (değer kazanırdı)... Toplumda genel eğilim, hep yeni olanadır... Moda ve teknoloji gibi alanlarda sürekli yenilik arayışı bu atasözünü doğrulayan bir gerçek... Bu söz, bazen de, eleştirel maksatla kullanılmakta... Bu sözle kast edilen mânâ: Eski değerler unutuluyor ya da tecrübe göz ardı ediliyor olması... Eski-yeni sarmalında en vahim olan nokta, eski köye yeni âdet takıntısı... Eski köye yeni âdet getirmek, alışılmamış, yadırganan veya toplumun genel olarak kabul ettiği kurallara, geleneklere uymayan bir yeniliği yapmaya kalkışmak demek... Bu; bir yeniliğin hoş karşılanmadığı, tepki çektiği veya yerleşik düzeni bozduğu düşüncesi... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eşyanın eskisi ya da yenisi</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Ne fark eder ki... İstek ve ihtiyaç karşılansın yeter ki... ‘Eski veya yeni’den kast edilen sadece eşya değil... Eski bilgiler, gelenekler, sözler, kurallar, normlar... Yaşlılar, eski dostluklar ve eski anılar... Eski yeni, böyle bir şey... Bu, eskimez yeni... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/eskimez-yeni/56/</link>
<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 08:28:57 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ESKİMEZ YENİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eskimeyen, eskimediği düşünülen şey</span></b><span style="font-size:12.0pt">; beynimizde ve gönlümüzde takıntı hâle gelen her bir şey... Eskimeyen yeni ise, kadim medeniyet değerlerimiz, evrensel değerler ve normlar... Eskiyen şey, eskiyen insan; aslında değerli... Eşyanın kullanılması, fayda sağlar... Kullanılmayan eşya; âtıl olan, yararsız olan şey... Eskiyen insan, yaşlanan insan... İnsanın eskisi, bilge insan... Çalışıldığının kanıtıdır eskimek... Böylesi eskimek, bir bakıma eskimez olmanın sırrı... Eski eşyanın antika olmasıdır, insanın yıpranmayla tecrübe elde edilmesidir bu... Elbette eşya eskir, insan yaşlanır... Kim doğduğu gibi aynı? Eskimeden, yaşlanmadan, değişmeden gelişim olmaz... Yeni bir elbise giymek güzel, eskiyen ancak temiz olan bir elbiseyi giymek daha güzel... Anı yüklü temiz bir elbise, eskimez... Ders alınan deneyim dolu bir hayat, eskimez... Hayat, başlangıcı ve sonu olan bir kurgu, bir vetire/süreç... Yaşanmayan hayat eskir, yaşanan hayat asla eskimez... Çürümek de olgunlaşmak da, aslında aynı süreç... Bu bir seçim... Eksi ya da artı kutbun seçimi... Eksi kutupta olmaktır, eskimek... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eskiyen</span></b><span style="font-size:12.0pt"> ve <b>eskimeyen</b>, değişim veya bozulma süreçlerini ifade eden kavramlar... <b>Eskiyen</b>; kullanımdan, etkilerden veya doğal süreçlerden dolayı değerini, işlevini veya görünümünü kaybeden şey... Eskiyen bir kitabın sayfaları yıpranır, kapağı kopar... Eskiyen bir eşya, kullanılabilir durumda olmayabilir ve modası geçmiş olabilir... <b>Eskimeyen</b>; değerini, işlevini veya görünümünü kaybetmeyen, sürekli olarak geçerliliğini koruyan şey... Kaliteli bir müzik eseri, değerini kaybetmez... Kaliteli bir tasarım, yıllar geçse bile modernliğini koruyabilir... Eskiyen eşya, zaman geçince olumsuz bir değişim yaşar...  Yüzyıllar sonrasında eskiyen eşya, antika olarak daha da değer kazanır; eskidikçe değeri artar... Maksat kullanmak ve konfor olduğunda, eşyanın yenisi, daha iyi... Kullanılmayan, ancak çok eski olan eşya ise, değerli koleksiyon parçası bir antikadır sadece... Düşünce dünyasında eski olan, tecrübe içermesi itibariyle, her zaman bir değer... Sorgulanmayan eski düşüncelerin ne ölçüde değerli olduğu, göreceli... Kıstas ve bilimsel bulgu olması durumunda ise, her bir fikir, eskimez yeni... ‘Eskimez yeni’, bir deyim olmaktan öte, zamansız bir fikri ve konsepti (kavramı) modern bir şekilde ifade etme çabası olsa gerek... ‘Eskimez’; binlerce yıldır anlamını ve gücünü koruyan, evrensel insan deneyimlerine dayanan ifade... Yıllar geçse de, eskimez yeni olan o kadar çok mefhum var ki... Meselâ, ‘Hayat bir yolculuktur, zaman bir hırsızdır, aşk bir ateştir.’, farklı kültür ve çağlarda bile anlamını yitirmez... Dijital dünyada kullandığımız eskimez yeniler: Beynim çöktü (teknoloji)... İnternet iki ucu keskin bir kılıçtır (teknoloji/sosyal eleştiri)... Belleğim (bilgisayar hafızası) yetersiz... ‘Eskimez yeni’ kavramı; eski ve evrensel bir gerçeği, modern bir dil veya güncel bir benzetme kullanarak anlatan bir ifade... Eskimez konsept, temel gerçeği; yeni/modern sözcüğü,  güncelliği yansıtarak meramımızı aktarmaya çalışmanın, iki zıt sözcüğün bir noktada tek anlamda buluşmasının formu gerek... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Eski yeni</b>’, beynimizde kodlanan gelgitler misâli... Eski-yeni ikilemiyle dillendirilen o kadar çok şey var ki... İnsan zihninin karmaşıklığı gibi... Birinin zihninin yüzlerce sekme açılmış bir internet tarayıcısı olması gibi... Bu; zihin dağınıklığının, yorucu ve aşırı bilgi yüklemesi altında olduğunu anlatmak için yapılan benzetme... Yeni bir şey keşfetme ya da bulmada fikirlerin, bulut madenciliği (cloud mining) yapan bir sunucu çiftliği gibi sürekli enerji harcıyor olması... Yeni fikirlerin pasif görünse bile aslında sürekli ve büyük bir zihinsel çaba gerektirmesi (bilişim/enerji referansı)... Yalnızlık ve izole olmanın açıklaması, kendimizi, sinyali kesilmiş bir uydu gibi hissediyor olmak... Çevremizdekilere ulaşamamak ve onlardan veri alamamak, bağlantı kopukluğu olması (uzay/teknoloji referansı)... Sürekli değişim olması... Hayatın, sürekli güncellenen bir yazılım gibi olması; eski bir versiyonla çalışamaz olunması... Hayatın gerektirdiği adaptasyon ihtiyacının, eski bilgi ve alışkanlıklar ile yetersiz olacağının söylenmesi... Bütün bunlar vb. açıklamalar, bir bakıma, eski-yeni sarmalında klasik konuların (zihin, değişim, yalnızlık, teknoloji vb. hususların), günümüz okuyucusu için daha çarpıcı ve anlaşılır kılınmaya çalışılması aslında... İşin kolay tarafı, ‘eskiden’ diye başlayan kolaycı söylemler... Zor olan anlatım yöntemleri, ‘eski-yeni’nin açmaz olmaktan çıkarılıp açılım hâline evrilmesi... Zıtların birlikteliğinden, zihinlerde güçlü anlamların inşa edilmesi... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eski olana rağbet edilmese de</span></b><span style="font-size:12.0pt">, gün gelir eskinin eksikliği hissedilir... Eski olan, lâkin hep yeni olan pek çok doğru tespitler mevcut... Bugün bile hâlâ ruhumuza dokunan, hayatımızı anlamlandıran evrensel mesajlar: “İnsan, akıl nuruyla aydınlanmadıkça, kendi nefsini göremez.” (İbn Sina)... “Tarih, sadece geçmişin hikâyesi değil, geleceğin aynasıdır.” (İbn <i>Haldun)... “Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun? İnsan, kendi hakikatinin önünde bir engeldir.” (Farabi)... “Kim din tacirliği yaparsa onun dini yoktur.” (El Kindi)... “İnsan aklını kullanma özelliğiyle iki âlem arasında biriciktir.” (İbn Rüşd)... “Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)... “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” (Yunus Emre)... “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”    (Hacı Bektaş Veli)... “Bilgiyi en yüce derecede tut. Çünkü bilgi, insanı insan eden şeydir.” (Ahmet Yesevî)... “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” (Sokrates)... İdeal devlet ve adâlet anlayışı, Platon’un ‘Devlet’ adlı eserindeki adalet ve ideal toplum düzeni fikri, hâlâ modern siyaset felsefesinin temel taşlarından biri... Aristoteles’ya göre, hayat ve mutluluk, erdemli bir yaşamayla elde edilir... Günümüzde de, etik tartışmaların ve psikolojik iyi oluşun merkezinde bu fikir yer alır... Konfüçyüs’ün bireyin ahlâkî gelişimi ve toplumun uyumu üzerine düşünceleri, özellikle Doğu kültürlerinde bugün de etkili ve evrensel değerler taşır... “Korku ahlâkın anasıdır.” (Nietzsche)... Bu söz, bireyin ahlâkî seçimlerinin çoğu zaman korkuya dayandığını söyler; bu, modern psikoloji ve etik tartışmalarda hâlâ geçerli bir tespittir... “Düşünüyorum, öyleyse varım.” (Descartes)... Bu ifade, bireyin varlığını düşünceyle temellendirmesi bakımından modern felsefenin başlangıç noktası sayılır...  Eskilerin bu tür düşünceleri, çağlar geçse de hâlâ güncelliğini korumakta...</i> </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Birilerin yaklaşımı, hep eskiye veya yeniye rağbet etmek</span></b><span style="font-size:12.0pt">... İki hâl de çok mantıklı değil... “<i>Eskiye itibar (rağbet) olsa bitpazarına nur yağardı</i>.” (Atasözü), insanların her zaman yeniyi tercih ettiğini, eskiyi istemediğini dile getirir... Bu; eğer insanlar eski şeyleri sevseydi ‘bitpazarları bambaşka olurdu' anlamında kullanılan ifade... Bu söz, eski şeylere ilgi gösterilmediğini, insanların genellikle yeniliklere yöneldiğini açıklar... Bitpazarı, eski ve kullanılmış eşyaların satıldığı yer... Eğer eskiye gerçekten rağbet olsaydı, bu pazara ‘nur yağardı’ (değer kazanırdı)... Toplumda genel eğilim, hep yeni olanadır... Moda ve teknoloji gibi alanlarda sürekli yenilik arayışı bu atasözünü doğrulayan bir gerçek... Bu söz, bazen de, eleştirel maksatla kullanılmakta... Bu sözle kast edilen mânâ: Eski değerler unutuluyor ya da tecrübe göz ardı ediliyor olması... Eski-yeni sarmalında en vahim olan nokta, eski köye yeni âdet takıntısı... Eski köye yeni âdet getirmek, alışılmamış, yadırganan veya toplumun genel olarak kabul ettiği kurallara, geleneklere uymayan bir yeniliği yapmaya kalkışmak demek... Bu; bir yeniliğin hoş karşılanmadığı, tepki çektiği veya yerleşik düzeni bozduğu düşüncesi... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eşyanın eskisi ya da yenisi</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Ne fark eder ki... İstek ve ihtiyaç karşılansın yeter ki... ‘Eski veya yeni’den kast edilen sadece eşya değil... Eski bilgiler, gelenekler, sözler, kurallar, normlar... Yaşlılar, eski dostluklar ve eski anılar... Eski yeni, böyle bir şey... Bu, eskimez yeni... Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/eskimez-yeni/57/</link>
<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 08:28:57 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>PİL BİTİNCE</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Pil</span></b><span style="font-size:12.0pt">,<b> </b>kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren (kimyasal reaksiyonlar yoluyla elektrik enerjisi üreten), taşınabilir elektronik aletleri, otomobilleri, uzay araçlarını, tıbbî cihazları, yenilenebilir enerji sistemlerini vb. birçok uygulama çalıştırmak maksadıyla kullanılan cihaz… Pilin içinde bir anot ve bir katot mevcut… Anot, kimyasal reaksiyonlar sonucu elektronları serbest bırakır; elektronlar, dış devre üzerinden katoda doğru hareket eder… Bu, elektrik akımına dönüşür… Bilindik pil türleri: Alkalin, lityum,  nikel-kadmiyum (NiCd), nikel-metal hidrit (NiMH), lityum-iyon (Li-Ion), kurşun-asit piller… Enerji depolama, teknolojideki ilerlemeler sayesinde sürekli gelişmekte… Birden çok pilin birbirlerine bağlanmasıyla meydana gelen sistem, batarya… Batarya, akümülatör, akü, akımtoplar; elektrik enerjisini kimyasal enerji olarak depo eden, istenildiğinde bunu elektrik enerjisi olarak veren cihaz, araçlarda bulunan elektrik enerjisi kaynağı…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt"> <b>Pil bitince</b>, neler olmaz ki… Elden ayaktan, güçten kuvvetten olunur… Enerjinin bir kutuya sığdırılıp bir süreliğine kullanılması biter… Pilin bitmesi, kritik anlarda büyük aksamalara neden olur… İnsanın pili bitince, enerjisi tükenince; insan, yenilenmeye ihtiyaç duyar… Öncesiz ve sonsuz olan kudret Hâlik dışında pili olmayan ne var ki… Bitmeyen, sonlanmayan; âlemlerin Rabbi… İnsan kendisi bile pil misâli… <b>Pil dediğin</b>; güneş, ay, yıldızlar ve enerji deposu batarya olan, öncesi ve sonu belli canlı ya da cansız bildiğimiz her bir şey… Günümüzde birçok cihazın ve teknolojinin çalışması pile bağlı… Pilin bitmesi, pildeki enerjinin bitmesi… Pilin ömrünü uzatmanın yolu, pili şarj etmek (pile enerji depolamak)… Pil bitmesi, zaman yönetimi ve planlamanın önemini vurgulayan alarm… Cihazların şarj edilmesi gibi, insanlar da zamanlarını ve enerjilerini etkili bir şekilde yönetebilmeli… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">              <b>Pil, bitecek elbette bir gün</b>… Bize düşen pil ömrünü uzatmaya çalışmak olmalı… Pili, doğru kullanabilmek olmalı… Meselâ, çoğu cihazda bulunan düşük güç modu, cihazın enerji tüketimini azaltmak için kullanılabilir. Bilgisayarda arka planda çalışan gereksiz uygulamaların kapatılması, pil ömrünü uzatmada önemli bir etken… Cihazların pil seviyesini belirli bir seviyede tutarak, pilin tamamen bitmesini beklemek yerine, belirli aralıklarla düzenli şarj edilmeli…  Daha yavaş ve dengeli bir şarj yöntemi tercih edilmeli… Enerji tasarruflu cihazlar kullanılmalı… Pilin bitmesi, aslında sıradan bir olay… Hayat meşgalesinde, tıpkı pil gibi bizim de enerjilerimizin tükenmesi, normal… Normal olmayan, enerjimizi uygun olmayan durumlarda tüketmemiz… Doğru olan, enerjimizin sınırlı olduğunu hatırlayarak hareket etmemiz… Pil bitince dünya durur… Pil bitince, ömrümüz bitince, biz biteriz… Ömrümüz bitmese de, hayatımızda da pilimizin bittiği anlar var… Tükenmişlik sendromu, duygusal yorgunluk ya da fiziksel bitkinlik vb. hâller…  Yapmamız gereken, bir mola vermek ve hangi enerjiyi tüketmekte olduğumuzu sorgulamak… Kim bilir, belki de yanlış bir şeyin peşindeyizdir ya da tüm enerjimizi boşuna, boş işlerde harcamaktayız… Bu, kendimize gelmek için fırsatlara dönüşmeli… Pil bitince, ya yenisini takarız ya da şarj ederiz... Bu kadar basit… Pilin bitmesi, hayatımız için de çok önemli bir ders olmalı… Kendimizi yeniden doldurmak, yenilenmek gibi… Özümüzün yenilenme süreci, sadece fiziksel dinlenme olmamalı; ruhsal ve zihinsel olarak da gerçekleşmeli… Bir mola vermek, doğada yürümek, sevdiğimiz bir kitaba dalmak ya da derin bir nefes almak, şarjımızı yeniden doldurmak için etkili olabilir… Kısa ömrümüzde, enerji kaynaklarımızı tespit etmek ve onlardan bilinçli bir şekilde faydalanmak, uzun vadede daha dengeli bir yaşayabilmek demek… Bunun için uymamız gereken ölçü: “<b><i>Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin</i></b>.” (Hadis-i Şerif)… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Varsın pil bitsin</span></b><span style="font-size:12.0pt">,<b> pilimiz bitsin</b>… Yeter ki, irademiz bitmesin, tükenmesin… Maalesef, çoğu zaman, pil bitmeden önce, bir cihazı kapatma ihtiyacı hissetmeyiz… Bu bizim için çaresizlik anı olmamalı… Bir cihazı (ya da bu durumu) gerçekten kullanmaya devam etmeli miyiz ya da mola vermeli miyiz? Gerçekte, ihtiyacımız olan tek şey, tamamen yeni bir başlangıç… Tükenen enerjimiz, bizi daha farklı ve etkili çözümlere yöneltmeli… İnsanın enerjisinin tükendiğinde veya yorgunluk gibi durumlarda; sabır, azim dua ve tevekkül devreye girmeli… Ölçü belli: Kadim medeniyet değerlerimiz… “<b><i>Amellerin en makbulü, az da olsa devamlı olanıdır</i></b>.” (Hadis-i Şerif)… “<b><i>Kalp yorulduğu gibi beden de yorulur. Bu yüzden kalbinizi hikmetli sözlerle, bedeninizi ise helal ve dinlenmeyle rahatlatın</i></b>.” (İmam Gazali)… “<b><i>Yorulduysan bir köşeye çekil, yüreğini dinle; çünkü Rabb'in yüreğinde konuşur</i></b>.” (Hz Mevlana)… “<b><i>İnsanı yoran iş değil, umutsuzluktur. Umut oldukça yorulmazsın</i></b>.” (Şeyh Edebali)… Yeniden güç kazanmak için mola vermek doğru… Hedeflerimize ulaşırken, kesinti olmaması gereken noktada, enerjimizi ‘rahat etmek, rahatsız olmasını da bilip yaşamak ile mümkün’ gerçeği üzerine konuşlandırabilmemiz mühim… Yorgunluk ve tükenmişlik karşısında sabır, dua, tevekkül ve umut ile yeniden enerji bulmak lâzım… Enerjimiz azaldığında, devam etmek zor… Yorulduğumuz zaman asla vaz geçmeyelim... Başarısızlığı, başarıdan ayıran çizgi bu… “<b><i>Dayanıklılık, zafere giden yolda en önemli niteliktir</i></b>.” (Winston Churchill)… “<b><i>Hayatta en büyük zafer, asla düşmemek değil, her düştüğünde yeniden ayağa kalkmaktır</i></b>.” (Nelson Mandela)… Mesleğinin en verimli dönemlerinde pili bitenlere, kendinden geçenlere, meslekî tükenmişlik girdabına düşenlere söylenebilecek kutsal buyruk: “<b><i>Şüphesiz, zorlukla beraber bir kolaylık vardır</i></b>.” (İnşirah, 6)… “<b><i>Allah, insanlara güçlerinin üstünde bir şey yüklemez</i></b>.” (Bakara, 286)… “<b><i>Elbette her zorluktan sonra bir kolaylık vardır</i></b>.” (İnşirah, 5)… “<b><i>Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter</i></b>.” (Talak, 3)… “<b><i>Üzülme! Allah bizimle beraberdir</i></b>.” (Tevbe, 40)… “<b><i>Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır</i></b>.” (Taha, 25-26)…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Pilin bittiği anda</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (yorgun düşüldüğünde), devam edebilme kararı alabilmemiz önemli… En karanlık an, şafağın habercisidir… Her zorluk, başarıya açılan bir kapının anahtarıdır… Yürürken, koşarken düşmek, başarısızlık değil… Tekrar ayağa kalkmamak, pilin bittiğini kabullenmektir… Hedefe ulaşırken hedefi değil, yöntemi değiştirmek gerekir… Dinlenmek için durmayı, yolda kaybolmak sananlar kaybeder… Her şey bittiğinde, hatırladığımız tek şey ne kadar zor olduğundan çok, ne kadar ve nasıl başardığımız olmalı… Bütün mesele, küçük adımlarla büyük yolculuğa çıkmayı becerebilmek… Ne kadar yavaş yol kat ettiğimiz sorun değil; hedefe ne kadar yaklaştığımız mühim… Her defasında, pes etmeden yeniden başlamak, pilin şarj olması demek… Pili biten, biyolojik yaşı büyük olan mı, genç yaşta bitip tükenen mi? İnsanın pilinin doruk noktasıdır aslında, yaşlı olup da hep verimli olmaya devam ettiği vetire/süreç… Genç olup da, ayakları geri geri gidenlerle ileriye doğru gidilemez… Bir ileri iki geri gidenlerle hiçbir iş tutulmaz… İçi geçmişlerle, ne geçmişe ne geleceğe yelken açılamaz… Ahı gitmiş vahı kalmışlarla, başarı elde edilemez… Pilimizi şarj eden, yüreğimiz ve beynimiz oldukça, ömrümüz oldukça, başaramamak gayrimümkün…</span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Pil bitince, vaz mı geçelim</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">? Asla! Enerjimizi doğru yönetmesini öğrenelim ve sürdürülebilir bir şekilde çalışmaya devam edelim, sabredelim… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/pil-bitince/55/</link>
<pubDate>Fri, 20 Mar 2026 15:55:07 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DİYET VE NİYET</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Niyet etmeden, ne etsek ne yapsak nafile</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Niyetin iyi ya da kötü olması, ödenen diyetle aksiyona dönüşür… Diyet, bedel veya ceza anlamında… Diyet; kadim medeniyetimizde cinayet, bedensel zarar veya maddî hasar durumlarında mağdur veya mağdurun varislerine ödenen mâlî tazminat, alternatif bir ceza (kan parası), kefalet… <b>Kısas</b>; bir şahsın veya şahsın ait olduğu topluluğun işlenen suça eş değer şekilde cezalandırılması… <b>Gurre</b>, düşürülen ceninden dolayı verilmesi gereken malî tazminat… Göze göz, dişe diş, kulağa kulak ve cana karşılık can... İslam öncesi Arabistan'da mevcut olan diyete benzer bir kavram ‘<b>daaif</b>’… Daaif, mağdura nakit yerine mal veya hayvan olarak ödeme yapılması… Hakk’ın hükmü: “<b><i>Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır</i></b>.” (Bakara, 178)… “<b><i>Bir müminin diğer mümini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir mümini yanlışlıkla öldürenin, bir mümin köleyi azat etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir. Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense, ailesine diyet ödemek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bulamayana, Allah tarafından tövbesinin kabulü için, art arda iki ay oruç tutmak gerekir. Allah bilendir. Hakim’dir</i></b>.” (Nisâ Sûresi, 92)…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Niyet hâlindeki her bir şey, mâsum</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Niyetin uygulanmaya dönüşümü, ya kayıp ya kazanım… Ekonomide yanlış yatırım, riskli karar veya piyasa şartları nedeniyle finansal kayıp, diyet… Meselâ, AVM'ye çok yakın bir yere mağaza açmak ve müşteri kaybetmek, yanlış teknolojik yatırım, döviz kur riskini hesaba katmamak; ekonomik diyet… Bireysel ilişkilerde ve sosyal hayatta yapılan bir hata, söylenen incitici bir söz veya sadakatsizlik vb. bir davranışın sonucunda ilişkilerinde bozulma, güven kaybı veya yalnızlık yaşamak; diyet… Birinin, ailesini ihmal etmesi nedeniyle, çocuklarının ona soğuk davranması, diyet… Birinin, ettiği dedikoduları yüzünden arkadaş grubundan dışlanması, diyet… Birinin, söylediği beyaz bir yalan sebebiyle kaybettiği güven, diyet… Birinin, geçmişteki alışkanlıkların (sigara, kötü beslenme, hareketsizlik) yol açtığı hastalıklarla veya sağlık sorunlarıyla uğraşması, yıllarca sigara içmesi nedeniyle KOAH hastası olması, diyet… Birinin, düzensiz ve sağlıksız yaşaması sonucunda bel fıtığı ve şeker hastalığına duçar olması, diyet… Birinin, fast-food yemesinden dolayı, obeziteye yakalanması, diyet…  Birinin, meslekî bir hata, etik olmayan bir davranış veya yanlış bir kariyer hamlesi nedeniyle itibar kaybedip işten ayrılması veya terfi alamaması, diyet… Birinin, işlenen bir suçun karşılığı olarak hapis cezası, tazminat veya para cezası ödemesi, diyet… Birinin, yaşadığı bir travma, kayıp veya aldatılma gibi olayların ardından uzun süre çektiği acı, güven kaybı veya korku, diyet… <b>Niyet ile diyet arasındaki zikzaklar</b>: Geçmişte yapılan bir eylem veya alınan bir riskin gelecekteki olumsuz neden-sonuç ilişkisi… Neticesi, kaçınılmaz veya doğal bir sonuç olarak görülen diyet… Parasal veya yasal bir cezadan ziyade, soyut ve sembolik bir bedeldir diyet… Diyet ödemek, hayatın hemen her alanında yapılan hatanın, alınan riskin veya verilen zararın geri dönüşü olarak çekilen sıkıntıdır… İyi niyetler üzerine kurgulanan siyasî diyet, en kötüsü… Politik nedenlerle bedel ödemektir, siyasî mücadele veya muhalefet nedeniyle zarar görmektir, cezalandırılmaktır veya olumsuz sonuçlara katlanmaktır bu… Bu, toplumca diyet ödemek demek… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Sağlıklı bir bedene sahip olmak için de diyet öderiz, en azında diyet yaparız</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Diyet yapmak da, bizden giden bir diyet nihayetinde… Mâlum, sağlıklı bir diyet, vücudumuzun düzgün çalışması için ihtiyaç duyduğu besinleri sağlayan bir beslenme düzeni… Dengeli bir diyet, sağlığımızı korumanın, hastalıklardan korunmanın ve ideal kilomuzu sürdürmenin çaresi… Dengeli bir diyet nasıl mı olmalı? Günde en az 5 porsiyon meyve sebze tüketilmeli… Esmer pirinç, yulaf, tam buğday ekmeği gibi gıdalar alınmalı… Tavuk, balık, baklagiller, fındık ve süt ürünleri yenmeli… Zeytinyağı, avokado ve fındık gibi gıdalar tüketilmeli… Şekerli içecekler, cips ve fast food gibi işlenmiş gıdalar tüketilmemeli… Fazla şeker alınmamalı… Yeterli miktarda su içilmeli… Ne yediğimiz kadar, ne kadar yediğimiz de önemli… Herkesin beslenme ihtiyacı farklı… Diyet yapmayı düşünüyorsak, mutlaka bir doktor veya diyetisyenle konuşarak bize en uygun diyet programını belirlememiz gerekir… Aslında, bize değerleri içtenlikle yaşamamız, oruç tutmamız gerekir! Yoksa niyet ve diyet birbirini olumsuz etkiler… Ameller niyetlere göre! Diyet, amelin yaptırım versiyonu… Kime niyet kime kısmet… Kimine niyet kimine diyet… Niyet, diyeti başlatan ve devam ettiren en önemli etken… Diyet, ne yediğimiz, ne kadar yediğimiz; niyet bu eylemi mümkün kılan motivasyon… Niyet olmadan diyet olmaz… Kilo vermek, sağlıklı yaşamak veya başka bir amaçla diyet yapmaya karar vermek, niyetin sonucu… Niyet, bireyi harekete geçirir ve bir beslenme planı yapmasına neden olur… Diyetin başarısı niyetin gücüyle alâkalı… Kötü niyetle başlanan her eylem kesintiye uğrar… İyi niyetle bir işe başlayanlar, hedeflerine ulaşırlar… Her hâlde diyetin bir ceza değil, bir yatırım olduğu düşünülmeli…  Niyet, bir tohum gibidir; ne kadar sağlam ve güçlü olursa, diyet de o kadar verimli olur… Diyet ne yediğimizle, yediklerimizi neden seçtiğimizle de ilintili… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Diyetin bedelini ödemek</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (diyet ödemek), bir beslenme programına uymanın getirdiği zorlukları ve fedakârlıkları anlatmak için de gerekli… Meselâ, canının çektiği yiyeceklerden vazgeçmek, en sevilen yiyecekleri bırakmanın getirdiği psikolojik zorluk... Sosyal kısıtlamalar, dışarıda yemek yerken veya sosyal etkinliklerde özel beslenme gereksinimlerine uymak... Düzenli ve planlı olmak, yemekleri önceden hazırlamak, porsiyonları kontrol etmek ve öğün saatlerine sadık kalmak… Maddî sıkıntılar, sağlıklı ve organik gıdaların daha pahalı olması… Diyet, her şartta ve durumda bir hedefe ulaşmak için katlanılması gereken emek ve fedakârlık gerektirir… ‘Diyet’ten maksat, beslenme programı ise, bu da, her zorluğa göğüs germek ve sürece sadık kalmak icap ettirir… Her şeyin bir bedeli var… Kimileri parayla öder, kimileri kalbiyle… “Geçmişin günahları, geleceğin kefareti olur.” (Ahmet Ümit)… “Adalet, bazen sadece diyet istemez; ruhun da hesap vermesini ister.” (Orhan Pamuk)… “Diyet ödemek, sadece ceza değil; bazen bir arınma biçimidir.” (Nietzsche)… “İnsan, yaptığı hataların diyetini ödemeden özgürleşemez.” (Carl Jung)… Unutmayalım, yaptıklarımızın bir diyeti olur her zaman… Belki bugün değil, ancak bir gün mutlaka… Hayat, bize verdiğini geri ister… O zaman, diyetini ödemeden huzur bulamayız… </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Önemli olan, iyi niyetle iyilikle hareket edebilmek</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">… Bu, iyi meziyet (<i>bir kişiyi ya da nesneyi benzerinden üstün gösteren nitelik, diğerlerinden farklı kılan ayrıcalık, erdem</i>) sahibi olabilmek demek… Niyet olmalı ki yola koyulabilelim, ceremesi her ne ise çekmeye hazır olabilelim… Niyet ve diyet, başlangıç ve sonuç çizgisi… Bize düşen niyet ve amel (aksiyon, eylem)… Niyetsiz eylem, eylemsiz niyet; havanda su döğmek misâli… Niyet halis olmalı… Diyet de net… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/diyet-ve-niyet/54/</link>
<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 11:01:49 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>GECE GÜNDÜZ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Gece</span></b><span style="font-size:12.0pt"> ve <b>gündüz</b>, Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesi sonucu oluşan iki temel zaman dilimi… Dünya dönerken, Güneş'in ışıklarının belirli bir kısma ulaşması, oranın gündüz olması… Aynı anda, Güneş ışıklarının ulaşmadığı diğer kısmın gece olması… Bu döngünün, yaklaşık 24 saat sürmesi... Dünya’nın ekseninin eğik olması nedeniyle, mevsimlere bağlı olarak günlerin uzunluğunun değişmesi… Kutuplarda yaz aylarında gece olmaması, kış aylarında ise gündüz olmaması… Ay'da ise, bir günün yaklaşık 29,5 Dünya günü olması; Ay’ın bir kısmının yaklaşık 14,5 gün boyunca gündüz, ardından 14,5 gün boyunca gece olması… Bütün bunlar ve daha niceleri, düşünenler için ibret alınması gereken vakıalar (meydana gelmesi kaçınılmaz olan hâdiseler, olaylar)… “<b><i>Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara faydalı şeyler taşıyarak denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği ve üzerinde dolaşan her türlü canlıyı yaydığı yağmurda, gökle yer arasında emre hazır bekleyen rüzgârları ve bulutları farklı yönlerde evirip çevirmesinde aklını kullanan bir topluluk için elbette Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller vardır</i></b>.” (Bakara, 187)… “<b><i>Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme, gündüzü de yeniden hayata uyanıp çalışmak üzere yeryüzünde dağılma vakti kılan O’dur</i></b>.” (Furkan, 47)… “<b><i>Gecenin gelişi de onlar için Allah’ın birliğini gösteren bir delildir. Gündüzü ondan soyup çıkarırız da birden karanlığa gömülüverirler</i></b>.” (Yasin, 37)…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Gece gündüz</span></b><span style="font-size:12.0pt">, sürekli ve durmaksızın yapılan bir eylemi ya da kesintisiz süren bir durumu anlatmak için kullanılan ifade… Gece gündüz; bir kişinin büyük bir çaba ve azim gösterdiğini belirtmek maksadıyla dile getirilen söz… Gece gündüz çalışılarak başarıya, zafere ulaşılır… İnsanın çalışma ve mücadele azminin, hedeflerine ulaşmak için gösterdiği sürekli çabanın, fedakârlığın ve zaman kavramının vurgulanmasıdır, gece gündüz… Günümüzde, ‘gece gündüz’; özellikle yoğun tempolu iş hayatını, eğitim ve hedeflere ulaşma sürecini dillendirmede etkin bir söylem… Teknolojinin ilerlemesi, ‘gece gündüz’ mefhumuna farklı bir boyut kazandırmış olsa da, hâlâ kullanılmakta ve anlamını korumakta… İlkel ya da modern bir hayatta, gece ve gündüz; zıtların arasında gelip giden bir salıncak gibi… Işık ve karanlık, umut ve endişe, başlangıç ve son… Aslında her biri, birbirine bağlı olan bir bütünün birbirine muhtaç parçaları… Gece ve gündüz, yalnızca doğanın döngüsünü belirleyen hâdiseler değil; aynı zamanda insanın ruhsal, duygusal ve düşünsel yolculuğunu anlatan güçlü sözcükler… <b>Gündüz</b>; bilincin ve umudun remzi… Gündüz; aydınlıkla, hareketle ve bilinçle özdeşleştirilen hâl… Güneşin doğuşu, yeni bir başlangıcın habercisi… Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırız; umutlarımız, hedeflerimiz ve sorumluluklarımızla yüzleşiriz… Gündüz, görünenin hüküm sürdüğü zaman… Gündüz; saklanacak yerin kalmadığı, her şeyin ayan beyan olduğu aydınlık… Her aydınlık, gölgenin de varlık sebebi… Gündüzün koşuşturmak, kazanımlar elde etmek için fırsat… Işığın fazlası, görmemizi yok eden kör edici engel… ‘Gündüz’, her ne kadar güvenli görünse de, bizi yüzleşmek istemediğimiz gerçeklere götüren vasıta… <b>Gece</b>, içsel yolculuğun yapıldığı durum… Gece; bilinmeyenin, derinliğin ve sessizliğin zamanı… Güneşin, dünyanın etki alanından çekilişiyle dış dünyanın yavaşlamasıdır, iç dünyamızın hareketlenmesidir gece… Hayâllerimizin, korkularımızın ve kendimizle baş başa kalmanın zamanıdır gece… Kalabalıktan uzaklaşıp, düşüncelerimizle yalnız kaldığımız andır gece… Karanlık, her zaman kötü değil… Bazen bir dinlenme, bir sığınma alanı… Tohum, karanlıkta filizlenir; çocuk, karanlıkta büyür; fikir, gece sessizliğinde olgunlaşır… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Eksi ve artı kutupların, zıtlıkların uyumudur gece gündüz</span></b><span style="font-size:12.0pt">…  Geceyi sevmeyen, gündüzü anlayamaz… Gece ve gündüz, yalnızca birbirini izleyen zaman dilimleri değil; hayatın ritmini, insanın içsel gelgitlerini anlatan olgular... Gündüz olmasaydı, gece bu kadar huzur verici; gece olmasaydı gündüz bu kadar anlamlı olmazdı elbette… İnsan, bu zıtlıkların tam ortasında dengede durmaya çalışan, karanlıktan korkan ve aydınlıktan kaçan varlık… Olgunlaşmak, geceyi ve gündüzü olduğu gibi kabul etmeye endeksli… Ne yalnızca geceye sığınıp kaosa geçit verilmeli, ne de sadece gündüzün telaşına kapılıp kendimiz olmaktan, net olmaktan kaçmalı… Gece ve gündüz döngüsü, hayatın her anında bize dönüşüm, yenilenme ve değişim imkânı sunmalı… Karanlık ne kadar uzun olursa olsun, sonunda mutlaka aydınlık gelir… Her sabah, bize yeniden başlama şansı verir… Bu döngüyü anlamak, hem kendimizi hem hayatı daha derin idrak etmek demek… Haklarımızı haltlarımıza dönüştüren ne gece ne gündüz… Olan biten, ne gecenin ne gündüzün suçu… Bahanemiz gece gündüz, yaptığımız yamuk olur dümdüz… Gecenin karanlık olması, gündüzün aydınlık olmasına neden… Gece gündüz çalışıp yorulmak, ya da yan gelip gece gündüz yatmak… Tercih bizim… Yoğun iş temposu ve sürekli bir şeyler yapma arzusu, her birimizin gece gündüz durmadan çalışmasına sebep… Bu, fiziksel ve zihinsel sağlığımızı etkilemekte… Neden gece gündüz durmadan çalışma ihtiyacı hissediyoruz? Birçok neden var… Rekabetçi iş ortamı… Teknolojinin etkisi… Mobil cihazlar ve internet… Kendimize yetme ve yeterlilik hissi… Gece gündüz durmaksızın bilinçsizce yapılan her şey; uyku eksikliğine, strese ve diğer sağlık sorunlarına yol açmakta… Sürekli çalışma, tükenmişlik sendromu ve anksiyete gibi zihinsel sağlık sorunları tetiklemekte… İşe aşırı odaklanma, aile ve arkadaşlarla olan ilişkileri olumsuz etkilemekte… Önemli olan, gece gündüz kendimizi bitirmeden kendimize yetebilmeyi öğrenmek ve dengeyi kurabilmek… Bunun için; iş ve özel hayatımız arasında denge sağlamak olmalı... Etkili zaman yönetimi tekniklerini uygulamak olmalı… Çalışma esnasında düzenli olarak kısa molalar verilmeli… İş dışında zaman geçirilmeli… Hobiler edinmeli ve sosyal etkinliklere katılmalı… Geceyi gündüze, gündüzü geceye katarak zamanın kıymetini bilerek, denge kurulmalı, çalışılmalı… Gecenin ve gündüzün değerini bilerek hiçbir an israf edilmemeli… Geceyi ve gündüzü daha iyi algılamak için sözün şaha kaldığı sese kulak verilmeli: “<b><i>Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır… Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır… Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır… Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır… Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır… Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır… Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır… Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır</i></b>…” (Sezai Karakoç)…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Gece gündüz durmadan çalışmak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, hayatın getirdiği bir zorunluluk belki de… Ancak, sağlığımızı ve hayat kalitemizi olumsuz etkileyen her bir şeyden uzak durmayı da bilmeliyiz… <b>Gece ve gündüz ile alâkalı söylenen, düşündürücü ve anlamlı sözler</b>: <i>“Geceyle gündüz gibi birbirine zıt görünürsünüz, ama aslında birbiriniz için varsınız.” (Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî)… “Gece, gündüzün yorgunluğunu saran bir örtüdür.” (Halil Cibran)… “Gece, insanın en karanlık yanlarını ortaya çıkarır. - Gündüz, umut ve aydınlık getirse de, geceyi unutmamak gerekir. - İnsan, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeden asla özgür olamaz.” (Necip Fazıl Kısakürek)... “Geceleri yıldızları sayarım, gündüzleri seni...” (Nâzım Hikmet)… “Gece en karanlık olduğu zaman, yıldızlar en parlak şekilde ışır.” (Victor Hugo)… “Gecenin de kendi hazineleri vardır. Gündüzün göremediğini gece gösterir.” (Friedrich Nietzsche)… “Gecenin karanlığında her kedi gridir." (Romeo ve Juliet, William Shakespeare)… “Karanlık, ışığın yokluğu değil, onun başka bir biçimidir.” (John Milton)… “En karanlık geceler bile güneşin doğuşuyla son bulur.” (Albert Camus)… “Gecenin sessizliğinde yıldızlar şarkı söyler.” (Pablo Neruda)… “Gündüzümüz gecemiz kadar karanlık olmasın diye dua ederiz.” (Oscar Wilde)…</i> </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">Kalemin kırıldığı nokta: “<b><i>Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil</i></b>.” (Necip Fazıl Kısakürek)… Ömür, bir nefes; zaman, gece ve gündüz... Gece gündüz de anlamını çoktan yitirdi mi ne… Utanmaktan utananlar öylesine çoğaldı ki, utanmayı gizleyecek gece bir tarafa, gündüz bile kirlenmiş, karanlığa bürünmüş… Hava durumu, hayâ durumu birbirine karışmış… Gece,  gündüz; gündüz de gece olmuş… Hava sisli... Bize düşen, akla karayı birbirinden ayırmak... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/gece-gunduz/53/</link>
<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 06:30:29 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SİSTEM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Sistem</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Latince, systēma -birleşme, oluşma, bir araya gelme; Yunanca, sustēma -yerleşme, konumlanma birleşme, bir arada duruş; Fransızca, système -birçok unsurdan oluşan düzen; İngilizce, system;  Almanca, system; Rusça, sistema</i>); nizam, bir şeyi oluşturan düzenekler, tertibat ve aygıt…  Sistem; belirli bir model, yazılım ve tip… Sistem, bir düzen veya yapı içindeki bileşenlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir dizge… ‘Sistem’ sözcüğü olmadan, bir şeyin varlığını, işleyişini izah edebilmek çok zor… Sistem, birbiriyle etkileşim halinde olan bileşenlerden oluşan bir yapı… Sistem, bir bütün olarak ele alınan ve belirli bir amacı gerçekleştirmek için işbirliği yapan birçok bileşeni içeren oluşum… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kastımız hangi sistem</span></b><span style="font-size:12.0pt">? Genel sistem türleri mi? Bilişim ve teknoloji alanındaki sistemler mi? Sosyal bilimlerdeki sistemler mi? Biyoloji ve doğa bilimlerindeki sistemler mi? Mekanik/fiziksel sistemler mi? Kendi dünyamızda kurduğumuz karmaşık ya da basit sistemler mi? Adı ne olursa olsun, en kötü sistem, sistemsizlikten yeğ tutulmalı elbette… Sistemi anlayabilmenin yolu, sistemin ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlayabilmeye bağlı… <b>Genel sistem türleri</b>: <b>Açık sistem</b>, çevresiyle etkileşim hâlindeki sistem… Girdi alır, işlemden geçirir, çıktı üretir… Canlı organizmalar, işletmeler gibi... <b>Kapalı sistem</b>, çevresiyle etkileşimi olmayan ya da çok sınırlı olan sistem… Mühendislikte, her giriş-çıkış bilgilerinin belirlenen zamandaki mevcut değerleri; Kimyada, sadece ısı alışverişinin olması ve maddelerde bir kaybın bulunmaması gibi… <b>Doğal sistem</b>, insan müdahalesi olmadan var olan sistem… Ekosistem, güneş sistemi gibi... <b>Yapay sistem</b>, insan eliyle oluşturulan sistem… Bilgisayar sistemi, ulaşım sistemi gibi… <b>Bilişim ve teknoloji alanında sistemler</b>: <b>Bilgi sistemleri</b>; veri toplama, işleme ve bilgiye dönüştürme amaçlı sistemler… <b>Yönetim bilgi sistemi</b>, karar destek sistemi gibi… <b>İşletim sistemleri</b>, bilgisayardaki donanım ve yazılım kaynaklarını yöneten temel yazılımlar… Windows, Linux, macOS gibi... <b>Otomasyon sistemleri</b>, insan müdahalesi olmadan çalışan sistemler… Üretim bantları, akıllı ev sistemleri gibi… <b>Sosyal bilimlerdeki sistemler</b>: <b>Eğitim Sistemi</b>, bir ülkenin, toplumun eğitimle ilgili tüm yapıları,  birimleri… <b>Ekonomik Sistemler</b>, bir toplumun üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerini düzenleyen yapılar... Kapitalizm, sosyalizm, karma ekonomi gibi… <b>Siyasal sistemler</b>, yönetim biçimini ve iktidar ilişkilerini düzenleyen yapılar… Demokrasi, otokrasi, teokrasi gibi… <b>Hukuk sistemi</b>, bir toplumun adalet ve yasa yapısını belirleyen düzenlemeler, yasalar... Kıta Avrupası hukuku, Anglo-Sakson hukuku, İslamî (şeri) hukuk gibi… <b>Biyoloji ve doğa bilimlerinde sistemler</b>: <b>Sinir sistemi</b>, canlının çevresel uyarılara verdiği tepkiyi düzenleyen sistem... <b>Sindirim sistemi</b>, besinlerin işlenmesi ve emilimini sağlayan sistem… <b>Ekolojik sistem</b> (ekosistem), canlıların ve çevrelerinin oluşturduğu doğal sistem… <b>Mekanik/fiziksel sistemler</b>: <b>Termodinamik sistemler</b>, enerji alışverişi yapan fiziksel sistemler… İzole, kapalı, açık sistemler... <b>Elektrik-elektronik sistemler</b>, devreler ve bileşenler arasındaki işleyiş sistemleri… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Vücudumuzun ve hayatımızın her bir noktası, her bir anı, bir sisteme tâbi</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Meselâ, bilgisayar sistemi; donanım, yazılım, kullanıcılar ve veriler gibi birçok bileşeni olan yapı… Bilgisayar sistemindeki bileşenler, veri işleme, depolama ve iletişim için kullanılmakta… İşletim sistemleri, veri tabanı yönetim sistemleri, ağ sistemleri vb. sistemler; bilgisayar sistemlerinin alt kategorileri… Biyolojide, organizmalar; sindirim sistemi, solunum sistemi, dolaşım sistemi vb. alt sistemlerden oluşmakta… Fizikte, termodinamik sistemler, enerji ve madde alışverişi yapan bileşenlerden oluşmakta… Matematikte, bir sistem; bir veya daha fazla denklemle ifade edilen f(x)=x2+x1 gibi değişkenlerin bir araya geldiği yapı… Toplumsal sistem (ekonomik sistem, politik sistem ve kültürel sistem vb.); insanlar arasındaki ilişkiler ve yapılar… Ahlâkî olan ya da olmayan her ne ise, bir sistemin ürünü… Mükemmel sistem, mükemmel insanla mümkün… Her sistemin bir kusuru var… İlâhî sistemin haricinde, her bir sistemde hataların ve yanlışların olması normal… Sistemlerdeki çarpıklıkları dile getiren pek çok tespit var: “Bir etik sistem aynı anda hem iktidara talip olup, hem de ‘etik’ kalamaz.” (Stephen W. Hawking)… “Bazı uluslar kifayetsiz liderlerce yönetildikleri ve kültürel ve etnik olarak parçalanmış durumda oldukları için işlemez haldeler.” (H.P. Blavatsky)… “İçinde insan faktörü olan her sistem hataya açıktır.” (Theodore John Kaczynski)… “Her sistem gelirken kendi gazetecisini, kendi sanatçısını, kendi yalakasını beraberinde getirir.” (Peter M. Senge)… “İnsanlığı korkutarak kontrol eden, korkuyla beslenen bu sistem başı sıkıştığı her an, korku salan bir düşman yaratıyordu.” (Michael J. Behe)… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kadim medeniyetimizde</span></b><span style="font-size:12.0pt">, Farabi, ‘El-Medinetü'l-Fâzıla’ (Erdemli Şehir) adlı eserinde, toplumun erdemli bir liderin rehberliğinde adâleti ve mutluluğu yakalayabileceğini söylemiş… Farabi’ye göre, bir toplumun ideal olması için üyelerinin iş birliği içinde hareket etmesi ve ortak hedeflere yönelmesine bağlı… İbn-i Sina, İbn Rüşd de bu fikri desteklemiş, devleti toplumun düzenini sağlayan ve bireylerin ahlâkî gelişimine katkıda bulunan bir yapı olduğunu dillendirmişler… Kadim medeniyetimizde hayat sistemi, bireyin ahlâkî olgunluğa ulaşmasına göre kurgulanmış… Gazali, ‘İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn’ (Din İlimlerinin İhyası) eserinde, bireyin iç dünyasını temizlemesi ve nefsini terbiye etmesi gerektiğini vurgulamış… Gazali’ye göre, ideal bir hayat, kişinin Allah'a yakınlaşması ve ahlâkî değerleri benimsemesiyle ve ekonomik sistemin adaletli bir şekilde işlemesiyle mümkün… İbn-i Haldun, ‘Mukaddime’ adlı eserinde devletin ekonomiye müdahalesinin sınırı, servetin dağılımı ve vergilendirme gibi konuları ele almış… İbn-i Haldun’a göre, ideal bir sistemde servet belli bir zümrenin elinde birikmemeli, âdil bir ticaret anlayışı hâkim olmalı ve devlet, toplumsal refahı sağlamak için gerekli tedbirleri almalı… Ekonomik sistem; faizsiz olmalı ve zekât gibi sosyal yardımlaşma mekanizmaları üzerine konuşlandırılmalı… İlim teşvik edilmeli… Bilim ve din birbirini desteklemeli… Bîrûnî ve Harezmî, bilimsel çalışmaların ilerlemesiyle insanlığın daha iyi bir hayata ulaşacağını düşünmüşler… Farabi, mantığı kullanarak doğru düşünme becerisinin, bireyi ve toplumu ideal olana yönelteceğini ifade etmiş… Âdil bir devlet, ahlâklı bireyler, dengeli bir ekonomi ve bilimin ışığında ilerleyen bir toplum… Mazide, bu unsurlardan herhangi birinin eksikliği veya bozulması, sistemin bütününü olumsuz etkilemiş… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Unutmayalım, küçük bir sistemdeki küçük bir bozulma, diğer her bir sistemin önce bozulmasına sonra da çökmesine sebep olur</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Toplumun bozulmasına neden olabilecek her bir şey, o toplumun temel yapı taşlarını oluşturan ve düzenini sağlayan mekanizmaların işlemez hâle gelmesidir… İşleyen sistemlerden herhangi birinin işlevini yitirmesi veya bozulması, toplumsal çözülmeye yol açar… Adalet sistemi bozulduğunda, eşitsizlik ve haksızlıklar artar; güçlülerin zayıfları ezmesi normalleşir; toplumda güven kaybı olur… Eğitim sistemi bozulduğunda; niteliksiz, eleştirel düşünemeyen bireyler yetişir; bilimsel ve etik değerler zayıflar; toplum kolaylıkla manipüle edilir… Siyasî sistem (yönetim) bozulduğunda; yozlaşma olur, liyakatsizlik artar; halkın, kendini temsil edenlere güveni kaybolur; sosyal çatışmalar ve kutuplaşmalar olur… Ekonomik sistem bozulduğunda; gelir uçurumu artar, yoksulluk ve işsizlik olur; rüşvet ve kayırmacılık yaygınlaşır; toplumda ahlâkî çöküş başlar… Kadınlar ve erkekler arasındaki cinsel, toplumsal ve kültürel farklılıkları yok sayan, erkek veya kadın, anne veya baba olmayı önemsiz kılan ve kişilerin sorumluluklarını dikkate almayan anlayışın sonucunda, aile sistemi bozulduğunda; nesiller arası aktarım (değerler, kültür) kesilir; psikolojik sorunlar ve suça eğilimli bireyler çoğalır; toplumsal dayanışma zayıflar... Sağlık sistemi bozulduğunda; salgın hastalıklar, önlenebilir ölümler artar; sosyal eşitsizlik derinleşir; toplumun üretkenliği düşer, genç nüfus azalır… Medya ve bilgi sistemi bozulduğunda; dezenformasyon (bilgi çarpıtma) yaygınlaşır; toplum gerçeklerden kopar, kitleler yönlendirilebilir hâle gelir… Bütün bunların üstesinden gelebilmek için tek çözüm, kadim medeniyet kodlarımıza dönmek… Mevcut dünya sisteminin cılkı çıkmış... </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Hayat tarzımızı oturtmamız gereken sistem</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">, kadim medeniyet değerlerimiz… “<b><i>Bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir; dolayısıyla kim din tacirliği yaparsa onun dini yoktur.</i></b>” (El Kindi)… Bize düstur olması gereken bu söz üzerine kurgulanacak toplum sistemine ihtiyacımız her zamankinden çok daha fazla… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/sistem/52/</link>
<pubDate>Fri, 27 Feb 2026 07:44:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TABLO</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Tablo</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Latince, tabula -levha, tahta karasından yapılmış yazı tahtası, masa, düz yüzey; Fransızca, tableau -küçük levha, resim</i>); fizikî tahta, yazı yazılan veya oyun oynanan düz tahta, üzerine yapılan sanat eseri, resim, tuval, verilerin düzenli gösterildiği istatistiksel çizelge, liste... Tablo; görünüm, manzara, bir yerin, olayın, anın, gözle görülen, gözlenilebilen, zihinde bir resim gibi canlanan hâli, bir resmi andıracak kadar güzel veya etkileyici görüntüsü... Bir durumun, manzaranın veya olayın genel görünümü... ‘Tablo’, dilimize 19. yüzyılda (Tanzimat sonrası) Fransızca etkisinin yoğun olduğu dönemde girmiş... Felsefede, <b><i>John Locke</i></b> tarafından popülerleştirilen ‘<b>Tabula Rasa</b>’; insanın doğuştan gelen bilgilere sahip olmadığı, zihninin boş bir levha gibi deneyimlerle dolduğu anlamında bir ifade... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Edebiyatta, tiyatroda tablo</span></b><span style="font-size:12.0pt">; oyundaki sahne tasviri, perdenin daha küçük bölümlerinden her biri, oyunun akışı içinde dekorun, karakterlerin duruşunun ve ışığın donup kaldığı her bir an... <b>Tıpta tablo</b>; klinik görünüm, bir hastalığın veya sağlık durumunun ortaya çıkardığı belirti ve bulguların tamamı... <b>Yemek kültüründe tablo</b>; meze, peynir, salam, sosis gibi soğuk yiyeceklerin ve içkilerin bir tepsi veya özel bir düzenek üzerinde bir arada ve şık bir şekilde sunulması... ‘Tablo’; ‘kubbe’ gibi, soyut bir kavramı, durumu veya düşünceyi anlatmak için resim kavramının sembolik olarak kullanılması... Bu; hayatı, tarihi, hafızayı veya bir durumu, bir resmin özelliklerine benzeterek anlamaya çalışmak misâli... Hareketi olmayan, zamanda donup kalmış bir andır tablo... Geçmişte yaşadığımız çok önemli, mutlu veya travmatik bir andır, zihnimizde donup kalan anıdır tablo... Sanki bir ressam tarafından özenle yapılmış gibi hafızamıza kazınan an’a, anıya ait detaylar (renkler, ışık, yüz ifadeleri)... Geçmişteki bir dönemi veya önemli bir olayı anlatırken tarihî bir tablo çizeriz... Bütün önemli unsurların (liderler, halk, kıyafetler, olaylar) bir ressamın tuvalindeki gibi bir arada ve bütüncül olarak tasvir edilmesidir bu... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Tablo</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bir çerçeve ile sınırlandırılmış... Çerçevenin dışında kalan sonsuz bir gerçeklik var... Tablo bize sadece ressamın (veya gözlemcinin) göstermek istediğini, gerçekliğin sübjektif algılanışını sunar... Her insan, dünyaya kendi penceresinden, kendi çerçevesinden bakar. Bir olay hakkında konuştuğumuzda, aslında o olayın kendisini değil, kendi zihnimizde oluşturduğumuz tabloyu dillendiririz... Siyasî partiler, ideolojiler; dünyayı kendi ideolojik çerçevelerine (kendi tablolarının çerçevesine) göre yorumlarlar... Anlattıkları hikâye, gerçekliğin sadece kendi anlatılarına uyan kısmını içeren bir tablodan ibarettir... Harika bir tabloda renkler, ışık, gölge, figürler uyumlu bir kompozisyon olur... Bu, karmaşık bir durumun veya sistemin işleyişini anlatmak içindir... Bir toplumun yapısı, farklı sosyal sınıflar, kültürel öğeler ve bireylerden oluşan büyük ve karmaşık bir tablo gibidir... Tablonun güzel olması, her bir şeyin uyum içinde olmasına bağlı... Meselâ, göç dalgasının, sosyal tabloyu değiştirmesi (demografik ve kültürel yapının yeniden şekillenmesi)... Siyasî partilerin, ittifakların ve güç dengelerinin oluşturduğu karmaşık durum, seçim anketleri... Platon ve Aristoteles'ten beri süregelen felsefî tartışma (mimesis, taklit, yansıtma) kavramı... Sanat (tablo), gerçekliğin bir taklidi... Bir portre tablosu (kişinin fiziksel benzerliğinin, ruh hâlinin, karakterinin yansıması... Görünenin ardındaki gerçeğin aranması... Bir roman veya film için ‘döneminin mükemmel bir tablosu’ denmesi, sadece yüzeysel detayların değil, o dönemin ruhunun da anlatılması... İşin özü, tablo, zamanı dondurur; anıları, tarihî anları ve önemli olayları kalıcı kılar... Tablonun bir çerçevesi vardır; sınırlı bir bakış açısını, sübjektif algıyı ve ideolojik perspektifi remz eder... Tablo; bir kompozisyondur, karmaşık sistemlerin (toplum, siyaset) bir araya gelerek oluşturduğu yapıyı ifade eder... Tablo; gerçeği yorumlar, yüzeysel olanı, özü ve ruhu yansıtır... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Bu yazıyı kaleme aldığımız bugünlerde</span></b><span style="font-size:12.0pt">, 2026 yılının Şubat ayı itibarıyla hem Türkiye’de hem dünyada siyasî tablo oldukça hareketli ve dönüşüm odaklı... <b>Mevcut durumda Türkiye'de siyasî tablo</b>: Muhalefet kanadından gelen erken seçim çağrıları... TBMM çatısı altında kurulan ‘Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor... ‘Terörsüz Türkiye’, ‘Türkiye Yüzyılı’ hedefiyle yürütülen süreç... Adı yolsuzluk iddialarına karışan tutuklu yerel yöneticiler hakkındaki yargı süreçleri... TBMM’de yemin törenlerinde yaşanan gerginlikler... Enflasyonla mücadele ve Merkez Bankası'nın faiz politikaları... Savunma sanayinde yaşanan fevkalade olumlu gelişmeler...  <b>Dünyadaki siyasî tablo</b>: Jeopolitik kırılmalar ve teknoloji savaşı... Küresel ölçekte 2026 yılının, eski ittifakların sarsıldığı ve güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir yıl olarak öne çıkması... ABD siyasetinde Trump döneminin getirdiği korumacı politikalar... Trump’ın Grönland gibi konulardaki çıkışları... Avrupa ile Washington arasındaki gerilim... ABD-Çin rekabeti ve AB'nin ekonomik arayışı... ABD'nin dengeleri altüst eden, evrensel hukuk kurallarını yıkan Latin Amerika (Venezuela operasyonu) ve Orta Doğu üzerindeki baskın rolü... Gazze’de İsrail-Filistin hattında ateşkes ihlalleri ve İsrail’in yaptığı soykırım ve zulüm... Ukrayna-Rusya savaşının sona erdirilmesiyle ilgili belirsizlik... 2026 yılında yapay zekânın (AI) sadece bir teknoloji değil, askerî ve siyasî bir güç unsuru olarak kabul edilmesi... Dünyada, ülkelerin artık ‘dijital egemenlik’ için uğraş vermeye başlamaları... Ticaret savaşların, yerini ekonomik güvenlik doktrinlerine bırakması... Çip üretimi ve kritik madenlere erişim... Jeopolitik gerilimler ve ticaret savaşları... Yapay zekâ tabanlı siber çatışmalar ve enerji krizi... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Siyasî, iktisadî, ictimaî, kültürel ve davranışsal sorunlar, birbirini tetikleyen ve birbiriyle ilintili problemler</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Ekosistem gibi; birindeki bozulma diğerlerini de tetiklemekte... Bu polikriz durumundan (dertler yumağından) çıkmak için bütüncül ve disiplinler arası bir yaklaşım şart... Polikriz durumdan çıkmak için neler mi yapılmalı? Siyasî ve hukukî reformlar yapılmalı... Güvenin olmadığı bir yerde ekonomik iyileşme olmaz ve sosyal barış sağlanamaz... Adâlet sistemi, tam bağımsız ve öngörülebilir olmalı, mülkiyet hakkı ve ifade özgürlüğü korunmalı... Liyâkat esaslı yönetim-yönetişim olmalı... Kamu kurumlarında evrensel normlara sadakat ve yetkinlik (liyakat) esas alınmalı... Yolsuzlukla, hırsızlıkla, yalan-dolanla, vatana ihanet edenle mücadele mekanizmaları güçlendirilmeli ve kamuda harcanan her kuruş denetlenebilir olmalı... Ekonomik iyileşme yapılmalı... Ekonominin rakamlardan ibaret olmadığı, psikolojiyle, matematikle ve etik değerlerin uygulanmasıyla alâkalı olduğu gerçeğine göre hareket edilmeli... Enflasyonla mücadelede ödün verilmemeli... Rasyonel para politikalarıyla fiyat istikrarı sağlanmalı... İthalata dayalı büyüme yerine; yerli üretim ve teknoloji odaklı, tarım ve yüksek katma değerli sanayiye yatırım yapılmalı... Gelir adâleti sağlanmalı, vergi sistemi âdil olmalı, dolaylı vergiler azaltılmalı... Toplumsal doku korunmalı, kutuplaşmalara mahâl verilmemeli... Eğitimde, davranış eğitimini okulöncesi eğitimden başlayarak her kademede önceleyen ve üzerine meslekî eğitimi ve sonrasında da akademik eğitimi esas alan ve etik değerleri merkeze alan eğitim modeline geçilmeli... Dezavantajlı gruplar (yoksullar, engelliler, yaşlılar) ve çalışmayan ev hanımları, insan onuruna yakışır şekilde desteklenmeli... Sapık olmayan farklı inançlara, hayat tarzlarına ve kimliklere saygı duyan, ortak bir vatandaşlık bilinci ve birlikte yaşama kültürü inşa edilmeli... Özellikle davranış bozukluklarının giderilmesi için kadim medeniyet değerlerimiz içselleştirilmeli...  Toplumsal strese, bireylerde saldırganlığa, anksiyeteye ve etik aşınmaya yol açan nedenlerin çözümü için sürekli, sürdürülebilir şekilde gayret edilmeli... Psikolojik destek lüks olmaktan çıkarılıp kamu hizmeti olarak yaygınlaştırılmalı... Kadına, çocuğa, hayvana ve doğaya yönelik şiddete karşı sıfır tolerans politikası uygulanmalı ve ağır caydırıcı cezalar devreye sokulmalı... Sosyal medyadaki bilgi kirliliğinin ve nefret söyleminin bireysel ruh sağlığı üzerindeki tahribatını önlemek için bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı (dijital okuryazarlık eğitimi)... </span></span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Tablonun nasıl olacağı, bizim elimizde</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">... Yeter ki, kalemimizi ve irademizi başkalarının çıkarlarına endekslemeyelim... Özümüze ve sözümüze sahip çıkalım... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/tablo/51/</link>
<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 07:55:40 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>YÖNETİM, YÖNETİŞİM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Yönetim</span></b><span style="font-size:12.0pt"> ve <b>yönetişim</b>, birbirine çok benzer görünen lâkin aralarında derin bir farklılık olan iki sözcük... Yönetim, tek merkezli karar verme eylemi... Yönetişim; katılımcı, paylaşılmış karar alma süreci... Yönetim (management, administration); bir kurumda, kuruluşta ve toplumda kararların üst otorite tarafından alınıp, emir-komuta zinciriyle uygulanması... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Yönetim</span></b><span style="font-size:12.0pt">, hiyerarşiktir (üst–alt ilişkisi vardır)... Karar gücü merkezîdir (tepedekiler karar verir)... Emir ve denetim mekanizmaları önemlidir... Katılım sınırlıdır (çoğu zaman yönetilenler sadece uygular)... Yönetimde maksat; düzeni, verimliliği ve otoriteyi korumak... <b>Yönetişim</b> (governance); karar alma süreçlerinde birden fazla paydaşın (devlet, sivil toplum, özel sektör, vatandaşlar) birlikte rol aldığı, daha açık, katılımcı, şeffaf, ortak akıl ve uzlaşmaya dayanan ve hesap verebilirliğin ön planda olduğu yönetim anlayışı... Yönetişimde gaye; adâletli, sürdürülebilir ve kapsayıcı kararlar almak... Yönetimde, emir komuta; yönetişimde, ortak akıl esas... Yönetimde, üst kademe; yönetişimde, istişare ve katılım önemli... Yönetimde, esneklik olmaz; yönetişimde, esneklik olur... Yönetimde, sistem ve kontrol birincil meseledir; yönetişimde, güç paylaşımı ve katılım söz konusudur... Yönetim, “ben bilirim” der; yönetişim, “birlikte karar verelim” der... Yönetim bir orkestra gibidir... Orkestrada şef sahnededir, batonunu (<i>müzisyen topluluğunu yönetirken kullanılan el ve beden hareketlerini büyütmek ve geliştirmek için kullanılan bir çubuğunu</i>) kaldırır ve her müzisyen onun işaretini bekler... Kim ne zaman çalacağını, ne kadar güçlü ya da yumuşak olacağını şef belirler... Orkestrada düzen, disiplin ve itaat vardır... Hiçbir müzisyen doğaçlama yapmaz; herkes notaya ve şefe uyar... Müzik kusursuzdur, ancak özgürlük sınırlıdır... Bu, ‘yönetim’dir... Yönetimde, kararlar tepede alınır, herkes kendi görevini yerine getirir... Verim yüksektir, katılım sınırlıdır... Yönetişim ise, bir caz grubu misâli... Caz grubunda bir lider vardır, lâkin o şeflik yapmaz, yön verir... Her müzisyen sırayla sahnenin merkezine geçer, doğaçlama yapar... Diğerleri ona eşlik eder, ritim tutar, uyum sağlar... Caz grubunda karşılıklı dinleme, özgünlük, katılım ve saygı esastır... Her birey kendi sesiyle katkı verir, ortaya çıkan bütün, tek bir kişinin değil, hep birlikte üretilmiş bir melodinin ürünüdür... Bu, ‘yönetişim’dir... Kararlar ortaklaşa alınır, herkes sürece dâhil olur... Ortak akıl, güven ve diyalogla işler yürür...  Yönetim, düzeni korur; yönetişim, yapılanı anlamlı hâle dönüştürür... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzdeki yönetişim anlayışı</span></b><span style="font-size:12.0pt">; katılımcı, şeffaf ve etkin yönetim yaklaşımına dayalı... Geleneksel yönetim anlayışı, hiyerarşik, tepeden inmeci ve devlet merkezli bir model... Küreselleşme, dijitalleşme ve toplumsal taleplerin karmaşıklaşmasıyla birlikte, geleneksel model, çağın gereklerini karşılamakta yetersiz hâle gelmiş durumda... 1990'lı yıllardan itibaren dünya gündeminde ‘yönetişim’ (governance) kavramı, yönetimde yeni bir paradigmanın (değerler dizisinin) kapılarını aralamış... Yönetişim; yönetmekten ibaret değil, birlikte yönetmek felsefesine dayanan, çok aktörlü, katılımcı ve ağ tabanlı bir vetire/süreç... Yönetişim; ortak hedeflere ulaşmak için kamu otoriteleri, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki etkileşim ve iş birliği süreçlerinin bütünü... Dünya Bankası'nın klasik tanımıyla, bir ülkenin, toplumsal ve ekonomik kalkınma için kaynakları yönetme biçimi... Geleneksel yönetimde tek aktör, devlet... Yönetişimde ise devlet, özel sektör, sivil toplum, üniversiteler, meslek odaları ve vatandaşlar eşit konumda değilse bile sürece dâhil olan aktörler... Hiyerarşik bir yapı yerine, aktörler arasında esnek, yatay ve ağ tipi bir ilişki ağı var... Karar alma süreçlerine, danışma toplantıları, çevrimiçi platformlar veya ortak karar mekanizmalarıyla paydaşların etkin bir şekilde katılımı son derece mühim... Bütün süreçler şeffaf... Kararların gerekçeleri kamuoyuyla paylaşılır... Aktörler, yaptıkları işler ve harcadıkları kaynaklar konusunda hesap vermekle yükümlüler... Çoğunluğun kararını dayatmak yerine, mümkün olan en geniş mutabakatı sağlanır... İyi yönetişim modelinde; bütün vatandaşların, doğrudan veya temsilciler aracılığıyla karar alma süreçlerine katılma hakkı olur... Kararlar; âdil, tarafsız ve herkese eşit uygulanır, hukukun üstünlüğü esastır... Kararların alındığı, uygulandığı ve denetlendiği süreçler anlaşılır ve takip edilebilir... Mâkul bir zaman dilimi içinde tüm paydaşların beklentilerine cevap verilir... Farklı çıkar gruplarının ortak iyilik için uzlaşması sağlamaya çalışılır... Toplumun bütün kesimlerinin, dezavantajlı grupların refahı dikkate alınır... Mevcut kaynaklarla en yüksek faydayı sağlayacak süreçler oluşturulur... Karar alıcılar, yönetilenlere karşı eylemleri ve işlemleri konusunda sorumludur... <b>Yönetişim</b>; teorik bir kavram olmanın ötesinde, somut faydalar sunan, birlikte yönetim yaklaşımı... Farklı perspektiflerin, sürece dâhil edilmesi; kararların daha kapsamlı değerlendirilmesini sağlar, alınan kararların toplumsal meşruiyetini artırır, daha kaliteli ve meşru kararların alınmasına sebep olur... Kaynaklar daha etkin kullanılır... Kamu-özel sektör iş birlikleri, uzmanlık ve kaynakların bir araya getirilmesiyle daha verimli projeler hayata geçirilir... Farklı grupların bir araya getirilmesi, çatışmaları azaltır ve toplumsal uzlaşı kültürünü güçlenir... Şeffaflık ve hesap verebilirlik sayesinde, yolsuzluklar önlenir... Yönetişim; ekonomik, sosyal ve çevresel boyutları göz önünde bulundurur, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine daha hızlı ulaşılır... Yönetişim; günümüzdeki karmaşık sorunlarının üstesinden gelinebilecek yaklaşım... Artık hiçbir kimse, tek başına global sorunları (yoksullu, dijital dönüşüm vb. problemleri) çözemez... Başarı; devletin tek başına yönettiği tarzda değil, tüm paydaşlarla birlikte yönettiği toplumlar marifetiyle elde edilebilir... Yönetişim, insanî değerleri güçlendiren, toplumsal refahı artıran ve daha âdil bir dünya inşa etmemizi sağlayan dinamik bir süreç... Bu yüzden, yalnızca kamu yönetiminde değil, özel sektörde ve sivil toplum örgütlerinde de yönetişim kültürü benimsenmeli ve içselleştirilmeli... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kadim medeniyetimizde</span></b><span style="font-size:12.0pt">, aslında adı konmamış bir yönetişim modeli uygulanmış... Her yapılan işte, adâlet ilkesi ve istişare esas alınmış... Hilim (yumuşak huyluluğa, esnekliğe) ve tecrübeye önem verilmiş... Yöneticilerin sabırlı ve deneyimli olmaları gerektiğine işaret edilmiş... “Dünyanın ücra köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz.” (Hadis-i Şerif)... En küçük toplulukta bile liderliğin önemli olduğu ifade edilmiş... Yönetimin bir emanet olduğu hatırlatılmış... İdarecilik, ağır bir sorumluluk ve ilahî bir emanet olarak görülmüş... Yöneticilik görevinin, sadece güç değil, aynı zamanda ahlakî bir yükümlülük olduğu vurgulanmış... Halkın temel hak ve hürriyetlerinin koruması esas alınmış ve zulme asla rıza gösterilmemiş... Hem dünyevî hem uhrevi sorumluluklar gözetilmiş... “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalış...” ilkesiyle hareket edilmiş... Kadim medeniyet değerlerimize göre, yöneticilik bir makam olmanın ötesinde, ahlâkî ve toplumsal bir görev olmuş... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:289.9pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Yönetim ve yönetişim hakkında söylenen etkileyici sözler</span></b><span style="font-size:12.0pt">: <i>“Yönetim, insanları doğru işte doğru şekilde kullanmaktır.” (Peter Drucker)... “Yönetim, bir şeyleri doğru yapmak; liderlik, doğru şeyleri yapmaktır.” (John C. Maxwell)... “Liderlik, bir vizyonu hayata geçirme sanatıdır.” (Warren Bennis)... “Yönetim, bir sanat ve bilimdir; insanlar ve süreçlerle etkileşim kurarak bir şeyler yapmaktır.” (Henry Mintzberg)... “Bir ulusun büyüklüğü ve ahlakı, onun yönetim biçimiyle ölçülür.” (Mahatma Gandhi)... “Gerçek liderler, zor zamanlarda bile insanları nasıl yönlendireceklerini bilirler.” (Jim Collins)... “Başarılı insanlar, başarılı olmayanlardan farklı düşünürler.” (Bill Gates)...</i> </span></span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Yönetimin ve yönetişimin ilk basamağı</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">, kendimize egemen olmak... Başkalarının aklıyla hareket etmemek ve aklımızı birilerine kiraya vermemek... Gerisi lakırdı... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/yonetim-yonetisim/50/</link>
<pubDate>Fri, 13 Feb 2026 08:36:13 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SAKARYA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Nehir</span></b><span style="font-size:12.0pt">, birçok medeniyetin önemli bir remzi...<b> </b>Antik Yunan’da <b><i>Styx</i></b><i> Nehri</i>, ölümden sonraki hayata geçişin simgesi... Hindistan’da <b><i>Ganj</i></b> Nehri, hem maddî hem manevî arınma için bir sembol... Çin’de <b><i>Sarı</i></b> Nehir, Çin medeniyetinin beşiği... <b><i>Sakarya</i></b> (<i>Sangarius -Yunan mitolojisinde nehir tanrısı</i>), Kızılırmak ve Fırat nehirlerinden sonra Türkiye'nin üçüncü en uzun, Kuzeybatı Anadolu'nun ise en büyük akarsuyu... Sakarya, Eskişehir’in Çifteler ilçesinden doğan, Ankara, Bilecik, Sakarya ve diğer illerden geçerek Karadeniz’e dökülen 824 km uzunluğundaki ırmak... Sakarya, nüfus bakımından 22. sıradaki ilimiz... Sakarya, 1954’de il olmuş... Sakarya ilinin ilçeleri: Adapazarı (merkez ilçe), Akyazı, Arifiye, Erenler, Ferizli, Geyve, Hendek, Karapürçek, Karasu, Kaynarca, Kocaali, Pamukova, Sapanca, Serdivan, Söğütlü, Taraklı. </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>Sakarya ruhu</b>, tarih kitaplarındaki bir anı olmaktan çok öte... Ekonomik zorluklara, siyasî baskılara, doğal afetlere ve küresel salgınlara karşı verdiğimiz her mücadelede Sakarya'nın bize üflediği bir ilham var... Sakarya, zorluklar karşısında dimdik durmanın, pes etmemenin suya yazılmış destanı... Bu destanda, eğitimde, bilimde, sanatta verdiğimiz emek, ter ve kan var... <b>Sakarya ruhunun bize verdiği dersler</b>: Düşünce, ayağa kalkmak lâzım... Zorluklarla, acılarla yoğruluruz, yoruluruz, ancak asla durmayız... İçimizdeki küllerden tekrar doğarız... Bir ve beraber oluruz, tek yürek, tek yumruk oluruz; en güçlü dalgaları kolayca aşarız... Asla vazgeçmeyiz... <b>Sakarya ruhunu hep canlı tutmamız gerektiğini dillendiren dizeler</b>: <i>“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır... Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır... Aşk celladından ne çıkar mademki yâr vardır... Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır... Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır... O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır... Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır... Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır... Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır... Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır... Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır...”</i> (Sezai Karakoç)... Sakarya ruhu, hâlâ asil bir duruş, ülkesini ve bayrağını seven her bir kimse için... Bu asil tavrın her alanda sürdürülmesi önemli... Ekonomide, üretimde, istihdamda ve inovasyonda... Eğitimde, bilgiye erişimde ve her disiplinde... Kültürde, öz değerlerimizi korumada, evrensel normları ve kadim medeniyet değerlerimizi içselleştirmede... Teknolojide, dijital dönüşümde... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>Sakarya</b>, içimizde damarlarımızda akan bir nehir... Sakarya biziz; her birimiz Sakarya... Sakarya sadece geçmişte kalmış, kazanılmış bir zafer değil; bugün yaşadığımız ve yarın da yaşayacağımız ruh hâlimiz... İşimize giderken, bir projeye başlarken bir zorlukla karşılaştığımızda Sakarya ruhundan güç almaya devam edeceğimiz ruh hâlimiz... Sakarya'da dökülen her damla ter, vatan için atılan her adım, bugünkü özgürlüğümüzün kilit taşları... Vatanımızda gözü olanların kirli emelleri, Sakarya engeline çarpmış... Her birimize düşen görev, bu ruhu yaşatmak olmalı... Milletimizin her ferdi birer Mehmetçik... Bu ne demek? Bilen bilir, bilmeyen de gün gelir öğrenir... Fırat ve Dicle’nin kardeşi Sakarya... Sakarya biziz... Meriç biziz... Nil biziz... Fırat’ın doğusu da batısı da biziz... Şanlı bayrağımıza ihanet edenlerin mal mal bakacakları yer, bayrak direğinin dibidir... Sakarya ruhunu bilmeyenlerin varacağı yer bellidir... Sakarya, bağımsızlığımızın ve var olmamızın, bir nehrin adından çok daha fazlasını ifade etiğini anlamayanlara söylenecek sözümüz yok... Emperyalistlerin maskarası olanlara cevap vermek gereksiz... Hak ettikleri tek şey, çıkarları biten emperyalistlerden mal muamelesi görmeleri... Kurtuluş savaşında Sakarya, son kalemiz ve varoluşsal sınırımız ve diriliş ruhumuz idi... Bugün aynı ruhu, tarihî çizgilerimizden biri olan Fırat’ta görüyoruz... Kimlerin mal mal baktığına şahit oluyoruz... Sırtını Sakarya’ya yaslamış bir milletin direniş ruhunu kim kırabilir ki? </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Sakarya</b>’, il ve nehir adını taşımasının ötesinde, tarihimizde ayaklanışın ve direnişin simgesi... Sakarya; milletimizin kadim topraklarında yeşeren, sadece bir nehir değil, bir destanın, şiirin adı... <b>Edebiyatta Sakarya</b>, ‘akış ve diriliş’... Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Sakarya Türküsü’ şiirinde nehir, ağır bir yükü taşıyan, hor görülmüş ama asil bir karakter olarak betimlenmiş... “<b><i>Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya</i></b>!”... Sakarya şiirindeki parya... Kendi medeniyet değerlerinden koparılan insanımız... Kendi ülkesinde söz hakkı elinden alınmış insanımız... İnancı ve kültürüyle kendi ülkesinde ikinci sınıf hâline getirilmiş insanımız... Burada Sakarya nehri, Türk milletinin kendisi... Akışındaki zorlanma, tarihin o dönemindeki sıkışmışlığı; ancak akmaya devam etme kararlılığı ise istikbal umudu... Sakarya, yorgun bir devin ayağa kalkışı... Sakarya; sadece coğrafî bir sınır değil, bir milletin kader çizgisi... Sakarya; ‘su’dan ibaret değil, şanlı tarihimizde aşağıdan yukarıya doğru akan, yükselen şuur... “<b><i>Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?  Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur... Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.  Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük?  Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük</i></b>!” (Necip Fazıl Kısakürek)... Sakarya, yurdumun küllerinden doğuşunun, meydan muharebesinin yükünü taşıyan nehir... 1921’de vatan topraklarımız işgal altındayken, milletinin ölüm kalım mücadelesinin, akışında şekillendiği nehir... Tarihî muharebeye adını veren nehir... Sakarya; silahların konuştuğu, inanç, azim ve vatan sevgisinin coştuğu nehir... Sakarya; kıyısında Mehmetçik’in cenk ettiği, canını, malını verdiği, ülkesini vermediği nehir... Sakarya, milletimizin hep birlikte ayağa kalktığı nehir... <b>Sosyolojide Sakarya</b>, mağlubiyet psikolojisinden galibiyet inancına geçişin eşiği... Sakarya, yenilmez sanılan güçlerin durdurulabileceğinin kanıtlanmış, kolektif bilinçteki ‘kurban’ rolünün ‘fail’ rolüne evrildiği tutku... Sakarya; tükenmişliğin içinde filizlenen umudun, daralan çemberin içinden yeşeren özgürlüğün adı... Sakarya, yalnızca bir nehir veya bir savaş meydanı değil; bir milletin kendi küllerinden doğuşunu sağlayan karar anı... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>‘Sakarya’ya yüklenen anlamlar</b>: Çile ve imtihan... Nehri aşmak... Suyun dik yamaçlardan akmasının insanın içsel ve toplumsal çilelerini temsil etmesi... Diriliş, tecdîd (yenileme, yeni bir yol açma) ve millî şahlanış... Tevekkül ve yolculuk... Sürekli akışın, Allah'a doğru bir yolculuğu (seyr-i sülûk) ve tevekkül halini simgelemesi... Millî kimliğimizin ve tarihî hafızamızın canlı bir timsali olması... İlahî kudretin tecellisi olması... Millî irademiz... Medeniyet bilincimiz... Sakarya nedir, ne değildir? Cevabı sözün ustaları dile getirmiş: “Sakarya, samimiyetin timsali... Dirilişin şifresi, çilemin nehri! Yol onun, varlık onun, gerisi hep yalan... Bir varış o, ki sonsuza varmadan.” (Necip Fazıl Kısakürek)... “Nehirler medeniyetin damarlarıdır. Sakarya, Anadolu’nun diriliş ateşini taşıyan bir damardır.” (Sezai Karakoç)... “Hayat bir nehir gibi akıp gidiyor. Mühim olan, onun nereye ve nasıl aktığının farkında olmaktır.” (Cahit Zarifoğlu)... “Sakarya, Türk’ün İstiklal Mücadelesi’nde dönüm noktasıdır. O, sadece bir nehir değil, bir iradedir.” (İsmet Özel)... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">Sakarya Meydan Muharebesi</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">, şanlı tarihimizin dönüm noktası... Sakarya, yaşanmadan anlaşılmayan bir sevda... Yeşilin ve mavinin kucaklaştığı yer... Sakarya, tarih ve doğanın buluştuğu yer... Sakarya, böylesine anlamlı ve güzel... Vatanımızda gözü olanların kirli emelleri, her daim Sakarya engeline çarpmaya mahkûm... Fırat Dicle engeline çarpmış... Bütün mesele, dilli düdüklere meydanı boş bırakmamak… Bir zamanlar “Fırat’ın batısına geçecekler ve sen de mal mal izleyeceksin.” diyenleri hatırlayıp, kendimize gelebilmek… Yapılanlara hep kulp bularak, eleştirel yaklaşanlara (Jön Türk takıntısı olanlara) dur diyebilmek ve tarihin doğru tarafında bulunabilmek... Maalesef, Türkçülüğü Jön Türk’lük zannedenlere, başlarını kuma gömenlere laf anlatmak kolay değil… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/sakarya/49/</link>
<pubDate>Fri, 06 Feb 2026 08:20:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>VİDA, TORNAVİDA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Vida</span></b><span style="font-size:12.0pt">, iki veya daha fazla nesneyi birbirine tutturmak için mekanik ve inşaat işlerinde kullanılan, çeşitli uzunlukta ve uç tipinde, düz başlı, yıldız başlı, basit lâkin etkili olan, üzeri dişli metal çubuk… Bilindik vida türleri: Ahşap vidası, makine vidası, artı (+) şeklindeki başlı vida, alçıpan vidası, trifon (sert yüzeylerde kullanılan) vida… <b>Tornavida</b>, vidaları sıkmak ya da gevşetmek için kullanılan, ucu, kullanılacak vidanın baş tipine göre düz ya da yıldız (Phillips) şeklinde olan âlet… Tornavida türleri: Düz başlı tornavida, yıldız (Phillips) tornavida, pozidriv tornavida, tork (Torx) tornavida, ucu değiştirilebilen elektrikli/şarjlı tornavida… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Vida</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bir fikir; <b>tornavida </b>o fikri hayata geçiren irade… Bir vida, iki nesneyi bir arada tutar; bir fikir de düşünce dünyamızı… Fikir, zihnimizde hareketsiz iken, onu harekete geçiren, sağlamlaştıran, tornavidanın dokunuşu… Tornavida olmadan, vida işlevsiz… Vida, bir kilit; tornavida onun anahtarı… Uygun anahtar olmadan, kapıyı açmak gayrimümkün… Lider de, tornavida gibi… Teknoloji ise dişleri sağlam vida gibi… Teknoloji, potansiyel güce ve yapılandırma kabiliyetine sahip araç misâli… Teknoloji, bir orkestranın enstrümanları; lider ise orkestra şefi… İyi bir lider, organizasyonun ahengini sağlar… Lider (tornavida) olmadan teknoloji, sadece bir metal parçası… Etkin ve yetkin bir lider, teknolojiyi iyi ve doğru kullanır… Bilgi, vida; eğitmen, tornavida… Öğrenci, ahşap bir malzeme misâli… Bilgi, vida; eğitim sistemi, tornavida… Uygun vida seçimi, eğitimde doğru teknik, yöntem, yaklaşım ile öğrencinin eğitilmesi demek… Öğrencinin bilgiye ulaşmasına, uygulamasına ve davranış hâline dönüştürmesine rehberlik eden öğretmenin/eğitmenin becerisi de son derece mühim… Fikir (vida), girişimci; tornavida ise strateji ve uygulama… Çalışma hayatında, harika bir fikir, güçlü bir vidadır… Girişim, vidalanmak istenen bir yapı; yatırım, tornavida… Yatırım olmadan, girişimin olması mümkün değil… Vidayı doğru konuma yerleştirmek, piyasaya entegre etmek ve sağlamlaştırmak için stratejik bir dokunuşa (tornavidaya) ihtiyaç var… Yanlış tornavida, en iyi vidayı bile işlevsiz kılar… Harika bir fikir de kötü uygulamayla heba olur… Vida ve tornavida, biri olmadan diğeri sadece sıradan bir metal parçası… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Vida, tornavida, çivi, somun, keser, matkap</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Vida, tornavida ve çivi keser; basit, ancak etkili aletler… Matkap, tornavidanın günümüz versiyonu… Hayatımızda karşılaştığımız zorlukları aşmamıza yardımcı olan ve hayatımıza anlam katan araçlar… İnsanlar arasındaki bağları, ilişkileri ve bağlılıkları sağlamak için nasıl bir vidaya muhtacız? Bütün mesele, doğru vidayı seçmeye endeksli… İnsan hayatında vida, sosyal arasındaki bağların remzi… Aile, dostluk ve sevgi gibi ilişkiler, hayatın temel vidaları… Toplumsal bağlar sıkı olduğunda, zorluklar daha kolay aşılır… İyi bir vida, zamanla gevşemez… Hayatta da ilişkiler de böyle… Bireysel ve toplumsal ilişkilerimizde sergileyeceğimiz tutum, vida ve tornavida arasındaki bağlantıya benzer… Tornavidanın, vidayı hareketlendirmesi, sıkması ve gevşetmesi; dönüşüm ve uyum sürecini simgeler… Tornavida, farklı durumlara uyum sağlama yeteneğimizi temsil eder… Mâruz kaldığımız zorluklara karşı esnek olmak, başarıya giden yolda önemli bir adım… Bir durumu değiştirmek veya dönüştürmek için doğru aracı kullanmak gerek… Tornavida, dönüşümün basamaklarında yeteneklerimizi sembolize eder… Keser; çivileri kesmek ve çıkarmak için kullanılan bir alet… Bazı şeylerin sona ermesi veya bırakılması gerektiği anlarda, ‘keser’ere ihtiyaç var… Keser, kırılgan anlarımızda ve güç gerektiren durumlarda karar vermemizi,  geçmişteki ilişkilerimizi sonlandırmamızı çabuklaştırır… İlerlemek ise maksadımız, geride bırakmamız gerekenleri kesere havale ederiz… Bir çiviyi çıkarıp atmak, güçlü bir karar vermeyi gerektirir… Zor kararlar almak ve bunları uygulamak için cesaret lâzım… Tornavida, keser ve matkap bunun için var… Tornavida, bir vidanın yerini bulmasına yetmez; bazı durumlarda vida yerinden kayar veya sabitlenemez… Bu, başarısızlık anlamına gelmemeli... Engellerle karşılaştığımızda, tornavida, keser ve matkap gibi, pes etmeden tekrar tekrar denemeye devam edebilmek önemli… Başarısızlık, hayatın bir gerçeği… Her başarısızlık, bizi bir adım daha ileriye götürmek için bize bir fırsat olmalı… Zorluklar karşısında sabretmeliyiz, içsel gücümüzü harekete geçirmeliyiz… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Tornavida; yön verir, vidaları sıkar, düzen kurar</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Vida; parçaları birleştirir, sabitler… Keser; gerekirse yıkar, düzeltir… Çivi; bir şeyleri yerinde tutar, yük taşır… Matkap; derinlik açar, ilerlemenin kapısını aralar… Tornavida, vida, somun, keser, çivi ve matkap vb. âletler; bir düzen, işlev, maksat ve araç ilişkisiyle ilintili mefhumlar… <b>Kadim medeniyetimizde</b> bu aletlerin adı zikredilmese de, araç gereç ile gaye arasındaki ilişki, hikmetli yerleştirme, maksada uygun davranış, her şeyin yerli yerinde olması gibi değerler üzerinden söylenen sözler: <i>“Her sanat bir ihtiyaçtan doğar. İhtiyaç, aklı harekete geçirir; akıl, aracı icat eder.” (İbn Haldun)… “Amacı olmayan amel boş iştir; amaca götürmeyen araç ise yükten ibarettir.” (Gazâlî)… “Her varlık, ancak kendi mahiyetine uygun şekilde iş görürse kemaline erer.” (İbn Sina)… “Her iş, ehline verilirse düzene girer; keser marangozda olursa yapı yükselir.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)… “Matkap bir duvarı deler, ama hangi niyetle delinir? Ahlâk, âletin yönünü belirler.” (Aliya İzzetbegoviç)</i>… Vida, tornavida, çivi, keser, matkap vb. her bir âlet (teknoloji), ahlâktan bağımsız olamaz… Her şeyin bir düzeni ve ölçüsü mevcut… Bir çivinin yerinde olmaması, bir yapının yıkılmasına sebep… Hikmet, küçük şeyde bile büyük düzeni görebilmek… Vida, tornavida, çivi, somun, keser, matkap vb. küçük araçlar, büyük sistemlerin temeli… Her bir aracın değeri, kullanım gayesine göre… Her şey işleviyle kıymetli… Her şey yerli yerinde olmalı… Her iş ehline verilmeli ve uygun araçla iş görülmeli… Çiviyi tornavidayla değil, çekiçle çakmak lâzım… Yanlış araç ve insan, doğru işin yapılamaması demek… Gösteriş budalası olanlarla iş yapmak, havanda su dövmek… İşin özüne, işin ehline itibar, kalıcı başarıyı; günü kurtarmak ve          keseyi doldurmak adına yapılanlar işte böyle bir şey… Bir yazının da vidası, tornavidası, çivisi, somunu, keseri, matkabı; yazının üslubu ve imlâsı… Okuduğumuz veya dinlediğimiz yazıdaki çivilerin, vidaların vb. aparatların gıcırtısı ise; sözün ve yazının ahenginde gizli… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">Unutmayalım, <b>hayat, bir vidanın dişleri gibi; bazen sıkı, bazen gevşek olur</b>… Her şey yerli yerinde olmalı; yoksa vidalar gevşer… Tornavida, her şeyi yerine getirir; yeter ki doğru ucu seçelim… Var olmayı sürdürebilmenin sırrı, bir tornavida gibi; bazen sıkmaktır, bazen gevşetmektir… Yeter ki, doğru olan aparatı (vidayı, çiviyi, somunu, tornavidayı, keseri, matkabı vb. aleti) seçelim… Ne olduğumuza ve ne olmadığımıza karar verelim… Hayatın cilvesi böyle… Vida, çivi, somun tipler… Ya da keser, tornavida, mikser, matkap tipler… Kim bilir, belki de sadece sevgi dolu bir yüreğe ve akla sahip olmaktır hepsi… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/vida-tornavida/48/</link>
<pubDate>Wed, 28 Jan 2026 07:56:29 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ZIRVA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Zırva</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Arapça, zırv</i>); saçma, boş, anlamsız söz veya düşünce, anlamsızlık, boşunalık (absürt, hezeyan) temelsiz, niteliksiz şey... Küçümseme veya eleştiri amacıyla söylenen söz... Zırva tevil götürmez ifade (açıklanarak savunulamaz)... ‘Zırva’, ‘zirve’ ile karıştırtılmamalı... <b>Zirve</b> (<i>Arapça, zirveh</i>); en yüksek nokta, tepe, doruk, başarı, itibar, güç ve saygınlık... Zırvadan zirveye mi, zirveden zırvaya mı? Değersiz ve saçma bir şeyin/düşüncenin/kişinin en tepelere, güç ve itibar sahibi olacak kadar yükselmesi ve sonrasında buradaki niteliksizliği ve saçmalığı nedeniyle tekrar aynı şekilde değersizleşip düşmesidir bu... Bu, sadece bir iniş-çıkış hikâyesi değil, döngüsel bir trajedi... Çıkışın özünde, sağlam olmayan zırva var; bu ise, kaçınılmaz bir düşüş demek... </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Zırvanın olmadığı yer</span></b><span style="font-size:12.0pt">, nezih, estetik ve anlamlı olan hâl... Zırvanın zirve yaptığı, en bilindik alanlar; siyaset, iş dünyası ve kariyer ve hayatın bir kesiti... <b>Siyasette yapılan popülizm, temeli olmayan, ancak halka hitap eden söylemlerle yükselen siyasetçiler</b>... Medya ve algı... Yeteneksiz, ancak medya gücüyle veya bir grubun desteğiyle zirveye çıkan isimler... Liyakatsizlik, göreve getirilen kişilerin, görevlerin hakkını verememesi ve sonunda itibarlarını kaybetmesi... Gündemde kalma... Bir konunun (zırva da olsa) aniden gündemi ele geçirip (zirve) daha sonra unutulup gitmesi (zırva)... Çapsızlık... Fırıldak tiplerin çıkarlarına göre bir partiden diğerine savrulması... <b>İş dünyasında çabucak elde edilen kariyerin çabucak sönmesi</b>... Balon şirketlerin iflası veya yöneticilerin hızlı yükselişi ve daha sonra itibar kaybedip kovulması... Niteliksiz bir çalışanın, liyakate dayalı olmayan yollarla terfi etmesi ve sonunda başarısız olması... <b>Kültür ve sanatta, kalitesiz bir içeriğin (bir şarkı, video, dizi) anlık bir trendle popüler olması ve kısa sürede unutulup gitmesi</b>... Herhangi bir yeteneği olmadığı hâlde ünlü olmak için ünlü kişilerin (influencer) durumu... <b>Hayatta, kazanılan geçici başarılar, şöhretler ve materyal kazanımlar</b>... Kalıcı ve sağlam olmayan yükselişler... Hukuk adına yapılan aymazlıklar... Politik çılgınlığın trajik ve teatral (tiyatral) misâli Roma İmparatoru Neron ve Roma’nın yanışı... Bu, hukukî ve siyasî çılgınlığın en uç hali...  Kendi yönettiği halkın acısını, bir sanat eserinin fon müziği haline getirmek... Neron için devlet, hizmet edilmesi gereken bir kurum değil, başrolünde kendisinin olduğu dev bir sahne... Yangın sonrası halkın öfkesi artınca, Neron, çılgınca bir siyasî manevra yaparak hedef şaşırtır ve faturayı o dönem küçük bir azınlık olan Hristiyanlara keser... Bugün de günümüz dünyasında hâlâ aynı politik figürler var... Yönetici ya da lider olan, kişisel hırslarını ve ideolojik takıntılarını, sisteme angaje eden (bağlayan) figürler... Haydut gibi davranan trampa tipler, aslında müflis tacir gibi davranan tipler... Trampa; takastan farklı... Trampa; bir sözleşme, borç doğurucu karşılıklı olarak mülkiyetin naklî borç işlemi... Takas, borcu sona erdiren bir tasarruf işlemi... Meselâ, yakalanıp paketlenen üzerine çökülen şey görünürde Maduro... Güçlünün hukuku budur, ancak elbette haydut da olur bir gün madara... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Zırvanın zirve yapması</span></b><span style="font-size:12.0pt">, dilli düdüklerin gösterdikleri performans nedeniyle... Böylesi bir durum, tezatlık; bir yükseliş ve düşüş değil, bir kısır döngü aslında... Kalıcı başarı, sağlam bir temel, derinlik, emek ve liyakate bağlı... Geçici, yüzeysel ve temelsiz olan her şey, eninde sonunda gerçek değerine (zırvaya) kalp eder... Sosyal medya ve hızlı tüketim kültürünün hâkim olduğu günümüzde, o kadar çok zırva olan şey ve zırvalayan kimse var ki... Mantıklı olmayan, abartılı veya gerçeklerle örtüşmeyen söylemler ve zırva tipler... Mantıksız veya gerçekleri çarpıtan siyasî söylemler... Zırvalayan bir politikacının, rakiplerini karalamak için asılsız iddialarda bulunması... Eğitimle ilgili mantıksız veya abartılı iddiaların söylenmesi... Bütün öğrenciler için tek tip eğitim modelinin önerilmesi gibi... Bilimsel temeli olmayan veya yanlış bilgi içeren görüşlerin ortaya atılması... Aşıların sağlığa zararlı olduğu düşüncesinin kanıtlar olmadan ileri sürülmesi gibi... Toplumda yaygın olan, ancak mantıksal temeli bulunmayan inançlar veya klişe düşünceler olması... Kız çocuklarının spor etkinliklerinde başarılı olamayacağı vb. düşüncelerin iddia edilmesi gibi... Ekonomi ile ilgili gerçeklerle örtüşmeyen, abartılı veya yanlış alıntı bilgilerin söylenmesi... İşin niteliği düşünülmeden, herkesin eşit ücret alması gerektiği bir sistemin savunulması ve gerçek dışı vaatler gibi... Kültürel normlara veya değerlere aykırı, mantıksız söylemlerin yapılması... Kültürler arasındaki farklılarının, bir kültürün diğerinden daha üstün olduğu fikrinin genelleştirilmesi gibi... Bütün bunlar tek bir sözcükle özetlenebilir: Zırvalamak... Zırvalamayı dillendiren sözler: “Başkaldırıyorum, öyleyse varız. - Konuşmak düzeltmektir. Sessizlik de bir anlam belirtmeseydi, anlamsızlık üzerine kurulmuş tek tutarlı tutum sessizlik olurdu. - Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa hiçbir değere 'evet' diyemiyorsak, her şey olanaklıdır, her şey önemsizdir.” (Albert Camus)... “Varoluş, özden önce gelir.” (Jean-Paul Sartre)... “Modern toplumda birçok insanın mutsuz olmasının sebebi, anlam eksikliğinden kaynaklanan bir varoluşsal boşluk hissetmeleridir.” (Viktor E. Frankl)... “Anlamsız yaşam erken ölümdür.” (Goethe)... “Cahillik bilgiye nazaran daha çok kendine güvenir.” (Francis Bacon)...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Zırvalamak</span></b><span style="font-size:12.0pt">; anlamsız, tutarsız, mantıksız, saçma, gereksiz veya ciddiyetsiz konuşmak anlamında... Hangi durumlarda zırvalanır? Günlük konuşmalarda, bir kişinin söylediklerinin mantıksız veya gereksiz olduğunu belirtmek için... Eleştiri yaparken bir düşünceyi veya görüşü küçümsemek amacıyla... Mizahî dilde, espriyle karışık bir şekilde, karşı tarafın abartılı veya uçuk fikirlerini ifade etmek için... Zırvalamak; resmî yazışmalarda olmaz... Zırvalamak, bir tavrın ve yaklaşımın ifade edilmesi... Ciddiyetin beklendiği ortamlarda, bir bireyin söylemlerinin kabul görmemesine nedendir zırvalamak... Kadim medeniyetimizde, insanın zamanını ve dilini faydasız şeylerden koruması son derece mühim... “İki şey ahmaklığa delalet eder: Hiçbir sebep yokken gülmek; sormadan haber vermek... - Üç şey kalbi katılaştırır: Çok yemek, çok konuşmak, çok uyumak.” (Mâlik bin Dinar)... “Bir kimsenin, kendisine fayda vermeyen şeyleri bırakması, İslam'ın güzelliğindendir.” (İmam Şafii)... “Kur'an kendisiyle amel edilmek üzere indirildi. İnsanlar ise onun sadece okunmasını amel edindiler!”  (Fudayl bin İyaz)... “Âdemoğlunun canı dünyadan ancak üç hasretle çıkıyor: Derlediğinden doyasıya yiyememek, emeline varamamak, yapacağı sefer için yeterli azık edinememek.” (Hasan Basri)... “Ahmağı tanımakta en kesin ölçü, onun Allah'a inanıp inanmadığıdır. Böylelerinin deneysel bilgileri, marifetleri hiçbir değer ifade etmez.” (İmam Rabbanî)... “Boş sözden uzak dur. Ey oğul! Aklının hemen kabul etmeyeceği şeyi söyleme. Lüzumsuz laftan, çok gülmekten, şaka ve alaya almaktan, din kardeşinle tartışmaktan sakın. Böyle yapmak saygıdeğerliği götürür, kin ve düşmanlık kapılarını açar... Bir meseleyi yazarken gereksiz kelime kullanma. Az kelimeyle çok şey anlatmaya çalış... Kuru gürültü, boş yere vakit harcamaktır... Fazla lügat parçalayıp yaldızlı söz söyleme. Çünkü bu sözlerin dış görünüşü belki güzel sayılabilir, fakat gerçekte güzel değildir.” (İmam Gazali)... “İlim cehaleti kaldırır, fakat ahmaklığa bir şey yapamaz.” (Abdülhakîm Arvasi)... Necip Fazıl Kısakürek, davasının karşısındaki her türlü fikri ve sözü şiddetle eleştirmiş, anlamsızlığı ve boşluğu sert bir üslupla reddetmiş... Onun için zırva; fikirsizlik, taklitçilik ve Batı hayranlığı... “Benim fikir yolunda verdiğim mücadele, zırva ile mücadeledir.”... Nâzım Hikmet Ran’ın odak noktası ise; emek, halk, hürriyet ve insanlık sevgisi... “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın...”... </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Zır zır yapıp zırvalayan, bir yerlerden fonlanan dilli düdüklere tahammül etmek zor</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">... Daha zor olanı; kanıtı olmayan, alıntı ve bilgi kırıntısı sözlerin oyuncağı hâline gelmek... Birilerinin dayattıklarını sorgulamadan kabullenmek, kendimize yaptığımız en büyük zırva... Düşünme zahmetine katlanıp, sorup sorgulayıp emin olmak ve bilimsel davranmak lâzım... Bilimsel ve dinsel yobazlardan uzak durmak lâzım... Türklüğü Jön Türklük zannedenleri uyarmak lâzım... En önemlisi nemelazımcılıktan arınmak, kendimize gelmek ve kendimize egemen olmak lâzım... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/zirva/47/</link>
<pubDate>Fri, 16 Jan 2026 14:41:33 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ZİRVE</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:18px;"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b>Zirve</b> (<i>Arapça, zirveh</i>); en yüksek nokta, tepe, doruk, başarı, itibar, güç ve saygınlık... Zirve; coğrafî bir yüksekliğin, ulaşılabilecek en üst noktanın, mükemmelliğin ve nihai başarının remzi... Bir dağın doruğu, tırmanışçının nihai hedefi... Hayatın farklı alanlarındaki zirveler de bireylerin ve organizasyonların arzuladığı en yüksek mertebe... <b>Kişisel zirve</b>; bir sporcu için olimpiyat madalyası, bir sanatçı için çığır açan bir eser yapmak ve bir birey için kendini gerçekleştirmenin en üst seviyesine ulaşmak... Her bireyin zirvesi farklıdır; bir sanatçı için ilham dolu bir eser, bir öğrenci için mezuniyet, bir anne için çocuklarının mutluluğu... <b>Kurumsal zirve</b>; bir şirket için pazar lideri olmak, sürdürülebilir kârlılık sağlamak ve sektörde yenilikçilikle anılmak... <b>Bilimsel zirve</b>; bir araştırmacı için evrenin bilinmeyen bir yönünü aydınlatan bir keşif yapmak veya insanlığın yararına bir problemi çözmek... Zirve, ortalama olanın ötesine geçmek ve kalıcı bir etki bırakmak... </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:18px;"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b>Zirveye çıkan yol</b>, şans eseri değil, üzerinde titizlikle çalışılmış bir stratejinin ve kararlılığın ürünü... Başarıya nasıl ulaşılır? Net vizyonla... Ulaşılmak istenen son nokta, bulanık değil, net olmalı... Zirveye tırmananlar, sisli havada değil, hedeflerini açıkça görebildikleri bir havada yola çıkmayı tercih etmeli... Net bir vizyon, dikkat dağıtıcı unsurları elemek için... Başarılı olmak isteyenler, enerjilerini tek bir hedefe yönlendirmeli... Zirveye çıkabilmek, fiziksel ve zihinsel bir dayanıklılık, tekrar ve disiplin gerektirir. Her düşüş, bir başarısızlık olarak algılanmamalı... Zirveye oynayanlar, hatalarından hızla ders çıkarmalılar ve stratejilerini sürekli güncellemeliler... Çevresel şartlar (piyasa, bilimsel bilgi, kişisel zorluklar) sürekli değişir... Zirvede kalabilmek için de, statik kalınmamalı, değişime hızlıca adapte olunmalı... Zirveye giden yol yokuş olur ya da olmaz... Ancak, yüksek irtifada rüzgâr şiddetli olur ve koşullar öngörülemez... Başarı, korku ve şüphenin üstesinden gelme çabasıyla elde edilir... Zirveye odaklananlar, en zorlu anlarda bile pes etmezler... Hiç kimse tek başına bir zirveye ulaşamaz... Başarı, doğru insanlarla doğru ekosistemi kurmakla elde edilir... Zirveye tırmanmanın başarıyla sonuçlanması, mentörlük ile, ekip çalışmasıyla ve mütevazılık ile mümkün... Mentörlük, kendinden deneyimli kişilerin rehberliği... Ekip çalışması, farklı yeteneklerin ve bakış açılarının birleşimi... Mütevazılık, her şeyi bildiğini iddia etmeme, eleştiriye açık olma ve kendini sürekli geliştirmek için dışarıdan gelen geri bildirimleri kabullenme... </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:18px;"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b>Zirve</b>, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavram... Zirveye ulaşmak için yola çıkmak gerekir... Elbette, zirveye tırmanmak zordur, ama orada durmak daha da zordur... Zirveye ulaşmak için düşmeyi de göze almak gerek... Ulaşıldığında her şeyin bittiği bir varış noktası değil, yeni bir bakış açısının ve bir sonraki yolculuğun başlangıcı... Mâlum, dağa tırmanan, doruğa ulaştığında, etrafındaki manzarayı ve diğer potansiyel dorukları daha net görür... Gerçek zirve, kalıcı büyümenin göstergesi... Başarıya ulaşmak büyük bir iş; ancak o zirvede kalıcı olmak, sürekli yenilenmeyi, adapte olmayı ve daha da önemlisi, elde edilen başarıyı bir sonraki nesle veya topluma değer olarak geri vermeyi icap ettirir... Zirveye giden yol, engebelidir, hava değişkendir, bazen sis bastırır, bazen rüzgâr savurur... Bu yokuşlar; karşımıza çıkan zorluklar, mücadeleler... Taşlar, kayalar; karar anları, riskler... Yorgunluk; tükenmişlik, motivasyon kaybı... Manzara; yolculuk boyunca edindiğimiz deneyimler, öğrendiklerimiz... Zirveye çıkanlar, her adımda biraz daha güçlenir, biraz daha bilgeleşir... Fiziksel ve ruhsal bir dönüşümün, sabrın ve azmin neticesinde zirveye ulaşırlar... Zirveye tırmananlar ve sebat edenler, hem dışarıdaki dünyayı hem kendi potansiyelini keşfederler... </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:18px;"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b>Hayatta bazen küçük anlar bile zirveye dönüşebilir</b>... Meselâ, bir çocuğun ilk adımı... Bir hastanın iyileşme haberi... Bir haberin son cümlesi... Bir şarkının can alıcı noktası... Bu anlar, içsel zirveler... Herkesin, iç âlemindeki kendi dağında, kendi zirvesinde yaşadığı sessiz zaferler... İşin özü, zirve; tek bir hedef değil, bir yolculuk... Zirve, bize zirveye ulaşırken, kim olduğumuzu öğretir... Her adımda biraz daha kendimiz oluruz, kendimize egemen oluruz... Gerçek zirve, dışarıda bir yerde değil; içimizde... Hayat, inişleri ve çıkışlarıyla bir dağ silsilesi misâli... Bazen zirvedeyizdir; her şey yolundadır, başarı elimizin altındadır... Bazen de, çukurdayızdır; karanlık, belirsizlik ve yalnızlık içinde yönümüzü arıyoruzdur... Bu, zirve ve çukur arsında gelgitleri yaşamamız... Zirve çukur arasındaki gidip gelmeler, bizi biz yapan asıl hikâyemiz... Zirvede olmak bize ne kazandırır, ne kaybettirir? Hâdiselere geniş bir perspektiften bakabiliriz... Manzaranın tamamını görebiliriz, büyük resmi anlayabiliriz... Yalnızlıkla tanışırız, her bir şeyden sorumlu oluruz... Zirvede kalabilmek için zorlanırız, dengeyi kaybedebiliriz... Egomuza yenik düşebiliriz... Kendimizle olan sınavı, insan kalabilme sınavını kaybedebiliriz... Çukura düşebiliriz... Çukura düşünce de, acı çekeriz ya da yeni bir dönüşüme başlarız... Bu; kendimizle yüzleşmek demek... Burada; maskemiz düşer, gerçek benliğimiz ortaya çıkar... Yeniden doğuşun başlangıcıdır aslında, en dipte olmak... Tek çaremiz, yukarı çıkmak için tekrar tırmanışa geçmek... Çukurda olmak, bize empatiyi öğretir, acı çeken başkalarının acısını daha iyi anlamayı sağlar ve bizi merhametli olmaya sevk eder... Çukurda olmak, zayıflık olarak düşünülmemeli... Çukurda geçirilen zaman, karakterimizi şekillendirir... Yeter ki, çukurda iken, zirvenin varlığını hatırlayabilelim ve dengeyi kurabilelim... Dengeyi kurabilmek, bizi olgunlaştırır, bize derinlik kazandırır... Bu; bize hayatın döngüsünü gösterir... Hiçbir zirve sonsuz, hiçbir çukur kalıcı değil... </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:18px;"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b>Kadim medeniyetimizde zirve</b>; ilim, ahlâk ve maneviyatın en yüksek noktası olarak içselleştirilmiş... Zirveye ulaşmak, dünyevî hırsların değil, hikmet ve takvanın doruğu kabul edilmiş... Zirveye dair söylenen en zirve söz: “İlim Çin’de bile olsa gidip onu alınız.” (Hadis-i Şerif)... İmam Gazali, gerçek zirvenin, insanın nefsini terbiye ederek hakikate ulaşması, aklın ve kalbin Allah’a yönelmesi olduğunu vurgulamış... İbn Sina, ilimde zirveye ulaşmayı; insanın aklını en yüksek seviyede kullanması, hakikati bilmesi ve insanın varoluşunun en yüce noktası olarak tanımlamış... Fudayl bin İyaz, “Tevazu kimden olursa olsun hakkı kabul etmendir... Zirve, kibir değil tevazu ile elde edilir.” demiş... Sadi Şirazi, “Akıl yeryüzünden kalksa bile hiç kimse akılsız olduğuna inanmaz.” diyerek idrakin önemini dillendirmiş... Malik bin Dinar, “İki şey ahmaklığa delalet eder: Hiçbir sebep yokken gülmek; sormadan haber vermek.” diyerek, hikmetli davranışın önemine dikkat çekmiş... Mevlana Celaleddin Rumi, zirveyi, aşkın ve Allah’a yakınlığın doruğu olarak tanımlamış: “Aşk, insanı zirveye çıkarır; akıl ise yol gösterir.”... İbn Arabi, zirvenin, insanın ‘insan-ı kâmil’ mertebesine ulaşması olarak nitelemiş... Hülasa, kadim medeniyetimizde zirve; dünyevî başarı değil, manevi olgunluk olarak görülmüş... İlim, ahlâk ve takva, zirvenin üç temel sütunu kabul edilmiş... Zirveye ulaşmak için sabır, tevazu ve hikmet gerektiğine işaret edilmiş... Zirveye çıkan kişinin, aslında daha büyük sorumlulukların da merkezine geldiği hatırlatılmış... Zirvenin, insanın ‘kendini bilmesi, Rabbine yönelmesi ve ilimde, ahlâkta en yüksek noktaya ulaşması’ olduğu ifade edilmiş... </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:18px;"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b>Unutmayalım, zirveden gelenler yol gösterir, çukurdan çıkanlar umut olur</b>... Zirvede olmak güç verir, çukurda olmak ders verir... Zirve, ne kadar yükseğe çıkabileceğimizi; çukur, ne kadar derinden yeniden doğabileceğimizi gösterir... Hayat, bu iki nokta arasında kurulan bir köprü... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/zirve/46/</link>
<pubDate>Sat, 03 Jan 2026 09:22:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>OT BİTMEZ, YOL GEÇMEZ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Ot bitmeyince</span></b><span style="font-size:12.0pt">, yol biter, hayat biter… Dilde kalan tek şey, ‘<b>ot bitmez, yol geçmez</b>’ olur o zaman… <b>Ot</b>, saman; can olmanın, hemhâl olmanın belirtisi… ‘Ot’ deyip geçmeyelim… Yerin üstünde iken, ot bize can… Yerin altında iken, biz ota can… ‘Ot’ dediğin, değil sadece sap saman… Ot, kırlarda, çayırda, bahar gelince çıkıp bir iki mevsim sonra kuruyarak hayatlarını tamamlayan küçük bitki… O kadar çok ot var ki… Kastımız, bitki için… Hayatını ot olarak geçiren samancılar için değil elbette…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><b><span style="font-size:12.0pt">Ot</span></b><span style="font-size:12.0pt">, hem yaşken hem de kuruduktan sonra hayvanlara verilen yem…  Ot, insanlar tarafından da çeşitli amaçlarla kullanılan şifalı bitki… Ateş basması ve menopoz tedavisi için kullanılan, <b>karayılan otu</b>… Östrojen etkisi ile hormon tedavilerinde önemli olan, <b>yâbani yer elması</b>… Sakinleştirici ve uyuşturucu etkisi ile depresyon tedavilerinde kullanılan, <b>aslankuyruğu</b>… Cilde olan faydası nedeniyle kozmetik ürünlerde kullanılan ve kötü enerjiyi temizlemek için yakılan <b>adaçayı</b>… Karaciğer ve diğer organlar üzerinde yenileyici ve iyileştirici etkilere sahip olan, <b>mavi mine çiçeği</b>… Merkezi sinir sistemi hastalıklarında ve yaşlanma karşıtı ilaçlarda kullanılan <b>ginseng</b>… Kolesterol, kalp ritim bozukluğu ve çeşitli kalp hastalıklarına karşı iyi bir tedavi edici bitki, <b>alıç</b>… Enfeksiyon hastalıkları ve kansere karşı güçlü bir bitki, <b>karahindiba</b>… Kısırlık, kansızlık, prostat ve adet düzensizliği gibi dertlere deva olan minegiller familyasından olan <b>hayıt</b> otu… Üst solunum yolu enfeksiyonların (yangının, iltihabın) tedavisinde ve bağışıklık güçlendirici olarak kullanılan <b>zencefil</b>… Dolaşım sistemi ve cilt sorunlarına karşı etkili ot, <b>ısırgan otu</b>… Şifalı otlar arasında yer alır ve baharat, çay ve kekik suyu olarak tüketilen ot, <b>kekik</b>… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              Meşhur olan söz; “<b><i>Ot bitmez</i></b><i>,<b> kervan geçmez</b></i>.”… ‘Kuş uçmaz, kervan geçmez’ yer, kimsenin uğramadığı ıssız ve sapa yer… Ot bitmez yerden, niye kervan geçsin ki… Böylesi bir ifade; ulaşılması zor, tenha ve verimsiz, çorak yerleri tanımlamak için kullanılmakta… ‘Ot bitmez, kervan geçmez.’, ulaşılmaz yerlerin hikâyesidir, aslında… Bu, zamanın ve mekânın unuttuğu, hayatın dışında kalmış yerlerin hikâyesidir…  Bu deyim, sadece coğrafî bir tanımlama değil; o yerin sosyal ve ekonomik izolasyonunun (yalıtımının) da vurgulanması… ‘Ot bitmez, kervan geçmez’ yer, tarihin derinliklerine ve Anadolu’nun coğrafi yapısında yolculuk yapılırsa; nasır tutan ellerin, düşünen kafaların ve sömürülen emeklerin hüzünleri anlaşılabilir… Dağlık, engebeli ve su kaynaklarının kıt olduğu bölgelerde verilen yaşam mücadelesi ve insanlar, bize söylemeden neler anlatmaz ki… ‘ Ferhat ve Şirin’ hikâyesine bile gerek kalmaz; insanların maruz kaldıkları zorluklar anlaşıldığında…  ‘Ot bitmez, kervan geçmez’ sözü; günümüzde, insanların yaşamadığı veya nâdiren gidilen yerleri tanımlamaktan ve ulaşımın zor olduğunu veya tamamen izole edilmiş yer olduğunu yansıtmaktan öte geçmez hâle dönüşmüş… Edebiyatımızda, bu deyim, yazarların ve şairlerin eserlerinde sıkça karşımıza çıkan bilindik söz olmuş… Yaşar Kemal’in şiirlerinde, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde ve pek çok Anadolu halk hikâyesinde bu ifadeye rastlamak mümkün… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              Teknolojinin ilerlemesi ve ulaşımın kolaylaşması sayesinde, “ot bitmez kervan geçmez” yerler azalmış… “Ot bitmez kervan geçmez”, hâlâ ulaşılması güç olan, medeniyetten uzakta kalmış yerler için kullanılmaya devam edilmekte; lâkin bir kişinin, kendini sosyal çevreden izole edilmiş hissettiği durumlar için de söylenmekte… “<b><i>Ot bitmez yol geçmez</i></b>.” dilimizde kullanılan bir deyim değil; ancak, bu sözün yerine benzer anlam taşıyan “<b><i>Bastığı yerde ot bitmez</i></b>.” veya “<b><i>Ayağının bastığı yerde ot bitmez</i></b>.” (atasözü) denmekte… ‘Bastığı yerde ot bitmez’, bir kişinin uğursuz olduğunu veya gittiği yere bereketsizlik, kötü şans veya uğursuzluk getirdiğini ifade etmek için dillendirilmekte… Bu ne kadar doğru? Dilimiz ve kültürümüz; bu tür söylemlerden (bâtıl itikatlardan) arındırılmalı… Toplumda bireylerin birbirlerini olumsuz etiketlemeleri, haksız yargılamaları veya önyargılarla suçlamaları asla kabul edilemez… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              <b>Ot, sap ve saman</b>… ‘<b>Sapla samanı ayırmak</b>’, önemli… Sapla samanı birbirinden ayırabilmek; iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilmek demek… Otla samanı ayırmak, birçok durumda son derece gerekli… Meselâ, marketten meyve alırken, olgun, taze ve sağlıklı meyveleri seçerken, “sapla samanı ayırmak” önemli… Arkadaşlarımız arasındaki iyi ve kötü niyetli kişileri ayırt ederken, dikkatli olmamız mühim… ‘Sapla samanı ayırmak’, insan ilişkilerinde, olmazsa olmazımız… ‘Sapla samanı ayırmak’, işimiz gereği yatırım yaparken, değerli bilgileri ayıklamak ve doğru kararlar vermek için gerekli… Politikacıların söylemlerini analiz ederken, gerçekçi ve yanıltıcı ifadeleri birbirinden ayırmak için lâzım… Sözün, doğru olması, doğru söylenmesi ve doğru zamanda doğru kişilere söylenmesi mühim… Sözün, sapla samanı ayırarak söylenmesi, doğru… “<b><i>Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz… Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz… Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı… Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz</i></b>…” (Yunus Emre)… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,"sans-serif""><span style="font-size:12.0pt">              Söz önemli, ayağa düşmemeli… Verilen sözler tutulmalı… Dün eleştirilen şeyin, ‘biz yapınca, doğru’ anlayışına dönüşmesine fırsat verilmemeli… Sözü eveleyip gevelemekten başka iş üretmeyenlerin, tek yapabildikleri şey; personel israfı ile dilli düdüklerin sayısı çoğaltmak olur sadece… Bu, her bir işin ‘<b>ot bitmez, yol geçmez</b>’, hâle gelmesi demektir… 2 kişinin yapacağı işi, 5 kişinin yapması; personel isrâfıdır... Başkan yardımcısı ve müdür sayısının çokluğu, işlerin güzel ve verimli yapılacağı anlamına gelmez... Bu, meselâ, Belediye yönetiminin, yönetilemez hâle gelmesi demektir... Nedir ‘<b>ot bitmez, yol geçmez</b>’ işler?  İletişim eksikliği ve saygısızlık… İşin ehline verilmemesi… Bir işin, birden fazla kişiye verilmesi… Eğitimsizlik ve bilinçsizlik… Sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik… Ekonomik zorluklar ve yoksulluk… Kültürel ve dinî farklılıkların, anlayışsızlık ve çatışma ortamına evrilmesi… <b>Yönetimde İltizamın (kayırmanın, bir tarafı tutmanın) ve tavassutun, liyâkatin yerini alması</b>… Çevresel sorunlar ve iklim değişikliği… Suç ve şiddetin artması… Toplumsal değerlerin zedelenmesi… Bireysel sorumluluk eksikliği… Mesele liyakat meselesi… Nepotizme  (ehliyet ve liyâkate uygun olmayan akrabaların devlet işlerinde görev almasına) hiçbir zaman onay verilmemeli… Avrupa’da başlayan Rönesans ve aydınlanma hareketleri ile nasıl mı ortaya çıkmış? Papaların, niteliklerini ve eğitim düzeylerini göz önüne almadan akrabalarına üst düzey görevler vermelerine tepki olarak… <b>Nepotizm</b>; iltimas, torpil, dayıcılık ve kohumbazlık (<i>Arapça, ‘kohum’ akraba + Farsça ‘bâz’, düşkün</i>) anlamında… Tanıdık, eş ve dost kayırmacılığı (iltiması), <b>kronizm</b>… Siyasal ve dinsel kayırmacılık, <b>patronaj</b>… Seçmen kesimlerine yönelik kayırmacılık, <b>klientelizm</b>…  Nepotizm, demokrasi ve kurumsallaşmanın önündeki en büyük engel… Esas olan, aynı niteliklere ve becerilere sahip her bir bireye, eşit fırsatlar sunulmasıdır; toplumdaki konumların fiilî başarılara, liyakâte göre verilmesidir… </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:"Calibri","sans-serif"">Maksadımız, eleştirmek değil; yanlış ve hatalara geçit verilmemesi için gerçekleri dillendirmek… Anlayan anladı… Anlamak istemeyenlere, dilli düdüklere, her bir şey ‘<b>ot bitmez, yol geçmez</b>’ de olsa, tozpembe… Trafikte kırmızı ikaz lambasının pembeye dönüşümü, bu olsa gerek…  Selam, sevgi ve saygılarımla… </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/ot-bitmez-yol-gecmez/45/</link>
<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 16:42:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇIKMAZ SOKAK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Çıkmaz sokak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, ucu kapalı, yalnız girişi olup devamı ve çıkışı olmayan küçük ve dar sokak… Çıkmaz sokak; şehirlerde, trafik yoğunluğunu azaltmak veya belirli bir alanı korumak ve daha ziyade yürüyüş alanı yapmak amacıyla planlanan yol… Çıkmaz sokak, bir ucunda ulaşımın sona erdiği, diğer ucunun kapalı olduğu dar ve sessiz yol… Çıkmaz sokak, sıradan bir şehir detayı gibi görünse de, mimariden toplumsal hayata, kişisel deneyimlerden sanat eserlerine kadar farklı alanlarda kendine özgü bir mola yeri… <b>Çıkmaz yol levhası</b>, ileride çıkmaz yol olduğunu bildiren ve çıkışı olmayan yolların girişlerinde kullanılan trafik bilgi işareti… <b>Çıkmaz sokak</b>, hayatın beklenmedik durağı… Çıkmaz sokak, kişinin kariyerinde ilerleme kaydedemediği veya tıkandığı açmaz… Çıkmaz sokak, kişisel gelişim yolunda yaşanan duraksama veya engel... Çıkmaz sokak, sosyal ilişkilerde yaşanan çözümsüzlük çıkmazı veya ilerleyememe durumu… Çıkmaz sokak, düşünce dünyamızda bir engel gibi görünse de, doğru yaklaşımlar ve perspektiflerle fırsatlara dönüşebilen çıkmaz nokta…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Çıkmaz sokak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, aslında yaşadığımız yerin sessiz köşesi… Çıkmaz sokak, antik çağlara kadar uzanan bir gerçek… Antik Yunan ve Roma dönemlerinde savunma amacıyla tasarlanan, düşmanların ilerlemesini zorlaştıran çıkmaz sokak; günümüzde şehir planlamasında ise konut bölgelerinde huzurlu ve güvenli alanlar meydana getirmek amacıyla, araç trafiğinin sınırlandırıldığı, çocukların oyun oynayabildiği yer hâline dönüşmüş… Çıkmaz sokak, bireylerin günlük koşuşturmacasında mola yeri noktası ve toplumsal hayatta komşuluk alanı olmuş… Edebiyat, sinema ve resim gibi sanat dallarında çıkmaz sokak, insanın var olma mücadelesini anlatmak için kullanılan ifade hâline gelmiş… Yalnızlığı, belirsizliği, yeni bir umut başlangıcını vb. durumu sembolize etmenin anahtar sözü olmuş… İşin güzel tarafı, felsefede bir çıkmaz sokağa girmek, çoğu zaman, kaçınılması gereken bir durum gibi görünse de, aslında, bize bir durup düşünme fırsatı sunmuş… Hayatta her birimiz, bazen bir çıkmaz sokakta bulabiliriz kendimizi… Böylesi bir durumda, bu; yeni yönler keşfetmek ve farklı bakış açıları geliştirmek için önemli bir şans olsa gerek… Gerçekten, çıkmaz sokak, yalnızca şehir planlamasının bir gereği değil, ictimaî hayatın, sanatın ve bireysel deneyimlerin sessiz tanığı… Çıkmaz sokak, nereye mi çıkar? Sâkin ve huzur dolu bir yere… Bir durup düşünmek ve yeni yollar aramak, keşfetmek için yeni bir fırsata… Kaos açmazından çıktığımız durağa… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (The Dead End) <b><i>John Grisham</i></b> tarafından yazılan,  bir avukatın kariyerinde karşılaştığı zorlukların ve etik sorunların anlatıldığı eser… ‘Çıkmaz sokak’ (Dead End Street) <b><i>Agatha Christie</i></b>’nin kaleme aldığı, bir cinayetin ardındaki gizemli olayları çözmeye çalışan bir dedektifin başından geçenlerin anlatıldığı polisiye bir roman…  ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (Dead End), <b><i>Michael Connelly</i></b> tarafından yazılan, bir veterinerin hayatını ve işini merkeze alan, bir dizi gizemli ölümle ilgili olayların ele alındığı kitap… ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (No Exit -Çıkış Yok), <b><i>Jean-Paul Sartre</i></b>’nin varoluşçuluğu işleyen, cehennemî bir odada geçen bir olayda insanların kendi içindeki çıkmazlarıyla nasıl yüzleştiğini sorgulayan tiyatro eseri…  ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (Dead End Street), <b><i>Louisa May Alcott</i></b> tarafından yazılan, bir sokak metaforu üzerinden bireysel seçimlerin sonuçlarının ve hayattaki çıkmazlarının tartışıldığı bir Amerikan edebiyatı klasiği… ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (Blindness -Körlük), <b><i>José Saramago</i></b>’nun kaleme aldığı, bir şehirde aniden yayılan körlük salgınının, insanlığın ahlâkî çıkmazlarının ve çaresizliklerinin anlatıldığı Nobel ödüllü romanı…  ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (Street of No Return -Dönüşü Olmayan Sokak), <b><i>David Goodis</i></b>’in yazdığı, karanlık bir atmosferde toplumun kenarındaki insanların hayatlarının anlatıldığı romanı… ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’, <b><i>Uğur Mumcu</i></b>'nun sosyalizme ve işçi sınıfına inanma, sosyalizm ve anarşizm yolları ve yöntemleri konulu eseri… ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’, <b><i>Gülsüm Yüksel</i></b>'in, annesini ve babasını kaybeden, Erberk Köşkü'nün hizmetçisi olarak yaşayan ‘Eslin’ adlı bir kızın, hayatındaki değişimlerin ve karşılaştığı zorlukların anlatıldığı bir eser… ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’, <b><i>Cemil Kavukçu</i></b> tarafından yazılan, , içsel çıkmazların ve bireysel çatışmaların sade bir dille anlatıldığı derinlikli öyküler kitabı… ‘<b>Çıkmaz Sokak</b>’ (Sokakları Olmayan Şehir), <b><i>Ferit Edgü</i></b>’nün yazdığı, çıkmaz sokak hissini şehrin ve bireyin iç dünyasına yansıtan romanı... ‘<b>İçimizdeki Şeytan</b>’, <b><i>Sabahattin Ali</i></b> tarafından yazılan, ‘çıkmaz sokak’ hikâyesi olmasa da, bireyin kendi içindeki çıkmazlarda kaybolmasını dillendiren kitap… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Çıkmaz sokak</b>, avantaj da, dezavantaj da olabilir… Çıkmaz sokakta trafik yoğunluğu olmaz… Çıkmaz sokak, çocuklu aileler için güvenli olur… Çıkmaz sokak, adres bulmada ise, sınırlı erişim vb. navigasyon zorluklarına neden olur… Fikir âleminde tıkandığımız nokta olur, çıkmaz sokak… Yanlış kararların bedeli olur, çıkmaz sokak… <b>Çıkmaz sokaktan çıkmanın en kolay yolu</b>, yapılan hata ya da yanlıştan hemen dönmek olsa gerek… Çıkmaz sokaklarla başa çıkmak kolay değil… Belki en akılcı çözümün ilk adımı, içinde bulunduğumuz durumu kabullenmemiz… Nedenlerin ve sonuçların dikkatlice analiz edilmesi, doğru çözümler bulmada son derece önemli… Çıkmazda hissedilen durumda, yeni ve ulaşılabilir hedefler belirlenmeli… Motivasyon için, eski planlar gözden geçirilmeli, yeni stratejiler geliştirilmeli… Aile, arkadaşlar veya profesyonel danışmanlardan destek alınmalı… Yararlı etkinlikler ile meşgul olunmalı… Bu nedenle, çıkmaz sokaktan ve çıkmaz durumdan çıkabilmek için ilham verici, düşündürücü ve anlam yüklü yaklaşımlara ihtiyacımız var… Her daim hatırlamamız gereken güzel tespitler: Her çıkmaz sokak, bir dönüş noktasıdır… Bir çıkmaz sokak, geri dönüp doğru yolu bulmamız için bir fırsattır… Bazen en güzel manzaralar, çıkmaz sokakların sonunda bulunur… Hayatta çıkmaz sokaklar, düşünmek için durmamızı sağlar… Çıkmaz bir sokak, doğru yoldan sapmanın son durağıdır… Her çıkmaz sokak, bir hikâye anlatır… Bir çıkmaz sokağa girdiğimizde, onun son olmadığını bilmeliyiz; belki de başka bir yolun başlangıcı olduğunu… Çıkmaz sokak da yolun bir parçası… Çıkmaz sokak, bazen en huzurlu bir sığınaktır… Bir çıkmaz sokakta kaybolduğumuzu düşündüğümüzde, belki de sadece doğru yolu bulmak üzereyizdir… Hayatın çıkmaz sokaklarını farklı bir bakış açısından sunan, çıkmazları aşmanın çıkar yolunu dillendiren güzel sözler: “<b><i>En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır. En güzel çocuk: henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımız. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz: henüz söylememiş olduğum sözdür... - Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim… Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamayı düşledikçe, çıkmaz sokaklar bizi yıldırmaz</i></b>…” (Nazım Hikmet Ran)… “<b><i>Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden… Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden… Çekiyor tebeşirle yekûn hattının âfet… Alevler içinde ev, üst katında ziyafet</i></b>!” (Necip Fazıl Kısakürek)… “<b><i>Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek, deliliktir</i></b>.” (Albert Einstein)… “<b><i>Hayatta hiçbir şeyin yolu düz değildir; her şey çıkmaz sokaklarla, dönemeçlerle doludur</i></b>.” (Helen Keller)… “Her çıkmaz sokağın bir çıkışı vardır, yeter ki cesaretle ve kararlılıkla ilerleyin.” (Winston Churchill)… </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">              <b>Çıkmaz sokak da, çıkılır sokak olur, </b>bir gün… Yeter ki, durduk yerde,  bir yerden bir yere yanardöner gibi sürekli girilip çıkılmasın… Çıkılmaz olan tek şey, her sokağın sonunda sadece vefâ olsun… Dileyen herkes için yolun sonu sefa olsun… Üzülmesin can dostlarımız tek; katlanırız, bize düşen cefa olsun… Yeter ki bütün yürekler Devletimizin-Polisimizin-Askerimizin ve tarihin doğru tarafında olsun… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/cikmaz-sokak/44/</link>
<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 13:06:29 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ANAHTAR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Anahtar</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (Yunanca, <b><i>anihto</i></b> -açmak, <b><i>anihtiri</i></b> -açmaya yarayan), kapıları açmaya yarayan âlet… Anahtar; hayatımızdaki önemli erdem, bilgi, cesaret ve sevgi gibi unsurların kapıları açan araç… Anahtar; bilginin, gücün ve özgürlüğün simgesi… Anahtar, bilgiye ulaşmanın ve bilinmeyeni keşfetmenin sihirli formülü… Anahtar; bilgi, sevgi, sabır, tevhid ve manevî yolculuk… Eğitim, öğrenme ve entelektüel gelişim süreçlerinde, anahtar; vazgeçilemez tek unsur… Bilginin anahtarı, insanın cehaletin karanlığından aydınlığa çıkmasını sağlayan, insanın zihnini açan, yeni ufuklara yelken açmasını sağlayan vasıta… Kendimizi tanımak, hayatımızın en derin kapılarını açacak anahtar… Cesaret, zorluk kapılarını aralamak için gereken anahtar… Fırsat kapıyı çalmaz; bize ait olan irademizdir, fırsat anahtarı… Hayat kapıları açan ise, doğru bilgi anahtarı… Özgür düşüncedir, değişimin anahtarı… Sevgi, hayatın en güzel kapılarını açan anahtar… Her yeni bir güne umutla başlamaktır, başarının anahtarı… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><i><span style="font-size:12.0pt">Platon</span></i></b><span style="font-size:12.0pt">'un felsefî <b>mağara alegorisi</b>nde (<i>bir düşünceyi, davranışı ya da eylemi, daha kolay kavratabilmek için onu, yerini tutabilecek simgelerle, simgesel sözlerle, benzetmelerle göz önünde canlandırmada</i>); insanlar zincirlerinden kurtulup gerçeği gördüklerinde, bir tür <b>anahtar</b> bulmuş olurlar; bu sayede, bilginin ve hakikatin kapısını aralarlar… Mağara alegorisine göre; bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve başlarını sağa ve sola çeviremezler, sadece karşılarındakini görebilirler… Doğuştan itibaren mağarada bulunan insanlar, mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görürler ve bunları gerçeklikleri olarak algılarlar… Sonuçta, bir gün, zincirlerinden kurtulurlar ve mağarayı terk ederler; mağaranın dışında yeni bir gerçeklik ile tanışırlar ve duvarda gölgelerini gördükleri nesnelerin gerçek olmadığının farkına varırlar, gerçek hayatla karşılaştıklarında bocalarlar… <b>Ortaçağ'da kalelerin ve şehirlerin anahtarları</b>, gücün ve egemenliğin bir göstergesiymiş… Bir şehrin anahtarlarını teslim etmek, teslimiyet anlamına gelirmiş… <b>Günümüzde anahtar</b>, dijital dünyada şifreler ve erişim kodlarına evrilmiş… <b><i>Victor Hugo</i></b>'nun ‘Sefiller’ adlı eserinde, anahtar; hem fizikî hem manevî özgürlüğün remzi… <b><i>Jean Valjean</i></b>'ın zincirlerinden kurtulması, bir tür anahtar bulmasıyla mümkün olmuş… Psikolojide insanın içsel çatışmalarından kurtulması, zihninin kapılarını açarak özgürleşmesi, ‘içsel anahtarı’ bulmasıyla ilişkilendirilmiş… <b>Mitolojik hikâyelerde anahtar</b>, hazinelerin veya gizli bilgilerin kilidini açan nesneler olarak karşımıza çıkmış… ‘Binbir Gece Masalları’nda anahtar, gizemli odaların ve sırların kapısını açmış… <b>Politik kaygılara, düşüncelere ve çıkarlara kurban edilen anahtar ise, son derece tehlikeli... Anahtar, kimin elinde, kimin güdümünde ve hangi kapının kilidini açıyor? Ona bakmak lâzım</b>...  </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Yeni bir eve taşınmak veya yeni bir işe başlamak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, yeni bir kapıyı açmak demek… Bu, anahtar ile mümkün… Anahtar, kültürler ve disiplinler arasında evrensel bir sembol… Bilimde, sanatta, felsefede anahtar; insanın bilinmeyeni keşfetme arzusunu ve özgürleşme çabasını temsil eden, insanlığın ortak bilinçaltında yer eden tek şey… Anahtar, farklı disiplinlerdeki anlamlarını keşfetmek ve bunun insan düşüncesindeki yerini anlamak için bir başlangıç noktası… Anahtar; somut ve soyut anlamda, fiziksel dünyadan manevî ve entelektüel alanlara kadar birçok kapıyı açar… Bilginin kapısını açar, insanın cehaletin karanlığından aydınlığa çıkmasını sağlar… Özgürlüğün kapısını, maddî ve manevî zincirlerin kilidini açar… Gizemli kapıların, hazinelerin, sırların kapılarını açar… İnsanlar arasındaki iletişim engellerinin kilidini açar… Anahtar elimizde ya da emin ellerde olmalı… Güven ve samimiyetin göstergesidir; bir evin anahtarını ve anahtar bir bilgiyi birine vermek… Anahtar olmadan, içsel dönüşümün kapısı açılabilir mi? Anahtar ile insanın kendi iç dünyasında yaşadığı değişim ve dönüşüm başlar… İçsel çatışmalar çözülür, yeni bir benlik keşfedilir, ruhsal bir yolculuğa çıkılır… Meditasyon, terapi, dua vb. eylem; içsel kapıları açan bir anahtar ile yapılır… Anahtar olunca, yeni fırsatlar ve başlangıçlar yakalanır… Yeni fikirler ve eserler, bir anahtarla açılan kapılardan doğar… Manevî aydınlanmaya, bir anahtarla ulaşılır… Geleceğin kapıları, bilgi anahtarı ile açılır… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:136.15pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Anahtar kelime</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (keyword); bir metin, içerik, reklam veya arama sorgusunda belirli bir konuyu veya temayı temsil eden önemli bir sözcük veya sözcük grubu… Anahtar kelimeler, içeriğin odak noktasını belirler ve okuyucuların, kullanıcıların veya arama motorlarının içeriği anlamasına ve sınıflandırmasına yardımcı olan ifadeler… Anahtar kelimeler, özellikle dijital pazarlama, SEO (Arama Motoru Optimizasyonu) ve içerik stratejilerinde büyük bir öneme sahip olan sözcükler… Doğru anahtar kelimeler, hedef kitleye ulaşmak, arama motorlarında üst sıralarda yer almak ve rekabette öne geçmek için çok önemli… Anahtar kelime araştırması ve kullanımı, her türlü dijital stratejinin vazgeçilmez bir parçası… Anahtar sözler, hayatımızın kilit taşları… Her daim ders almamız ve mihenk taşı edinmemiz gereken <b>anahtar sözler</b>: <i>“İlim, hakikate açılan bir anahtardır. İlimsiz kalp, kapısı kilitli bir hazine gibidir… Gönlün anahtarı sevgidir. Sevgi olmadan ne hakikate ulaşılır ne de manevi kapılar açılır.” (Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî)… “Marifet, kalbin anahtarıdır. Kalp, ancak marifetle hakikati idrak eder… Tefekkür, göklerin ve yerin sırlarını açan bir anahtardır.” (İmam Gazâlî)… “İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır? İlim, gönül kapısının anahtarıdır… Gönül anahtarı sevgi ile çalınır, kin ile paslanır.” (Yunus Emre)… “Hakikatin kapıları, ancak tevhid anahtarıyla açılır. Tevhid, varlığın sırrını çözen bir anahtardır… Her kalbin bir anahtarı vardır. O anahtar, kişinin kendi hakikatini arayışıdır.” (İbn Arabî)… “İnsan-ı kâmil, Allah'ın isimlerinin tecelli ettiği bir anahtardır. O, varlığın sırlarını açan bir miftah (anahtar) gibidir.” (Muhyiddin İbnü'l-Arabî)… “Sabır, başarının anahtarıdır. Sabır olmadan hiçbir kapı açılmaz… Hikmet, hayatın anahtarıdır. Hikmetle yaşayan, her kapıyı açar.” (Şeyh Sadi-i Şirâzî)… “Aşk, manevi yolculuğun anahtarıdır. Aşk olmadan nefsin kapıları açılmaz… Hakikate giden yolun anahtarı, tevazu ve fedakârlıktır.” (Ferîdüddîn Attâr)… “Tasavvuf, kalbin anahtarıdır. Kalp, ancak tasavvuf ile hakikate ulaşır… Zikir, gönül kapısının anahtarıdır. Zikir olmadan manevi kapılar açılmaz.” (İmam-ı Rabbani)… “Sabır, cennetin anahtarıdır. (Atasözü)… “Bilgi, başarının anahtarıdır.” (Benjamin Franklin gibi düşünürlere atfedilen ifade</i>)… </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:80.45pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Anahtar</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (The Key, 1956), Jun'ichirō Tanizaki tarafından yazılan, kocasının günlüğünü gizlice okuyan bir kadının ve çiftin iç dünyasının açığa çıkmasını konu alan bir roman… Evlilik, cinsellik ve gizli arzular üzerine kurgulanmış psikolojik bir eser… <b>Anahtar</b> (The Key, 1989), Whitley Strieber’in bilim kurgu/paranormal türündeki eseri… Kitapta, yazarın iddia ettiği gerçek bir karşılaşma anlatıyor… Strieber, ‘The Master of the Key’ olarak adlandırdığı gizemli bir figürle karşılaşmasını ve onun kendisine evrenin sırlarıyla ilgili verdiği bilgileri aktarıyor… <b>Anahtar</b> (The Key, 2003), Marianne Curley’in gençlik/fantastik türündeki eseri… ‘Guardians of Time’ üçlemesinin üçüncü kitabı olan The Key, zaman yolculuğu ve kaderin değiştirilemezliği üzerine kurulu bir romanı… <b>Anahtar</b> (The Key, 2012), Simon Toyne’in gerilim/gizem türündeki ‘Sanctus’ üçlemesinin ikinci kitabı olan, tarihi sırlar ve komplolar etrafında şekillenen bir aksiyon-macera romanı... <b>Anahtar</b> (The Key, 2013), Mats Strandberg & Sara B. Elfgren tarafından yazılan, büyü ve karanlık güçler üzerine kurulu bir hikâyeyi anlatan, gençlik/fantastik türündeki ‘Engelsfors’ serisinin üçüncü kitabı… ‘<b>Anahtar</b>’, Mustafa Necati Sepetçioğlu tarafından yazılan roman… Eserde, Malazgirt Zaferi sonrası Anadolu'daki Türk varlığının toprağı vatanlaştırma serüvenini anlatır… Bu süreçte toprağa kök salma, değer oluşturma ve geçmişteki yaşatıcı değerler vurgulanır… ‘<b>Anahtar</b>’ Refik Halit Karay’ın yazdığı roman… Eserde, Kenan adında bir memurun evinde yaşananlar anlatılır. Kenan, evindeki anahtarı kaybeder ve bu kaybın nedenini açıklamakta zorlanır…</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Anahtar</span></b><span style="font-size:12.0pt">, her ne ise, son derece etkileyici… Asıl mesele, anahtar ve kilidin buluşması… Anahtar olmadan kilit, kilit olmadan anahtar hükümsüz… Anahtar kelime, anahtar bilgi, işin özü… Anahtarın logo yapılarak maymuncuk hâline evrilmesi, sadece aymazlık… İşin kendisi ise, açılması gereken bir sır kapısı… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/anahtar/43/</link>
<pubDate>Tue, 02 Dec 2025 13:04:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DAĞARCIK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Dağar</span></b><span style="font-size:12.0pt">; ambarlık, erzak torbası, yiyecek kabı anlamında... Dağar; bir insanın bilgi, deneyim veya kelime birikimini anlatmak için mecazen kullanılan sözcük... <b>Dağarcık</b>; bir eşyayı ifade eden kelime... Dağarcık; ‘çuval, büyük torba, içine buğday veya başka şeyler konulan nesne’ anlamına gelen ‘tağar’... ‘Dağarcık’, ‘tağar’ sözcüğüne küçültme eki olan -cık ekinin eklenmesiyle oluşmuş... Başlangıçta ‘küçük çuval’ veya ‘küçük deri/meşin torba’ (çobanların yiyeceklerini koyduğu torba) anlamında kullanılmış... Daha sonra, içine bir şeylerin konulduğu bir kap olma özelliğinden yola çıkarak, zihindeki bilgilerin ve kelimelerin toplandığı yer anlamında ‘<b>bellek</b>, hafıza’ ve ‘<b>kelime hazinesi</b>/söz varlığı’ ve içine parçaların konulması fikriyle, bir sanatçının veya grubun hazırladığı eserlerin bütünü anlamına gelen ‘<b>repertuvar</b>’ anlamlarını kazanmış...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Dağarcık</span></b><span style="font-size:12.0pt">; bireylerin bilgi, deneyim ve becerilerini bir araya getiren zihinsel bir alan... Dağarcık; bireylerin sahip olduğu kültürel, sosyal ve akademik birikimlerini ifade etmek için kullanılmakta... Dağarcık, bireylerin düşünme biçimlerini, karar alma süreçlerini ve problem çözme yeteneklerini etkileyen önemli bir unsur... Dağarcık, dil biliminde ve psikolojide farklı anlamlar taşımakta... Dağarcık; bir kişinin sahip olduğu bilgi ve deneyimlerin toplamı... Dağarcık, hem somut hem soyut anlamlar taşıyan zengin bir sözcük... Buna göre, dağarcık; eskiden kullanılan, ağzı büzgülü, bezden yapılmış küçük torba veya çanta... Dağarcık (bellek, hafıza); bir kişinin bilgi, kelime veya deneyim birikimi; zihinsel hazinesi... <b>Kelime dağarcığı</b> (kelime hazinesi, söz varlığı, vokabüler), bir kişinin bildiği kelimelerin toplamı... Dil biliminde, günlük hayatta, eğitimde, iletişimde ve kişisel gelişimde ‘dağarcık’ kavramı, bireyin kendini ifade etme (bilgi, deneyim ve beceri) kapasitesiyle ilintili... Bilgi; okunan, öğrenilen veya deneyimlenen her türlü girdi... Deneyim; kişisel hayat ve gözlem yoluyla kazanılan bilgi... Beceri, belirli bir alanda uygulama yaparak kazanılan yetenek... Bir bireyin dağarcığı, onun kişisel gelişim süreçlerinde çok önemli... Daha geniş bir dağarcığa sahip olmak, kişinin yeni bilgilere daha açık olmasını ve daha etkili bir şekilde öğrenmesine neden... Dil dağarcığı, bir kimsenin kendini ifade etme yeteneklerini doğrudan etkiler... Zengin bir dil dağarcığı, daha etkili iletişim kurmayı ve düşüncelerin daha net bir şekilde aktarılmasını sağlar... Geniş bir dağarcığa sahip olmak, birinin karşılaştığı sorunlara daha özgün ve etkili çözümler bulmasına yardımcı olur... Farklı bakış açıları ve deneyimler, sorunların hızla çözülmesi demek... Dağarcık, bireyin farklı kültürleri anlama ve onlara saygı gösterme yeteneğini artırır... Kültürel birikim, bireyin sosyal ilişkilerinde daha empatik, merhametli ve anlayışlı olmasına sebep... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Dağarcığı nasıl daha etkin hâle getirebiliriz</span></b><span style="font-size:12.0pt">? Farklı konularda kitap, makale ve dergi okuyarak... Yeni deneyimler yaparak... Sorunlara farklı açılardan bakarak... Eğitim alarak, kurslara, seminerlere katılarak... Farklı insanlarla etkileşimde bulunarak... Kültürel ve sosyal ilişkilerimizi geliştirerek... Gerçekten, dağarcık; bireyin hayat kalitesini artırır; düşünme ve iletişim becerilerini geliştirir... Geniş bir dağarcığa sahip olmak; kişisel gelişim, toplumsal ilişkiler ve kültürel anlayış için son derece gerekli... Dağarcığın sürekli olarak geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi mühim... Kadim medeniyetimizde dağarcık (bilgi birikimi, hafıza, zihin hazinesi) mefhumu; ilim, hikmet, hafıza, tefekkür ve öğrenmenin önemi üzerine konuşlandırılmış... “<b><i>Bilgi, en iyi miras; edep, en güzel sermaye; takva, en şerefli libastır</i></b>.” (Hz. Ali)... “İlim, öğrenmekle ve onun üzerine düşünmekle olur. İlmin şartı da anlayış ve hafızadır. - Kalp, tarlaya benzer. Bilgi ise ekilen tohum... Akıl da, tarlayı süren çiftçidir. Hikmet ise, o tarladan alınan üründür.” (İmam Gazali)... “Balçıkla sıvanmış testiye benzer insan. İçindeki su, zamanla testiyi şekillendirir. Sen de içine ne doldurduğuna dikkat et; kinle, nefretle, cehaletle dolarsan çatlar, kırılırsın. Sevgiyle, bilgiyle, hikmetle dolarsan şeffaflaşır, ışık saçarsın. - Dün geçti gitti. Dün gibi, dünkü söz de geçti. Yeni bir söz söylemek, yeni bir iş yapmak gerek...” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)... “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır?” (Yunus Emre)... “Akıl, bir cevherdir; onun faal hale gelmesi, bilgi ile mümkündür.” (Farabi)... “Hiçbir şey anlamadan çok şey okumaktansa, az şey okuyup onu iyice anlamak daha iyidir.” (İbn-i Sina, Avicenna)... “Âlimlerin sözü, beden için gıda gibidir. Gıdadan anlayana ne mutlu!” (Şeyh Sâdi-i Şirâzî)... “İnsana ilim iki türlü mal olur: Biri fikir, biri zikir. Fikir, mütalaa ile zikir, tekrar ile hâsıl olur.” (Nâbî)... Kadim medeniyet kodlarımıza göre, dağarcık; zihin, kalp, hafıza; işlenmesi ve ekim yapılması gereken bir tarla, içindekinin kıymetine göre şekil alan bir testi, en değerli miras, ruhun gıdası ve potansiyel aklı faal hâle getiren araç... Önemli olan, dağarcığın sadece bilgiyle dolu olması değil; o bilginin insanı, kendini bilmeye, hikmete ve Allah’a ulaştırması... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Batılı düşünürlerin dağarcık (kelime hazinesi) hakkındaki söylemleri</span></b><span style="font-size:12.0pt">: “Kelime, düşüncenin en temel yapı taşıdır; kelimelerimizi zenginleştirmek, düşüncelerimizi de zenginleştirir.” (Hermann Hesse)... “Dil, bir milletin ruhudur. Kelimeler, kültürün ve düşüncenin taşıyıcılarıdır.” (Victor Hugo)... “Dil, düşünceyi biçimlendirir. Kelime dağarcığımız ne kadar genişse, düşüncelerimiz de o kadar derin olur.” (George Orwell)... “Dil, insanın içsel dünyasını yansıtır; kelimeler, ruhun melodisidir.” (Friedrich Nietzsche)... “Kelime gücü, insanın en büyük silahıdır. Doğru kelimeleri seçmek, hayatı değiştirebilir.” (Maya Angelou)... ‘Dağarcık’; birikimi, yükü ve hayatın ağırlığını taşıma fikrini çağrıştırır... <b><i>Necip Fazıl Kısakürek</i></b>, ‘dağarcık’ kelimesini çok net ve metaforik bir şekilde öne çıkaran sözler sarf etmiş... <b><i>Nâzım</i></b> <b><i>Hikmet</i></b> <b><i>Ran</i></b> ise, edebi dağarcığı; aşk, mücadele, umut ve memleket sevgisi gibi temaları barındıran zengin mısralarla açıklamış... Necip Fazıl Kısakürek, ‘Dayan Kalbim’ adlı şiirinde ‘dağarcık’ kelimesini bilginin, aklın veya maneviyatın deposu/kabı anlamında kullanmış... Dayan Kalbim şiirinden: “<i>Seni dağladılar, değil mi kalbim... Her yanın, içi su dolu kabarcık. Bulunmaz bu halden anlar bir ilim... Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık. Sensin gökten gelen oklara hedef... Oyası ateşle işlenen gergef. Çekme üç beş günlük dünyaya esef! Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık</i>!”... Necip Fazıl Kısakürek, aklı (bilgiyi/fikri taşıyan organı) ‘yırtık çuval’ ve ‘sökük dağarcık’ olarak nitelendirerek, aklın bu büyük acıyı ve hâli anlamakta, taşımakta yetersiz kaldığını, bilgisinin ve gücünün eksikliğini vurgulamış... Nâzım Hikmet Ran, eserlerinde ‘dağarcık’ kelimesini doğrudan ve belirgin bir şekilde kullanmamış... Nâzım Hikmet Ran, şiirlerinde sıklıkla kullandığı ve ‘dağarcık’ sözcüğünün temel anlamıyla ilişkilendirilebilecek bir imge olan ‘heybe’yi, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ eserinde kullanmış... ‘Dağarcık’, bir şeyin, bilginin, tecrübenin toplandığı, saklandığı yer... ‘Heybe’ de, yiyecek, eşya gibi somut şeylerin taşındığı bir nevi çuval veya torba... Nazım Hikmet Ran, ‘heybe’ kelimesini, yolculuk eden, yük taşıyan veya Anadolu'nun hayatını temsil eden bir obje olarak kullanmış: “Merdivenleri çıkan heybenin... - Halı heybeler...”...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Bilgi dağarcığı</span></b><span style="font-size:12.0pt">, fikir (okuma, araştırma, derin düşünce) ve zikir (tekrar ederek ezberleme, unutmamak için zihinde tutma) ile dolar... Bilgi dağarcığımızı besleyen şükür, sözler ve bilim, ruhun gıdası... Elbette, dağarcığın niteliği önemli... Nicelikten ziyade, bilginin derinlemesine anlaşılmasının ve özümsenmesi daha gerekli... Dağarcık olmadan, yapılan her bir şey, havanda su dövmek... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/dagarcik/42/</link>
<pubDate>Tue, 18 Nov 2025 10:51:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>EZBER</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Ezber</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bilgilerin tekrar edilerek hafızada tutulması süreci… Ezber yöntemi, eğitimde sıkça kullanılan, eleştirel düşünme ve kavrama yeteneklerinin geliştirilmesi açısından sınırlı kalan yol… Ezber, doğru amaçla ve irticalen konuşma yapabilmek ve tekrar tekrar notlara bakmamak maksadıyla yapıldığında çok yararlı… Anlamı arka plana atarak yapılan ezber, ezber yapanı mankurtlaştıran hâl… <b>Ezber ve kodlama, öğrenme süreçlerinde önemli rollere sahip olan iki farklı ama birbirini tamamlayan metotlar</b>... <b>Ezber</b>, bilgiyi doğrudan hafızaya kazandırmak amacıyla tekrar edilen öğrenme işi; <b>kodlama</b>, bilgiyi anlamlandırarak, bağlamlandırarak ve yapılandırarak öğrenmeye katkı sağlayan işlem… Kodlama, bilginin zihinsel olarak yeniden yapılandırılması ve bilginin anlamlandırarak hafızada kalıcı hâle getirilmesi… Kodlama, bir programlama dilindeki komutların ezberlenmesi yerine, bunların nasıl çalıştığının, hangi mantıkla kullanılacağının belirlenmesi… <b>Ezber </b>ve <b>kodlama</b>; dil öğrenimi, matematik ve bilgisayar programlama gibi alanlarda birlikte kullanıldığında öğrenme etkinliğini artıran usuller… Belirli bilgilerin hızla hatırlanması gerektiğinde ezber yöntemi etkili… Temel bilgilerin ve kuralların ezberlenmesi, karmaşık problemlerin çözümünde gerekli… Programlama öğrenirken temel sözdizimi kurallarını ezberlemek, daha hızlı kod yazmayı sağlar, bilgiyi kullanmaya yönelik becerilerin geliştirilmesi durumunda… Kodlama yöntemi ile öğrenilen bilgiler daha kalıcı olur, zira bilgi anlamlandırılır ve bir bağlama oturtulur… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Ezber nasıl mı yapılır</span></b><span style="font-size:12.0pt">? Bilgilerin sürekli olarak tekrar edilip akılda tutulmasıyla... Bilgilerin kısa süreli hafızada tutulup uzun vadeli hafızaya geçiş yapmasının sağlanmasıyla… Bilginin derinlemesine anlaşılmasına dikkat edilmeden hafıza yer etmesinin sağlanmasıyla… <b>Ezberin avantajları</b>… Bilgiye hızlı erişim sağlanması, temel bilgilerin (Matematik formülleri, dil kuralları ve tarihi olaylar gibi belirli konuların) hızlı bir şekilde hatırlanması… Temel bilgi yapısının oluşturulması… Bazı bilgilerin yapı taşlarının ezberlenmesi, daha karmaşık konuların daha çabuk anlaşılması… Meselâ, anatomi dersinde kas isimlerinin ezberlenmesi sayesinde, daha ileri seviye biyoloji ve tıp derslerinin daha kolay öğrenilmesi… Sınavlarda temel bilgilerin hızlıca hatırlanması… <b>Ezberin dezavantajları</b>… Derinlemesine anlamaya engel teşkil etmesi… Bilginin yüzeysel bir şekilde öğrenilmesi… Ezberlenen bilginin, kısa süreli hafızada saklanması ve kalıcı bilgi hâline gelmemesi… İçsel motivasyonun azalması, öğrencilerin öğrenme sürecine olan ilgisinin kaybolması ya da eksilmesi… Öğrenmeye yönelik anlamlı bir bağlantı kurmadan bilgi depolanması… Öğrenme sürecinin mekanik hâle gelmesi… Eleştirel düşünme ve analiz yeteneklerinin gelişmemesi… <b>Önemli olan, ezberin ve anlamlandırma dengesin kurulması</b>… Ezber, çok gerekli, bilgiyi analiz edip yorumlamayı becerebildiğimiz takdirde... Ezber, ne terk edilmeli ne de sadece tamamen ezbere dayalı öğrenme tercih edilmeli… Her şey, yerinde ve kıvamında değerli… Ezber de olmalı, daha anlamlı ve kavramsal öğrenme yöntemlerinin yanında… <b>Ezberin, oldukça faydalı ve gerekli olduğu bazı durumlar</b>… Özellikle çoktan seçmeli sınavlar veya bilgiye hızlı erişimin gerektiği testler… Tarihsel olaylar, formüller ve tanımlar… Yeni bir dilin öğrenilmesi, kelime dağarcığı ve dilbilgisi kuralları… Hukukta belirli kanun maddeleri ve yasal düzenlemeler… Tıpta anatomi, ilaç isimleri ve hastalık tanımları gibi detaylar… Acil durumlarda hızlıca erişilebilmesi için belirli (acil servisler, aile üyelerinin) telefon numaraları ve özel bilgiler… Önemli edebî metinler ve ünlü yazarların eserlerinden pasajlar… Müzisyenlerin belirli notaları, akortları ve müzik parçaları… Aktörlerin/aktrislerin rol aldıkları senaryolar… Günlük hayatta sıkça kullanılan bilgiler ve rutinler (adresler, kimlik numaraları ve kişisel bilgiler)… Ezberleme, hayatı kolaylaştırır ve hızlı erişim gerektiren bilgilerin akılda tutulmasını sağlar… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Ezber ve kodlama yöntemi</span></b><span style="font-size:12.0pt">, birlikte kullanılmalı; öğrenilen bilgilerin anlamlandırılmasına ve problem çözme becerilerinin gelişimine katkı sağlayacak biçimde desteklenmeli… Bir dil öğrenirken, başlangıçta kelimeleri ezberlemek gerekli; sonrasında da ezberlenen kelimeler, kalıplar cümle içinde kullanılmalı, konuşmada aktif olarak yer almalı… Ezber ve kodlama birlikte kullanılmalı… Ezber ve kodlama yönteminin birlikte kullanımının avantajları… Temel bilgilerin, kavramların ve kuralların ezberlenmesi, öğrenme sürecini hızlandırır. Kodlama sürecine geçişte, bu temel bilgiler referans noktaları olarak kullanılır… Bir programlama dilinde temel olarak bir kod blokunun belirli bir sayıda ve üst üste çalıştırılması için kullanılan for döngüsünün nasıl yazılacağını ezberleyen bir öğrenci, döngünün mantığını anlayarak ve farklı durumlarda nasıl kullanıldığını görerek daha kalıcı bir öğrenme sağlar… Ezber ve kodlama metodu birlikte kullanıldığında, bilgiler sadece tekrarla değil, aynı zamanda anlam bağlamında öğrenilir… Bu bağlamsal öğrenme, bilginin daha karmaşık problemlere uygulanabilmesini sağlar. Matematikte hem formüller ezberlenmeli hem formüllerin nasıl türetildiği, farklı problemlerde nasıl uygulanacağı öğrenilmeli… Ezber, temel bilgileri hızlıca öğrenmeyi sağlar; ancak ileri seviyeye geçiş için kodlama süreci devreye girer… Öğrenci, veri yapıları konusunda temel terimleri ve veri tiplerini ezberler; sonrasında, kodlamayla bunların nasıl çalıştığını, algoritmalarda nasıl kullanıldığını anlar… <b>Programlama öğreniminde ezber ve kodlama dengesi çok önemli</b>… Programlama öğrenirken, temel komutların ve sözdizimi kurallarının ezberlenmesi, kod yazarken hızlı hareket etmeyi sağlar. Değişken tanımlama, veri tipi, döngü gibi temel unsurların ezberlenmesi başlangıçta çok gerekli… Ezberlenen sözdizimlerinin nasıl çalıştığını görmek için kodlama uygulamaları yapılmalı; ezberlenen komutların farklı senaryolarda nasıl sonuç verdiği gözlemlenmeli… Ezberin ve kodlamanın birleştiği nokta, algoritma geliştirme süreci… Ezberlenen temel bilgiler ve komutlar, algoritma çalışmalarıyla daha anlamlı hâle dönüşür; problem çözme yeteneği gelişir… Ezber ve kodlama yönteminin, öğrenme sürecinde sürdürülebilir olması mühim… Bilgilerin sürekli tekrar edilmesi ve uygulamalı olarak pekiştirilmesi, bilgilerin kalıcı olmasını sağlar… Programlama ve matematik vb. alanlarda, bilgilerin sadece ezberlenmesi değil, düzenli olarak kullanılması ve pratik edilmesi gerekir… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Düşünürlerin ve eğitimcilerin ‘ezber’ üzerine söyledikleri</span></b><span style="font-size:12.0pt">… <i>“Bir şeyi ezberlemek, çoğu zaman anlamak anlamına gelmez.” (Albert Einstein)… “Duyduğumu unuturum, gördüğümü hatırlarım, yaptığımı öğrenirim.” (Konfüçyüs)… “Öğrenmek, ezberlemek değil, düşünmeyi öğrenmektir.” (Sokrates)… “Eğitim, ezberletmek değil, düşündürmektir.” (Aristoteles)… “Ezber, bilgi değildir; anlamak, öğrenmek ve düşünmek gerekir.” (Platon)… “Ezberleyerek öğrenen insan, bir kopyadır; düşünerek öğrenen insan ise orijinaldir.” (Friedrich Nietzsche)… “Birinin sözlerini ezberleyebilirsin, ama o sözlerin özünü anlamadıkça gerçek bilgiye ulaşamazsın.” (Buddha)… “Anlamadan ezberlemek boş bir iş; anlamak, düşüncenin temelidir.” (Marie Curie)… “Bir şeyi hatırlamanın en iyi yolu, onu anlamaktır.” (William James)… “Ezberlenmiş bilgi, düşünme yeteneğini zayıflatır. Gerçek bilgi, düşünerek elde edilendir.” (Lev Tolstoy)…</i> Bilgiyi yüzeysel olarak ezberlemek yerine, onu anlamlandırarak, düşünerek ve içselleştirerek ezberlemek, öğrenmek ve <b>kodlamak</b>, daha değerli ve kalıcı kazanım…  <b>En çok da manevî kodlamaya ihtiyacımız var</b>… Manevî kodlarımıza, kadim medeniyet kodlarımıza dönmeden her bir konuda elde edilecek sonuç, sadece bilgi yüklü canavarları çoğaltmak olur… Bunu anlamak için, yakın tarihimizde yaşananlara iyi ve derin bakmak lâzım… Osmanlının yıkılışına göz attığımızda her ne kadar olaylara ihtiyat ile yaklaşsak da insanların birbirine olan itimadının dibe vurduğunu görebiliriz… Milletimize ittihat (birlik kurma, bir olma, birlik oluşturma, birleşme) ve terakki (ilerleme, yükselme, gelişme) denilerek; istiklâl, istikbal ve ikbâlimizin yok edilmeye çalışıldığını anlayabiliriz… İttihadın, terk (ayrılık); terakkinin, tedenni (aşağılara inmek, alçalmak, düşmek) hâline geldiği hengâme (gürültü patırtı, karışıklık, kavga)… Neticede irtikâp (kötülük etme, rüşvet alma, yiyicilik) ve teaddi (hukuksuzluk, kuralsızlık, haksızlık) yaptılar… Ülkemizi emperyalistlere şikâyet ettiler… Tarihin yanlış yerinde yer aldılar… Manevî kodlarımızdan bizi kopardılar… Bizi bizden ettiler… Bizi bize düşman ettiler…</span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Kendimize gelebilmek için, ezber bozan olmalıyız, kadim medeniyet kodlarımıza dönmeliyiz</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">... Ezber bozan söylemleri söyleyebilmeliyiz... Geleneksel yöntemler yerine yeni ve özgün fikirler geliştirmeliyiz… Mevcut durumu ve varsayımları sürekli olarak sorgulamalıyız ve daha iyisini aramalıyız… Yenilikçi olmalıyız… Teknoloji, bilim ve sanat gibi alanlarda yenilikçi projeler ve çözümler üretmeliyiz… Risk almalıyız… Başarısız olma riskine rağmen, büyük değişiklikler yapmalıyız ve yeni yollar denemeliyiz… Hızla değişen dünyaya adaptasyon/uyum sağlamalıyız ve sürekli öğrenme ve gelişim sürecinde olmalıyız… ‘Ezber bozan’ olmalıyız, değişim ve ilerlemeyi teşvik etmeliyiz… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/ezber/41/</link>
<pubDate>Wed, 12 Nov 2025 10:44:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SİYASÎ TERBİYE</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Siyasî terbiye ve edep</span></b><span style="font-size:12.0pt">; birlikte var olmanın, saygın ve saygılı olmanın gereği... Siyaset, ortak hayat alanını düzenleme sanatı... Siyaset yapmamayı marifet zanneden zihniyet, siyaseti kirli ellere teslim etme riskine mâruz... Siyaset olmadan, sosyal düzen ve adâlet felç olur... Nasıl mı siyaset yapalım? Siyaseti, memleket sevdalısı olarak yapalım; tartışmayı ve farklı düşünmeyi kaba kuvvete dökmeyelim... Siyasetteki üslûba dikkat edelim, özgür olmayı dilli düdük olmaya dönüştürmeyelim... Siyasette dil ve davranış biçimine (siyasî terbiye ve edebe) dikkat edelim... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Siyasî terbiye ve edep olmazsa</span></b><span style="font-size:12.0pt">; kurumların saygınlığı ve toplumsal huzuru doğrudan etkilenir. Edep, bir toplumda kabul görmüş incelik, nezaket, görgü ve ahlâk kurallarının bütünü... Siyasette rekabet olsa da, bu rekabetin sınırlarını ve niteliğini belirleyen siyasî edep! Siyasî edepten yoksun bir iletişim tarzı; politik aktörlerin ve demokrasinin yıpranmasına yol açan uygunsuz hâl... Siyasî terbiye ve edep, sadece resmî protokol kurallarına uymaktan ibaret değil; aynı zamanda siyasî ahlâkın ve demokratik olgunluğun bir yansıması... Siyasî edep, kamusal alanda kullanılan dilin nezaket ve saygı çerçevesinde olmasını gerektirir... Söylemlerin kişisel hakaret, iftira, nefret söylemi ve kutuplaştırıcı dilden arındırılması, siyasî terbiyenin ilk şartı... Edep, sözü sarf ederken dile sahip olmak demek... Kırıcı ve yıkıcı eleştirilerin yerine, yapıcı ve çözüm odaklı eleştiriler yapılmalı... Demokrasi, farklı görüşlerin var olduğu bir ortam... Siyasî terbiye, rakip görüşlere saygı göstermeyi, eleştireni sabırla dinlemeyi ve cevap vermeyi gerektirir... Mâlum, edep sabır işi... “<b><i>Ey insan edep nedir? diye sorarsan, bil ki edep, ancak her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir</i></b>.” (Mevlana Celaleddin Rumi)... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Siyaset, anlaşmazlık içinde olan tarafların birbirini nezaketle dinlediği bir vetire/süreç olmalı</span></b><span style="font-size:12.0pt">... Edep, haddini bilmek ve kendi yetki sınırlarını aşmamak... Siyasette liyakat, şeffaflık ve etik ilkelere bağlılık; siyasî terbiyenin omurgası... Yöneticiler, hâkimler, doktorlar, öğretmenler, siyasetçiler ve bütün çalışanlar; kararlarında kişisel çıkar sağlamaktan uzak durmalı... Özellikle politik aktörler, eleştirilerini kişiselleştirmeden, devleti temsil eden yapılara (TBMM, yargı, ordu vb. kurumlara) yönelik hakaret ve itibarsızlaştırma yapmaktan kaçınmalılar... Kurumların saygınlığının korunması ve devletin bekası, her bir şeyden çok daha önemli... Kimileri için, siyasî edepten uzaklaşmak, kısa vadede dikkat çekici ve oy getiren bir strateji olabilir... Ancak bunun bedeli, toplumsal dokuyu ve demokratik kültürü zedelemektir... Kaba söze ve hakarete dayalı siyaset, toplumu ayrıştırır; toplumu düşman kamplara böler ve siyaset kurumuna olan güveni sarsar... Politik tartışmalar kişisel kavgalara dönüştüğünde, ülkenin gerçek sorunları (ekonomi, eğitim, çevre vb.) gündemden düşer ve siyasetin asıl işlevi olan çözüm üretme yok olur... Nezaket ve saygıdan uzak bir siyasî dil, genç nesiller için nefret ve kavgayı normalleştirir... Siyasî terbiye ve edep, siyasetin olmazsa olmazı... Bir toplumun medeniyet seviyesi; sanayisine, ekonomisine ve özellikle siyasî hayatındaki dilin kalitesine bağlı... Yönetim ve yönetişim; hukukun üstünlüğüne, edebe-terbiyeye göre şekillenir... Erdem, ahlâk ve nezaket olmadan, toplumsal birliktelik aşınır... Siyasetin itibar kazanması ve sağlıklı bir geleceğin inşası; siyasî edeple ve gereğini yaşamakla mümkün... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kadim medeniyetimizde </span></b><span style="font-size:12.0pt">siyasî edebin ve terbiyenin dayandığı temel ilkeler: Adalet (El-Adl), bütün siyasi erdemlerin temeli... Hükümdarın en yüce süsü ve devletin bekâsının garantisi... Sorumluluk (emanet)... Yönetim bir emanettir ve hesabı sorulur... Lider, halkının hizmetkârı... Danışma (şura)... İşlerini istişare ile yürüten lider, başarılı olur... Merhamet ve şefkat (rahmet)... Halka, özellikle zayıflara karşı merhametli olmak... Dürüstlük ve doğruluk (sıdk)... Sözünde durmak, olduğu gibi görünmek... Liyâkat... Yönetime en ehliyetli insanları getirmek... Zulümden, şiddetten sakınmak... Zulüm, dünyevî ve uhrevî yıkım getirir... <b>Kadim medeniyetimizde bir hükümdarın, yöneticinin âdil, faziletli ve halkının refahını gözeten bir kişi olması gerektiği üzerine söylenmiş sözler</b>: <i>“Hükümdar, adaleti dilinden düşürmemelidir. Zira adaletle hükümdarlık kaim olur, zulümle yok olur. - Padişah, kendisine itaat edilmesini istiyorsa, Allah'ın kullarına zulmetmekten son derece sakınmalıdır. - Devlet, ancak ordu ile ayakta durur; ordu, mal ile; mal, vergi (haraç) ile; vergi, imar ile; imar, adalet ile; adalet ise, devlet adamlarının ıslahı ile; devlet adamlarının ıslahı da, doğru ve sadık vezirlerin varlığı ile mümkündür.” (Nizamü'l-Mülk, 1018-1092, Siyasetname)... “Erdemli şehrin başkanı, bütün faziletleri kendisinde toplayan, iyilikleri ve erdemleri sevdiren, kötülükleri ve çirkin fiilleri nefret ettiren kimsedir. - En büyük erdemler ve en şerefli mevkiler, ilk başkanlık için bir araya gelmiştir.” (Farabi, 872-950)... “Allah, sultanı yeryüzünün ışığı ve halkın koruyucusu kılmıştır. Sultan olmazsa, işler bozulur, düzen altüst olur ve halk perişanlaşır. - Hükümdarın en büyük süsü, adalettir. - Dünya bir bahçe, devlet onun duvarı, şeriat duvarın temeli, adalet de duvarın tuğlalarıdır. Temel olmazsa duvar, duvar olmazsa bahçe kalmaz.” (İmam Gazali, 1058-1111, Nasihatü'l-Mülük)... “Bey (lider) milletinin işlerini adaletle yürütürse, halkın gönlü ona ısınır ve dünya onun olur. - Beyler, halka hizmetkâr olmalıdır. Zira bey, halkın hizmetkârıdır. - Hükümdar doru sözlü olmalı, sözünde durmalı, halka iyilik etmeli, onları gözetmelidir. - Akıl bir meşaledir, doğruluk onun ışığı; bu ışık yanmazsa, meşale seni aydınlatmaz.” (Yusuf Has Hacib, 1019-1070, Kutadgu Bilig)... “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. - Hiddet ve asabiyetle işe kalkışan, sonunda pişman olur.- Körü körüne kavgadan sakın. Çünkü her düşman senin düşmanın değildir. Her koyun senin koyunun değildir.” (Mevlana Celaleddin Rumi, 1207-1273, Mesnevi)... “Mülk (devlet/hükümdarlık), ancak şeriat ile ayakta durur. Şeriat ise, ancak mülk ile (devlet gücü ile) yaşar. Mülk, ancak ordu ile korunur. Ordu ise, ancak mal (hazine) ile beslenir. Malı toplamak ise, ancak adaletle mümkündür. - Zulüm, medeniyeti mahveder.” (İbn Haldun, 1332-1406, Mukaddime)</i>... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Günümüzde siyasî terbiye ile ilgili söylenen sözler: </span></b><i><span style="font-size:12.0pt">“Bir ulusun büyüklüğü, onun en zayıf bireyine nasıl davrandığıyla ölçülür.” (Mahatma Gandhi)... “Özgürlük, başkalarının özgürlüğüne saygı gösterdiğimizde başlar.” (Nelson Mandela)... “Demokrasi, kötü bir yönetim biçimi olabilir; ama diğer tüm yönetim biçimlerinden daha iyidir.” (Winston Churchill)... “Siyasî liderlik, insanları bir araya getirmek ve onların en iyi versiyonlarını ortaya çıkarmaktır.” (Barack Obama)... “Halkın iradesi, bir ulusun en değerli hazinesidir.” (Thomas Jefferson)... “Siyasi edep, yalnızca doğru olanı değil, aynı zamanda doğru olanı yapma cesaretidir.” (Angela Merkel)... “Bir ülkede terbiye ve ahlâk yoksa, siyasî mücadelelerin sonucu daima hüsran olur." (Necip Fazıl Kısakürek)... “Bir insanın büyüklüğü, başkalarına karşı gösterdiği nezaketle ölçülür.” (Nazım Hikmet)</span></i><span style="font-size:12.0pt">... </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Siyasî nezaket</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">, insanın kendisine olan saygısının bir yansımasıdır. Siyasî edep, insanın insanlığa olan saygısının temelidir... Siyasî edebe ve terbiyeye sahip olan, memleket meselesini önceleyen, halt etmeyen, yolsuzluk ve çığırtkanlık yapmayan, dün ‘kara’ dediğine bugün ‘ak’ demeyen ülke sevdalısı politikacıdır... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/siyasi-terbiye/39/</link>
<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 05:44:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DERE TEPE</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Dere</b>’ ve ‘<b>tepe</b>’, Orhun Yazıtları'nda ‘tep’ (tepe) ve ‘ter’ (dere) sözcüklerinin bugünkü kullanımı… ‘<b>Dere tepe</b>’ ikilisi, yolculuk veya aşma eylemini betimlerken kullanılmış, zamanla mecazî anlam kazanmış… Dede Korkut hikâyelerinde ‘Deli Dumrul’un dere tepe aşması, hem fizikî hem manevî bir mücadeleyi simgeler… Dere tepe, gerçek bir yolculukta engebeli araziyi aşmak… Dere tepe, engellerle dolu bir süreçte kararlılık göstermek… Dere tepe düz gidip, iş bitirmek… Dere tepe, doğal engellerle mücadeleyi günlük deneyimin parçası hâline getirmiş… Dere tepe, toplumda ‘zorluklara rağmen ilerleme’ erdemini yüceltmiş… Dereyi görmeden paçaları sıvamak, bu anlamı vurgulayan atasözü… Dere tepe dolaşıp, sonunda, kaybedilen bir şeyin ya da kimsenin bulunması ise, işin mizahî tarafı… ‘<b><i>Over hill and dale</i></b>’ (İngilizce, tepe ve vadi aşmak), romantik edebiyatta sıklıkla kullanılan ifade… ‘<b><i>Kuh-o darre</i></b>’ (Farsça, dağ ve dere), tasavvufta manevî yolculuğu simgeleyen söz… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Geleneksel tekerleme</span></b><span style="font-size:12.0pt">, masalların veya hikâyelerin içinde kullanılan, yolculuğun uzun sürdüğünü ancak aslında pek mesafe kat edilmediğini anlatan eğlenceli bir söz: <b>Dere tepe</b> düz gittik… Bir selamı az gittik… Üç gün üç gece yol gittik… Bir de baktık, bir arpa boyu yol gitmişiz… Ya da: Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik… Dere tepe düz gittikten sonra küçük bir köye geldik… <b>Dere tepe</b> tekerlemesi, kültürümüzde yer alan geleneksel bir çocuk oyunu… Dere tepe koşmaca, çocukların belirlenen alanlarda koşarak oynadığı bir oyun… Bu oyun, hem eğlenceli bir aktivite hem çocukların sosyal becerilerini geliştirmelerine yardımcı olan bir etkinlik… Dere tepe, grup halinde oynanan, çeşitli varyasyonları ile farklı bölgelerde farklı şekillerde icra edilen oyun… Dere tepe tekerlemesi, en az üç veya daha fazla çocukla oynanır… Oyun sırasında belirli kurallar uygulanır… Çocuklar bir çember oluşturacak şekilde dizilir… Oyun, genellikle bir tekerleme veya şarkı eşliğinde başlar… Bu şarkı, çocukların birlikte söyleyerek ritim tutmalarını sağlar… Şarkı söylenirken, oyuncular çember etrafında döner veya belirli hareketler yapar… Bu, oyunun dinamik ve eğlenceli olmasını sağlar… Şarkının belirli bir noktasında, çocuklardan biri yere düşer veya çemberden çıkar… Bu, oyunun heyecanını artırır… Dere tepe tekerlemesi, çocukların fiziksel koordinasyonlarını geliştirmelerini sağlar, sosyal becerileri pekiştirir, çocukların birlikte çalışmayı, sırayla oynamayı ve takım ruhunu öğrenmelerini kolaylaştırır… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Dere tepe</span></b><span style="font-size:12.0pt">, hayatın engebeli yollarında ilerlemek… Dere tepe; zorlu, engebeli yolları, karşılaştığımız engelleri ve bu engelleri aşma sürecinin dile düşen yansıması…  Hayat, düz bir çizgi üzerinde ilerlemez… Hayatın inişleri ve çıkışları var… Bazen derin vadilerden geçer, zorlu sınavlarla karşılaşırız; bazen de yüksek tepelere tırmanır, başarılarla dolu zirvelere ulaşırız… İnişler ve çıkışlar, hayatın bir parçasıdır ve bizi olgunlaştırır, güçlendirir… <b>‘Dere tepe’ tekerlemesinde ‘tepe’</b>, aşılması gereken engeli (maddî zorluğu, duygusal sıkıntıyı, kişisel yetersizliği) remz eder… Her tepe, aynı zamanda bir meydan okumadır… Her tırmanış, bizi daha güçlü ve daha deneyimli kılar… Zorlu vadilerden geçerken umudumuzu kaybetmemek, tepelere tırmanırken azmimizi korumak önemli… Dere tepe, bize her zorluğun üstesinden gelinebileceğini, her inişin bir çıkışı olduğunu, yolculuğa devam etmek gerektiğini ve hedeflerimize ulaşmak için çaba göstermek icap ettiğini öğretir… Dere tepe, hayatın karmaşıklığını ve zorluklarını anlamamıza yardımcı olur… Bize, her zorluğun üstesinden gelinebileceğini, her inişin bir çıkışı olduğunu ve hedeflerimize ulaşmak için çaba göstermemiz gerektiğini hatırlatır… ‘Dere tepe düz gitmek’, zorlukların ve engellerin aşılması gerekliliğini vurgular… <b>Dere tepe tekerlemesini dere tepe şekerlemesine dönüştüren düşündürücü altın sözler</b>: <i>“Sen uçmayı dert etme… Nasılsa, rüzgâr seni havalandıracaktır…” (Mevlana Celaleddin Rumi)… “Âşıklar ölmez, aşığın ölümü şeker gibi tatlıdır.” (Yunus Emre)… “Eyleme engel olan şey, eylemi ilerletir. Yolun önündeki şey, yolun kendisi olur.” (Marcus Aurelius)… “Altını test eden ateştir; güçlü insanları test eden ise zorluklardır.” (Seneca)… “Yaşamak acı çekmektir; hayatta kalmak ise bu acıya bir anlam bulmaktır.” (Friedrich Nietzsche)…</i> </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Dere tepe</span></b><span style="font-size:12.0pt">, özellikle bireylerin hayat mücadelesini anlamlandırmak ve anlatmak açısından güçlü bir söylem… Dere tepe, İnsan hayatının sürekli bir değişim içinde olduğu gerçeğini dillendiren tekerleme… Başarı ve başarısızlık döngüsünü kabul eden bu söz, insanları dirençli olmaya bir çağrı aslında… Karşılaşılan zorlukların, doğal olduğunun ve üstesinden gelinebileceğinin çağrısı… Bununla birlikte, ‘dere tepe’nin de, bazı sınırlamaları da bulunmakta elbette… Hayat sadece engelleri aşmak ve mücadele etmekten ibaret değil… Bireylerin mutluluk, dinginlik ve durağanlık anları da var hayatta… Dere tepe, hayatın fazla mücadele odaklı bir çerçevede ele alınması ve bireylerin başarılarının sadece zorlukların aşılması olarak değerlendirmesi de değil sadece… Dere tepe yol kat ederken, herkesin hayat yolu aynı değil; bazı insanlar için süreç daha düz, bazıları içinse daha karmaşık… Hayatı, ‘dere tepe’ üzerinden anlamlandırmak yerine, farklı yaklaşımlar da kullanılmalı… Meselâ, hayat bir bahçe gibi olsun… Hayatta; ekim zamanı da, büyüme-olgunlaşma zamanı da, hasat zamanı da mevcut… Bu yüzden, bireylerin deneyimlerinin daha geniş bir perspektifle ele alınması elzem… Dere tepe, hayatın mücadeleci yönünü anlamlandırmak açısından önemli bir araç… Lâkin hayatın sadece zorlukları aşmak üzerine kurulu olmadığını da unutmamak gerek… Meselelere daha bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmak ve problemleri çözmek lâzım… Her bir şeyi ‘dere tepe’ tekerlemesine takılmadan, çeşitli anlatımlarla hayatı yorumlamak lâzım… Derdimiz, dere tepe giderken, bin dereden su götürmek/getirmek değil… Derdimiz, mutlu ya da mutsuz tepe de değil! Cevabı ‘rüya’ olan, ‘Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti, altı ay bir güz gitti, uyanınca hep bitti?’ bilmecesi de değil! Derdimiz, özümüzün, her birimizin olması gereken derdi: Ülkemizin dere tepe düz gidip, yere denize göğe gitmesi, ilerlemesi… Dere tepe düz giderken, ayağımıza çelme atan, ayağımıza dolaşan emperyalistlerin çomakları, çomarları da olacak… Bu, dert değil! Dere tepe düz giderken, bize düz ya da yan bakılması, hiç dert değil! İçimize oturan, içimizden çıkaramadığımız tek derdimiz, dermanı gayri millî unsurla arayanların aymazlığı… “<b><i>Batı'dan medet uman ya satılmıştır, vatansızdır ya da süper ahmaktır</i></b>.” (Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu)… Dere tepe, neyse ne… Asıl kötü olan, dereden tepeden (gelişigüzel konuşulması, rastgele konular üzerinde konuşulması), havanda su dövülmesi (sonuç alınamayacak bir işle uğraşılması, boş yere vakit harcanması), temel atmama töreni yapılması, yolsuzluk yapılması… Yoksulun yemek bulmak için metrelerce sürünerek yürümesi; zenginin ise yemeği sindirebilmek ve kilo vermek maksadıyla yürümesi… Bir gün, herkes anlayacak eninde sonunda, “Firavun da insanları eziyordu, ellerindeki varlıklarını alıyor ve sürüyordu; ancak yüzme bilmediği ortaya çıktı.” (Filistinli bir çocuk) sözünün ne anlama geldiğini… Mazlumun üzerine dere tepe düz gidenin unuttuğu bir şey var… “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste…” (Atasözü)… </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Dere tepe ile katakulli, birbiriyle karıştırılmamalı</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">… Katakulli (Fransızca); yalan dolan, oyun, tuzak, düzen… İnsan, sevdiklerinin katakullisine gelir… Dosta düşen ise, dostuna ve hiç kimseye katakulli okumamaktır, katakulli yapmamaktır, katakulliye getirmemektir… Yola düşelim, ayağa düşmeyelim… Dere tepe düz gidelim, lâkin sere serpe kaygısızca hareket etmeyelim… Üzümü yemeden önce bağı da bağcıyı da soralım, sorgulayalım… Yoğurdu üfleyerek yiyelim, ancak olur olmaz şeyden, havadan nem kapmayalım… ‘Bize gelin’ diyen dilli düdüklere değil, ‘kendinize gelin’ diyenlere itibar edelim... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/dere-tepe/38/</link>
<pubDate>Fri, 17 Oct 2025 08:25:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÖNCELİK NE OLMALI?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Öncelik ‘refah olmalı’ dendiğinde</span></b><span style="font-size:12.0pt">, savunma birilerine havale edilir, sonrasında da bireysel ve toplumsal olarak başkalarına bağımlı hâle gelinir... Öncelik, savunma olduğunda; gerçek, sürdürülebilir kalıcı refaha ulaşılır... Birçok kimsenin tartıştığı en temel ve karmaşık sorun, refahın öncelenmesi... Hâlbuki zahmetsiz rahmete ulaşılamaz... ‘Armut piş, ağzıma düş’ anlayışıyla elde edilen ‘ekonomik, sağlık, hayat kalitesi’ ve ‘bireysel özgürlükler’ geçici olur... <b>Güvenlik olmadan</b> (bireyin ve devletin tehlikelerden, tehditlerden ve zararlardan korunması sağlanmadan) güçlü olunamaz... Yakın tarihte, bazı ülkelerin işgal edilmesi ve birçok kimsenin ülkelerini terk etmeleri; aslında, savunmada millî olunmaması nedeniyle yaşandı... Öncelik ne olmalı? Elbette güvenlik ve savunma... Güvenlik olmadan refah beklentisi olması, abesle iştigal bir hâl... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Refahın birincil öncelik olması</span></b><span style="font-size:12.0pt">, liberal görüşe göre doğru bir yaklaşım... Güvenliğin sağlanmasını refaha bağlamak, ne kadar doğru? Bu, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabildiklerinde, eğitimli ve sağlıklı olduklarında, ekonomik fırsatlara sahip olduklarında toplumun daha istikrarlı ve barışçıl olacağını varsaymak demek... Yoksulluğun ve eşitsizliğin, güvensizlik ve çatışma kaynağı olduğunu kabullenmek, ayrı bir açmaz... Öne sürülen düşünce; aşırı askerî harcamaların ve sıkı güvenlik önlemlerinin, ekonomik büyümeyi ve bireysel özgürlükleri kısıtladığı ve uzun vadede toplumsal refahı azalttığı... Görünürde çok doğru olan bu tespit, ülkemiz savunmasız kaldığında ve başka ülkelerin etki alanına girdiğinde; her bir şey farklı duruma evrilir... Var olmadan, mutlu olsak ne olur? Yüksek hayat standardı ve özgürlük ortamı, dış ve iç tehditlere karşı bizi daha dirençli hâle mi dönüştürür? Bu soruya ne ölçüde ‘evet’ diyebiliriz? Güvenlik sağlanmadan elde edilen refahın kalıcı olması mümkün değil... Can ve mal güvenliği olmadan refahtan söz edilemez... Devletin birincil görevi, hem iç hem de dış tehditlere karşı vatandaşlarını korumak... Güvenlik sağlanmadığı takdirde, ekonomik faaliyetler, eğitim ve sosyal hayat aksar... Savaş, terör veya organize suç tehdidi altındaki bir yerde, ekonomik kalkınma çabaları veya yatırım girişimleri sonuçsuz kalır... Bireylerin özgürce hareket etmeleri ve ticaret yapabilmeleri için öncelikle istikrarlı ve güvenli bir ortam oluşturulması gerekir... Bu; bir tercih meselesi değil, bir denge meselesi... Devlet yönetiminde, millî savunma sanayiine öncelik verilmesi en doğru olanı... Güçlü olduğumuzda, tam bağımsız olabiliriz... Tam bağımsız olduğumuzda da, gerçekten mutlu oluruz, refah seviyemiz yükselir... Refah düzeyi yüksek olan ve dış mihraklar tarafından önce savunmasız sonrasında bağımlı ve güdümlü hâle getirilen ülkelerin durumlarına baktığımızda; neyin doğru, neyin yanlış olduğu anlaşılabilir... Etkili bir güvenlik aygıtımız (askerî, polis, istihbarat gücümüz) olmalı ki, refah içinde yayabilelim... Hukuk üstünlüğünün ve kamu düzeninin sağlandığı güvenli bir ortam, yerli ve yabancı yatırımın gelmesi için de elzem... Yatırım ve ticaret; ekonomik refahın olmazsa olmazı... Esas olan, devlet ve milletimizin var olmaya devam etmesi ve devletimizin güçlü, tam bağımsız olması; sonrasında da hep birlikte kadim medeniyet değerlimizin içselleştirilmesi ve refah içinde yaşanması... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Güvenlik-savunma ve refah arasında</span></b><span style="font-size:12.0pt"> dinamik bir denge kurulmalı... Bireysel özgürlükleri ve ekonomik gelişmeyi kısıtlayan, gözetlemeyi artıran ve ‘polis devleti’ne yol açan bir yapıya dönüşmemeli, güvenlik v e savunma... Refah beklentisi de uçuk ve doyumsuz olmamalı... Millî savunma, asayiş ve stratejik hazırlık ihmal edilerek toplum da tehditlere karşı savunmasız bırakılmamalı... Ülke güvenliğini sağlamak, her şeyden önce olmalı... Güvensizlik durumunda bireyin de ülkenin refahı tehlikeye girer... Ancak, her türlü güvenlik önlemi, demokratik meşruiyeti, ekonomik sürdürülebilirliği ve refahı yok sayacak bir anlayışla gerçekleştirilmeli... Dengenin korunması önemli... Daha önemlisi, davranış eğitiminin kadim medeniyet değerlerimize ve evrensel etik kurallara göre yapılması... Davranış eğitimiyle yetiştirilen bireylerin önceliği ülkesinin güvenliği olacaktır... Millî savunma sanayisi güçlü olanın refah seviyesi, süreç içerisinde yükselir... Devletimizin varlığını sürdürebilmesi için, önce güvenlik, akabinde refah ile olur... Bunun için kaynak dağılımı ve içinde bulunduğumuz şartlar da dikkate alınmalı... Unutmayalım, ülkemizin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve vatandaşlarımızın güvenliği sağlanmadan, ekonomik kalkınma ve refahtan söz edilemez... Eğer ülkemiz dışarıdan gelen somut, yakın ve ciddi bir askerî tehdit altındaysa (savaş, işgal tehlikesi, sınır çatışmaları varsa), tüm kaynaklarımızı hayatta kalmak için kullanmak zorunda kalırız... Uluslararası diplomaside söz sahibi olabilmek ve pazarlık gücümüzü artırmak için güçlü bir savunma sanayisine ihtiyacımız var! Türkiye’miz son 20 yılda bu konuda çok işler başardı... </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.0pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millî savunmayı öncelerken</span></b><span style="font-size:12.0pt">, refah düzeyinin yükselmesini de sağlamak lâzım... Yoksa işsizlik, yoksulluk, adaletsiz gelir dağılımı vb. sorunlar, toplumsal huzursuzluğa ve istikrarsızlığa yol açar... Bu da, ülkemizi dış tehditlere karşı daha kırılgan hâle getirir. Ekonomik refah, ülkemizin eğitim, bilim, kültür, sanat ve teknoloji alanlarında yatırım yapmasını sağlar... Önemli olan, savunma harcamalarını, aynı zamanda kalkınma aracına dönüştürebilmek... Yerli savunma sanayisine yapılan yatırımlar, yüksek teknoloji transferi sağlar, Ar-Ge'yi teşvik eder, nitelikli iş gücü oluşturur ve diğer sektörlere katkıda bulunur. Doğru yönetildiğinde savunma harcamaları refahın artmasına sebep olur... Kaynakların savunmaya ve refaha aktarılması doğru... Daha doğrusu ise, kaynakların nasıl ne kadar verimli kullanıldığı... İsrafın önlendiği, şeffaf bir savunma bütçesi ile yüksek katma değerli refah projeleri aynı anda yürütülmeli... Türkiye’miz, coğrafyası gereği yüksek jeopolitik risklerle çevrili bir ülke... Bu nedenle, millî savunma sanayisi son derece mühim... Türkiye’miz, son yıllarda, yerli savunma sanayisini güçlendirerek bu iki hedefi bir arada yürütmeye çalışmakta... Yerli ve millî savunma sanayimiz ile iftihar ediyoruz!</span></span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Güvenlik olmadan refah sürdürülemez</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">, refah olmadan da güvenlik uzun vadede finanse edilemez... Önce güvende olmaya ve sonrasında refaha ihtiyacımız var... Hem savunma-güvenlik hem refah, stratejik bir vizyonla dengelenmeli... Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/oncelik-ne-olmali/37/</link>
<pubDate>Fri, 10 Oct 2025 21:25:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MİLLÎ YAZILIM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Yazılım teknolojisi olmadan her bir şey; demir yığını, hurda</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Demir yığınını değerli kılan, yazılım… Yazılım; bir bilgisayarın, elektronik cihazın belirli görevleri yerine getirmesi için tasarlanmış komutlar, veriler ve programların bütünü… Yazılım; bilgisayarın beyni olan en önemli görünmez kısmı, bilgisayarın donanımını çalıştıran ve yönlendiren, donanıma (fiziksel parçalarına) ne yapması gerektiğini söyleyen talimatlar dizisi… Yazılımlar; sistem ve uygulama üzerine… <b>Sistem yazılımı</b>; donanım ile uygulama yazılımları arasındaki bağlantıyı kurar, cihazın temel işlevlerini yönetir, cihazın doğru şekilde çalışmasını ve diğer yazılımların verimli bir ortamda çalışmasını sağlar… İşletim sistemleri (Windows, macOS, Android, iOS, Linux), aygıt sürücüleri (driver), hizmet programları (antivirüs, disk birleştirme) vb. <b>Uygulama yazılımı</b>; kullanıcıların belirli ihtiyaçlarını karşılamak veya belirli işleri yapmak üzere tasarlanmış yazılım… Uygulama yazılımları, sistem yazılımları üzerinde çalışır… Misâl: Ofis programları (Word, Excel), web tarayıcıları (Chrome, Firefox), oyunlar, mobil uygulamalar, grafik tasarım programları (Photoshop), veri tabanı yönetim sistemleri...</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millî yazılım</span></b><span style="font-size:12.0pt"> olmadan, kullanılan teknoloji, sadece hurda yığını… Yazılım, hayatımızın her alanında yer almakta… İletişimde (telefonlar, e-posta, sosyal medya), eğlencede (oyunlar, video platformları), iş dünyasında (stok takibi, muhasebe, otomasyon sistemleri), bilim ve teknolojide (yapay zekâ, makine öğrenimi, bilimsel simülasyonlar/benzetimler)... Her web sitesi, bir yazılım ürünü… Yazılım, ruin görevleri otomatikleştirerek hayatımızı kolaylaştıran, verimliliği artıran ve cihazların çok yönlü işlevler kazanmasını sağlayan en önetmli teknolojik unsur… Millî yazılım, dijital çağda bağımsızlığın ve güvenliğin manifestosu… Millî yazılım olmadan, teknoloji sadece hurda… Donanım (fiziksel teknoloji) ne kadar gelişmiş olursa olsun, onu çalıştıran ve yöneten yazılım millî değilse eğer, o teknoloji uzun vadede bir yüke, güvenlik riskine ve teknolojik bağımlılığa dönüşür… Millî yazılım olmadan, güvenlik açığı olur… Başka bir ülkenin yazılımı kullanıldığında, arka kapılar (backdoor), gizli veri sızıntıları veya siber saldırılara karşı savunmasız kalır… Kritik altyapılar (enerji, iletişim, savunma), gayri millî yazılımlarla yönetiliyorsa eğer, millî güvenlik açığı riski oluşur… Lisans ücretleri, teknik destek ve güncellemeler için sürekli olarak dışa bağımlı hale gelinir… Ekonomik yük ağırlaşır ve tedarik zincirindeki bir kesinti bütün sistemin çökmesine sebep olur… Kullanılan yazılımlar üzerinden üretilen tüm veriler (kişisel, ticarî, resmî) yazılımı üreten şirketin/ülkenin sunucularında toplanır ve veri egemenliği kaybedilir… Ülke olarak bizi sadece tüketici yapar; kendi teknoloji ekosistemimizin ve Ar-Ge kültürümüzün gelişmesini engeller, teknolojide geri kalmamıza neden olur… Millî yazılım böylesine mühim… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millî olmayan yazılımlara bağımlı olmak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, günümüzde bağımsızlığın yitirilmesi, başka devletlere bağımlı hâle gelinmesi anlamında… Meselâ, birçok Batı ülkesi, 5G altyapılarında Çin menşeli Huawei firmasının ekipmanlarını kullanma konusunda endişeli… Donanımın içindeki yazılımın bir güvenlik tehdidi oluşturabileceği nedeniyle… Özellikle savaş dönemlerinde yazılım lisanslarının askıya alınması, önemli bir handikap… Meselâ, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrasında, birçok batılı yazılım şirketinin Rusya'ya hizmet ve güncellemeleri durdurması… Bu, Rusya'daki birçok teknolojik sistemin hurda hâline gelmesi riski demek… Bir başka misâl: Devlet kurumlarının ve ordunun, işletim sistemi olarak yabancı bir şirkete bağımlı olması, o şirketin tek taraflı bir kararla güncelleme veya desteği kesmesi durumunda ciddi aksaklıklara yol açabilir… Birçok sebeple millî yazılım, son derece mühim… Millî yazılım, sadece yerli ve millî olanı kullanmak değil; aynı zamanda yazılımın kaynak koduna sahip olmak ve onu istediğimiz gibi değiştirebilmek demek... Millî yazılım; güvenli, ekonomik olmalı ve özel ihtiyaçlara cevap verebilmeli… Eğer yabancı bir yazılım kullanılmak zorunda kalınırsa, gerekli güvenlik önlemleri alınmalı, doğru ve verimli bir şekilde yönetilmeli… Küresel işbirliklerinin ve açık kaynak yazılımların, teknolojinin gelişiminde önemli olduğunu da göz ardı etmemek lâzım… En önemlisi, millî yazılımın, küresel rakiplerle rekabet edebilecek kalite ve kullanılabilirlikte olması… Sadece millî olduğu için düşük kaliteli bir yazılımı kullanmak, verimliliğin azalması demek… Elbette, başlangıçta millî yazılım çok yüksek Ar-Ge yatırımı gerektirir, lâkin uzun vadede kazançlı olur… Unutmayalım, millî yazılım olmadan teknoloji sadece hurdadan ibarettir… Bu, millî bir uyarıdır ve farkındalık çağrısıdır… Teknolojiyi sadece tüketen değil, aynı zamanda üreten bir toplum olmak zorundayız… Teknoloji, bir lüks değil, var olabilmek için bir zorunluluk… Mesele, yabancı teknolojiyi reddetmek ile alâkalı değil, kritik alanlarda bağımsızlığı, özerkliği ve güvenliği sağlamak için yerli kapasiteyi harekete geçirmekle ilgili… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">Unutmayalım, <b>demir yığınını değerli kılan tek şey, yazılım teknolojisi</b>… Millî yazılım olmadan, teknolojik üstünlük sağlanamaz… İşletmelerin ve ülkelerin teknoloji alanında başarılı olabilmesi; yalnızca donanıma bağlı değil, aynı zamanda yazılıma da bağlı… Donanımın verimli bir şekilde kullanılabilmesi için yazılım gerekli… Yazılım olmadan donanım, potansiyeli işlevsiz olan hurda yığını… İhtiyacımız olan şey, iyi bir yazılım… İyi olan bir yazılım, işletmelere süreçlerini optimize etme, müşteri deneyimini iyileştirme ve yenilikçi çözümler sunma imkânı sağlar… Millî olan yazılım geliştirme, yeni teknolojilerin ve uygulamaların ortaya çıkmasını mümkün kılar; bu da sektördeki yenilikçi gelişmelerin önünü açar… Millî yazılımda, kalem bizim, kalemi tutan el de bizim… Millî olmayan yazılımda ise, kalem bizim olsa da, kalemi tutan el bizim değil! İşletmelerin ve ülkelerin teknoloji alanında başarılı olabilmesi; donanımdan ziyade yazılıma endeksli… Donanımın verimli bir şekilde kullanılabilmesi için yazılım gerekli… Yazılım olmadan donanım, potansiyelini gerçekleştiremeyen takım taklavat… İyi bir yazılım, işletmelere süreçlerini optimize etme, müşteri deneyimini iyileştirme ve yenilikçi çözümler sunma imkânı verir… Bu nedenle, teknolojik gelişim, yazılım geliştirme, yeni teknolojileri ve uygulamaları ortaya çıkarma, son derece mühim… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millî yazılım</span></b><span style="font-size:12.0pt"> ile ilgili dikkat çeken sözlere kulak verelim… <i>“Kod, bir sanat eseridir; yazılımcı ise bir sanatçıdır.” (Bill Gates)… “Önemli olan kod yazmak değil, doğru kodu yazmaktır.” (Linus Torvalds)… “Hata yapmak, yazılımcılığın bir parçasıdır. Önemli olan bu hatalardan öğrenmektir.” (Steve Jobs)… “Kodunuz karmaşıksa, hatalarınız kaçınılmazdır.” (Martin Fowler)… “Büyük kodlar değil, iyi düşünülmüş algoritmalar dünyayı değiştirir.” (Donald Knuth)… “Debugging yapmak, kodu yazmaktan iki kat daha zordur. O yüzden en başta akıllıca yazın.” (Brian Kernighan)… “Konuşmak bedava, bana kodu göster!” (Linus Torvalds)… “Aynı şeyi sürekli tekrarlayıp farklı sonuç beklemek deliliktir.” (Albert Einstein)… “Tasarımda mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, çıkaracak bir şey kalmadığında yakalanır.” (Antoine de Saint-Exupéry)</i>… Yazılım hakkında söylenenler, sadece yazılımın teknik yönüyle alâkalı değil, aynı zamanda stratejik boyutuyla ilintili… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Millî yazılım</span></b><span style="font-size:12.0pt">, son derece gerekli… Millî yazılım olmadan ne millî ne de beynelmilel çapta söz sahibi olabiliriz…  Millî yazılım olmadan, yerli teknolojileri güçlendiremeyiz, millî ve tam bağımsız olamayız… Millî olmadan, beynelmilel (uluslararası) çapta etkin ve yetkin olamayız… Millî olabilmek için de gerçek aydın ve kendimize egemen olmak lâzım; Türkiye sevdalısı insan olmak lâzım... Dikkate almamız gereken söz: “<b><i>Aydın olmak için önce insan olmak lazım. … Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi</i></b>.” (Cemil Meriç)… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/milli-yazilim/36/</link>
<pubDate>Wed, 01 Oct 2025 09:40:28 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TARLA TOKAT</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Tarla tokat</b>’, özellikle kırsal bölgelerde, çiftçiler arasında kullanılan bir tâbir… ‘Tarla tokat’, tarım toplumlarının çalışma şartlarını ve çiftçilerin hayat mücadelesini yansıtan bir ifade… <b>Tarla</b>; sınırları belirli ve tarıma elverişli olan toprak parçası… Tarla, bir çiftçinin emek verdiği ve gelir elde etmeye çalıştığı alan… Tarla üzerinde yapılan çalışmalar, sabır, çaba ve dikkat gerektiren bir vetire/süreç… <b>Tokat</b>; hayvan ağılı tarla, bahçe veya mandıra kapısı… Tokat, tarım aletleri arasında yer alan, genellikle toprağı işlemek ve ürünleri hasat etmek için, ağaç veya metal malzemelerden yapılan, toprak işleme ve hasat işlemlerinde kullanılan, toprağın havalandırılması, bitkilerin köklerinin güçlenmesi ve ürünlerin toplanması gibi işlemlerde önemli rol oynayan bir araç… Tokat; el içiyle vuruş; alıp kaçma, zorla alma, çalma, hırsızlık… ‘Tokat’, adını, tok-kat (surlu şehir) ya da arpası bol olduğu için tok-at (besili at)tan aldığı düşünülen, Togayıt Türkleri tarafından kurulduğu sanılan bir ilimiz… Tokat, bir tür ani ve beklenmedik darbe ya da hüsran… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Tarla ve tokat</span></b><span style="font-size:12.0pt">, tarımın temel unsurları… Tarla ve tokat, geleneksel tarım yöntemleri… Bu, geçmişte tarımsal üretimin temelini oluşturmuş; günümüzde bazı bölgelerde tokat vb. geleneksel tarım aletleri hâlâ kullanılmakta… Tarla, bitkisel üretimin yapıldığı geniş alan… Tarla tokat, tarım olmadan yaşamak mümkün değil… Tarla olmadan; buğday, arpa, mısır, pamuk, sebze ve meyve vb. birçok bitkinin yetiştirilmesi imkânsız… Tarla, tarım toplumlarının kültürel ve ekonomik hayatında son derece önemli… Tarla işçiliği, geleneksel tarım yöntemleri ve hasat festivalleri, tarım toplumlarının kültürel mirası… Varlıklı olan birinin yaşadığı alanda yüzlerce insanın barınması mümkün! Köylerin terk edilmesi nasıl bir akıl? Kırsal alanlar, köylerin tarımda üretim merkezleri hâline getirilmesi ve köyde yaşayan insanlarımıza gerçek değerlerinin verilmesi son derece önemli ve gerekli… Hem tarımda hem sanayide söz sahibi olmamız lâzım… Kendimiz üretip tüketmemiz lâzım… Neler yaptık, neler yapmadık ortada… Tarla tokat, bağ bahçe ve köy… Köy, kırsal hayatın mâzideki adı… Keşke, köylerimiz, sanayileşmiş modern tarımın ve hayvancılığın merkezleri olsa… Keşke, tarımın ve hayvancılığın modern usullerle yapıldığı köylerimiz olsa… Tarım, bahçe, tarla, hayvan yetiştiriciliği vb. faaliyetler, ormancılık, balıkçılık, sağlık, küçük girişimcilik, kırsal sanayi, ekoloji (çevrebilim), çevre, turizm, su, konut, eğitim hizmetleri, teknoloji, kadın, çocuk, topraksızların istihdamı vb. programları kapsayan ‘kırsal kalkınma projeleri’ acilen harekete geçirilse… Keşke, köylülerimizin eğitimine ihtimam gösterilse… Keşki, her bir köylümüz, çiftçimiz, ziraat teknisyeni ya da ziraat mühendisi olabilse… Keşke, tarla, bahçe, orman ve tarım alanları katledilmese… Köylerden şehirlere göç edilmese… Üretenler, tüketenlere dönüşmese… Alın teri, alın kiri hâline evrilmese… Sadece varlıklı insanların kendilerine uygun gördükleri barınma alanları (yalılar, köşkler, villalar vb. mekânlar), diğer insanlardan soyutlanmadan, her yer; yeşillik olsa keşke… Varlıksız insanların yaşadıkları yerler (köyler ya da şehrin varoşları) garip bırakılmasa keşke… Tarlada bahçede tarım bir başka… Tarla ve tokat, böylesine mühim…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Tarla tokat</b>’; işlerin veya durumların karmaşık ve zorlu olduğu, ancak yine de her şeyin yoluna girmesi gerektiği, bir bakıma, bir işin çok emek ve çaba gerektirdiğinin anlatılması, zorlu ama çözülmesi gereken durumların ifade edilmesi… Çiftçilerin, tarlalarını işlerken, hava durumu, toprak verimliliği vb. faktörler; tarla üzerinde yapılan çabaları, boşa çıkarabilir… Bu, ‘<b>tarla tokat</b>’  ile dile getirilmekte… Tarla, emek harcanan ama bazen karşılık alınamayan emek… Tokat, yapılan emeklerin karşılıksız kalması, beklenmedik zorluklar… ‘Tarla tokat’, zamanla, sadece tarım alanında değil, karşılaşılan zorlukları anlatmak için de kullanılır hâle gelmiş…  ‘<b>Tarla tokat</b>’, bireylerin mâruz kaldıkları hayal kırıklıkları ve zorluklarla başa çıkarken kullandıkları bir anlatım biçimine evrilmiş… ‘Tarla tokat’, hem gerçek anlamda hem de mecaz anlamda, hayatın zorlukları, insanın mücadelesi ve bazen de karşılaşılan haksızlıkları veya hüsranı ifade etmekte… ‘Tarla tokat’, olumsuz bir durumu ve insanın bu zorluklarla mücadele etme isteğini ve mücadelesini yansıtmakta… Hayatın cilvesi, insanın ‘tarla tokat’ı yaşaması ve buna rağmen pes etmeden devam etmeye çalışması olsa gerek… Günümüzde, ‘tarla tokat’, kırsaldan uzak şehir hayatını da içine alan bir kavram… ‘Tarla tokat’, yaşanan zorluklarda kararlı bir şekilde mücadelede vermenin, azmin ve nasihat etmenin de iki sözcüğe sığdırılması… Kişisel gelişimde, iş dünyasında, eğitimde vb. alanlarda karşılaşılan engelleri aşmaya çalışan bireyler için, ‘tarla tokat’, moral bozukluğu ve hayal kırıklığının ötesinde bir anlam taşır… Her zorluğun ardından gelen yeni bir fırsattır ve insanın kendi gücünü keşfetmesidir, bu… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">‘Tarla tokat’ demeden, ‘tarla tokat’ı anlatan sözler</span></b><span style="font-size:12.0pt">: <i>“Başarı, çoğunlukla zorlukların ardından gelir… Başarı, başarısızlıktan başarısızlığa, heyecanını kaybetmeden gitmektir…” (Winston Churchill)… “Hiçbir şey kolay elde edilmez.” (John F. Kennedy)… <b>Necip Fazıl Kısakürek</b>, eserlerinde insanın varoluşsal mücadelesini, zorluklarla başa çıkma çabalarını dillendirir… Bireysel direnişi ve insanın içsel gücünü yücelten yaklaşımı benimser… Şiirlerinde zorluklarla yüzleşme temasını, bireysel ve toplumsal olarak işler… İnsanın içsel çatışmalarını, zorlukların ve sıkıntıların insana kattığı gücü, direnci ve sabrı vurgular… ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ adlı şiirinde, karşılaşılan engellerin, insanı nasıl olgunlaştıran bir süreç olduğunu ifade eder… <b>Nazım Hikmet Ran</b>, toplumsal meseleleri ve bireysel mücadeleleri işler… Toplumsal ve kolektif mücadeleyi önemser… Şiirlerinde, işçi sınıfının ve halkın karşılaştığı zorluklarla mücadelesini,  direnişin ve mücadeleye devam etmenin önemini dile getirir… ‘Kuvâyi Milliye’ ve Yaşamak’ adlı şiirlerinde halkın verdiği direniş mücadelesi, halkın emeği ve çabası üzerinden, zorlukların üstesinden gelme temasını işler… “</i>Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...”… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Tarla tokat, takım taklavat</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Hayatın gerçeği… Hayat, çoğu zaman karmaşık gibi görünen, aslında basit döngülerden ibaret bir serüven… İnsanlık, bu serüven üzerine konuşlanmış… Emek, üretim, paylaşım ve sevgi ya da nefret üzerine kurgulanmış… Toprakla haşır neşir olan eller; yiyecek, alın teri ve hikâye üretir… Toprak dile gelse, daha çok ‘emek ve sabır’ der herhâlde… Toprak, ne ekersek onu biçtiğimiz yer… Emek ise, toprağa karışan ter… Tarla tokat, takım taklavat, tohumun filize dönüştüğü, insana sabrı öğreten büyüleyici bir süreç…  Tarlada geçirilen uzun saatlerin bize kazandırdığı, yalnızca fiziksel yorgunluk değil, aynı zamanda ruhsal bir dinginlik… Bu süreçte kullanılan her ‘takım taklavat’, emeğin bir uzantısı… Kürek, tırmık, saban, yaba, diren, bir çift öküz… Bunlar olmadan her birimiz aslında köksüzüz, öksüzüz…  Gelenekten geleceğe, alın teriyle değişen dünyalar nasıl mı kuruldu? Tarla tokatla, takım taklavatla, emekle, sabırla… Geçmişte tarla işleri, geçim kaynağı idi, toplulukların sosyal bağlarını güçlendiren örf idi… Hasat zamanı, köy meydanlarında toplanan insanların hikâyeleri, şarkıları ve sevinçleriyle hayat bulurdu… Bugün ise, teknolojiyle tarlalar daha verimli belki, ancak nerde kaldı o eski dayanışma ruhu imece? Değil bu bir bilmece, güldürmece… Elbette olsun, bir traktörün motor sesi, bir biçerdöverin hareketi… Lâkin üretim döngüsünün vazgeçilmezi köyümüz, köylümüz de olsun… Tarla tokat, takım taklavat boş kalmasın… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Takım taklavat</span></b><span style="font-size:12.0pt">, bir üretim aracı değil, bir marangozun testeresinden, bir yazarın kalemine kadar her araç… ‘<b>Hayat</b>’ dediğimiz şey,<b> tarla tokatta yorulan bedenlerin ve takım taklavatlarıyla ter döken ustaların öyküsünden</b>, doğayla ve kendimizle verdiğimiz mücadeleden, işten ve hayata dair bir öğretiden ibaret… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/tarla-tokat/35/</link>
<pubDate>Wed, 24 Sep 2025 08:14:09 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>PAPATYA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Papatya</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Yunanca papadiá -papaz karısı, papaditsa -uğur böceği, pappos -baba, dede, ata; Sümerce, baba; Farsça, babuna</i>); asteraceae (papatyagiller) ailesinin bir üyesi, yaklaşık 25.000 türü bulunan, kır çiçeği olarak bilinen narin ve hoş kokulu bir bitki…  En çok bilinen türleri, Matricaria chamomilla (Alman papatyası) ve Anthemis nobilis (Roma papatyası)… Papatya, 15-30 cm boyunda, ince yapılı bir gövdeye ve beyaz taç yapraklarına sahip bir çiçek… Papatya; merkezinde sarı renkte küçük tüpsü çiçeklerin bulunduğu bir çiçek… Papatya, ılıman iklimlerde oldukça yaygın görülen bir bitki… Her toprak yetişen papatya, kuraklığa dayanıklı, güneşli yerlerde görülen, bahçelerde ve tabiatta bolca bulunan çiçek… Papatya, sakinleştirici ve anti-enflamatuar (<i>bağışıklık sisteminin her türlü bakteri, virüs ve toksik kimyasallar gibi canlı ve cansız etkenin verdiği hücresel hasara karşı tepkisi</i>)  nedeniyle tıpta, bitkisel tedavilerde yaygın olarak kullanılan çiçek… Papatya çayı, uyku sorunları, mide rahatsızlıkları ve anksiyete gibi durumlarda rahatlatıcı etkiye sahip, cilt bakımında kullanılan çiçek… Dünyadaki çiçeklerin sadece %10’u papatyalar… Papatya, güneşi çok seven bitki… Papatyaların çoğunluğu beyaz… Kırmızı, mor, pembe, turuncu veya sarı renklerde olan papatya da var… Papatya, her yerde ve ortamda yaşayabilen dayanıklı çiçek…  </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Papatya</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (İngilizce, daisy, daes eage), geceleri yapraklarını kapatma şekline ve yeni bir günün başlangıcını işaret eden şafakta nasıl tekrar açtıklarına atıfta bulunulan harika çiçek… Papatya, tek bir çiçek değil sanki… Papatyanın sarı olan kısmına bakıldığında, birçok minik çiçeğin taç yapraklarının olduğu fark edilebilir…  Papatya, sarıçiçeklerin beyaz halka içinde birlikte âdeta cümbüş yapmalarının, tek bir çiçeğe dönüşmesinin hâli gibi… Papatya, ayçiçek ile kuzen… Papatya, yeni bir günün yeniden doğuşunun, yeni fırsatların, yaşama sevincinin, saflığın, barışın, sevginin, umudun, sadakatin, iyi şansın ve masumiyetin simgesi… Beyaz papatya, saflığın ve masumiyetin; sarı papatya, içtenliğin, cana yakınlığın ve arkadaşlığın simgesi… Papatya, estetik görünümü ve şifalı olması, tıbbî, kozmetik ve dekoratif amaçlarla kullanılması sebebiyle insanlık tarihinde çok önemli bir çiçek… Papatya, arıların tozlaştırmayı en sevdiği çiçek… Papatya, arılar için çok çekicidir, çünkü sarı merkeze iniş yapmaları ve polen ile nektar toplamaları için bolca yer vardır… Papatyanın merkezinin, bir demet oluşturan yüzlerce küçük çiçek içermesi, arıların bir inişle çok miktarda yiyecek toplaması demek…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">  ‘<b>Papatya</b>’ (Daisy), 2006 yapımı bir film. Hong Konglu yönetmen <i>Andrew Lau</i> tarafından çekilen bu aksiyon, dram ve romantik türündeki film, ilginç bir aşk üçgenini anlatılmakta… ‘<b>Papatya</b>’, komedi ve dram türünde, yönetmenliği Mehmet Güldoğan tarafından yapılan, Kenan Acar’ın başrol olarak yer aldığı, 2017 yapımı bir film… Filmde, babasını kaybetmiş ve sıradan bir yaşam süren üniversite öğrencisi Umut’un, televizyonda gördüğü bir kadının etkisi altında kalması anlatılmakta… ‘<b>Papatya Tarlası</b>’,  sanatçı Osman Aydoğan’ın kanvas (arka ve ön yüzeyi aynı, belirli bir noktasal açıdan yapıya sahip kalın keten kumaş) baskı olarak hazırladığı, papatyaların zarif ve narin görünümü temalı, doğanın güzelliklerini yansıtan bir tablo… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Papatya</span></b><span style="font-size:12.0pt">; geçmişten günümüze gelen, aşk hayatı ve romantik ilişkilerle ilgili sorulara cevap arayan insanların sıkça başvurduğu bir fal yöntemine alet edilmekte… <b>Papatya falı</b>… Papatya falı, papatya çiçeğinin yapraklarının sırayla koparılması ve her bir yaprağın bir anlam taşıdığı inanışı üzerine kurgulanmış… Papatya falı, basit bir eğlence diye algılanmış… Papatya falı; halk kültüründe ve popüler medyada oldukça yaygın… Papatya falı, Orta Çağ Avrupa’sında yaygınlaşmış; aşk, evlilik ve kader konularında genç kızlar arasında popüler hâle gelmiş, zamanla, Avrupa’dan diğer kültürlere de yayılmış ve evrensel bir sembol hâline gelmiş… Papatya falı oldukça basit... Fal bakmak isteyen kişi, bir papatya çiçeğini eline alır ve ‘seviyor’ ya da ‘sevmiyor’ gibi basit bir soruyu zihninde tutup, her yaprağı koparırken bu iki cevabı sırayla tekrar eder… Son yaprak koparıldığında söylenen kelime, sorunun cevabı olarak kabul edilir… Son yaprakta ‘seviyor’ denirse, kişi, sevdiği tarafından sevildiğine inanır… Sevmek ve sevilmek, bu kadar basit olabilir mi? Maalesef, <b>papatya falı vb. hurafe (batıl) inançların, bilimsel gerçeklerin önüne geçmesi, son derece üzücü bir durum</b>… En üzücü olanı ise, sosyal medyada falın hâlâ revaçta olması… Makale okumaktan sıkılan bir toplumun fala ve resimlere takılı kalmasını başka nasıl izah edebiliriz? ‘Papatya’ bile fala alet edilmişken… <b>Papatya falı</b>, bir şans oyununa dönüşmüş… Papatya falının, insanlar üzerinde psikolojik bir etkisi, su götürmez bir gerçek… Papatya falı, bir anlamda kişinin içsel dileklerini, korkularını veya umutlarını dışa vurması demek… Fal bakarken kişi, aslında bilinçaltında neye inanmak istediğini keşfetmekte… Bu bağlamda, papatya falı, kişinin kendi duygusal durumunu anlamasının ve içsel dünyasıyla yüzleşmesinin yansıması… Papatya falı, kültürümüzü etkilemiş… Romanlarda, filmlerde ve şarkılarda, karakterlerin aşk hayatıyla ilgili belirsizliklerinin çözülmesinde, hep papatya falına başvurulmuş… Filmlerde, romantik komedilerde ve dramalarda, papatya falı, karakterlerin duygusal ikilemlerini temsil etmek için kullanılmış… Bu durum, papatya falını yalnızca bir eğlence olmaktan çıkarmış, bir saplantı ve batıl itikat hâline getirmiş… Papatya falı, basit bir çiçekten gelen eğlenceli bir kehanete dönüşmüş… Papatya falının ardında yatan psikolojik ve kültürel nedenleri belirleyip gereken önlemlerin alınması mühim… Papatyanın zarafeti, kokusu ve şifası öncelenmeli… Gül, papatya vb. her bir çiçek, sorunlarımıza kurban edilmemeli… Papatya falı, aşk hayatımızla ilgili belirsizlikleri gidermek, umutlarımızı ve korkularımızı gidermek için başvurulan bir araç olmamalı… Her konuda bilimselliği dillendirenlerin, papatya falına göre, sosyal hayatlarını şekillendirmeleri çok tuhaf… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">              <b>Papatya falından ivedilikle vazgeçelim</b>… Çiçeklerden, gülden, papatyadan ise, asla vazgeçmeyelim… Sosyal medyada ona buna olur olmaz gül, papatya ve kalp dağıtmayalım… Papatyayı çirkin duygularımıza kurban etmeyelim… Papatya ile ilgili sözlere kulak verelim… <i>Papatyalar, doğanın beyaz gülüşleridir… Bir papatya tarlasına bakarken, hayatın küçük şeylerde saklı olduğunu anlarsın… Papatya falı değil, yüreğimiz karar versin sevgimize… Papatya gibi saf ve masum olmalı insanın sevgisi… Papatyaların beyazında bulalım huzuru, sarısında umudu…</i> <i>Papatyalar güneşe âşık, ya biz? Papatyanın sade güzelliği, içindeki tüm renkleri saklar… Bir papatyanın yaprakları kadar narin olmalı sevgi…</i> Papatya için yazılan birçok şiir var… “<b><i>Bir demet</i></b> <b><i>bıraktım sana… Kalbimin solgun bir köşesinden… Her papatya biri aşkımızın bir anısı… Kırılmış, incinmiş, nazlı birer hatıra</i></b><i>.</i>” (Ümit Yaşar Oğuzcan)… “<b><i>Bu akşam, şimdi, şu saat… Bir papatya bulsam… Falsız, pırıl pırıl, tertemiz… Sararmış bir yaprak değil… Benim olur musun diye sorsam</i></b>.” (Ahmet Haşim)… “<b><i>Bir papatyasın sen… Sevgiyi anlatan beyaz taç yaprakların var… Ve sarı kalbinle göz kırpar bana… Her sabah bir gülümseme gibi… O papatyada beni yaşatan şey… Senin yüreğindeki saf sevgi</i></b>…” (Cahit Zarifoğlu)… “<b><i>Baharı yaz uğruna tükettik… Aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna… Derken ömrü tükettik bir hiç uğruna…</i></b>” (Anonim -La Edri)… </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Çiçekleri, gülü, papatyayı simge olarak kullanan, lâkin çiçek, gül, papatya olamayanlara sözümüz</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">: Bırakın papatyayı, yerinde kalsın, masum ve zarafeti lekelenmesin… Gülün dikeni var, papatyanın görünmeyen, yüreğe batan iğnesi var… Aslında her bir çiçeğin bilinmedik bir yüzü var… Doğdumuzdaki masumiyetimiz, sol yanımız, sağ duyumuz, iç dünyamız kirlenmiş, suç papatyanın değil… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/papatya/34/</link>
<pubDate>Tue, 16 Sep 2025 12:48:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ARACISIZ İLETİŞİM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">İletişim</span></b><span style="font-size:12.0pt">; duygu ve düşüncelerin, akla uygun şekilde, bildirimi ve başkalarına aktarılması haberleşme yapılması... İletişim; bir organizmanın bir uyarıcıyla gösterdiği ayırıcı tepki… <b>Aracısız iletişim</b>, iletişimde iki taraf arasında herhangi bir aracı/vasıtayı, aracı kişiyi, teknolojiyi ya da dolaylı yol kullanılmadan, doğrudan kurulan fiziksel olarak yüz yüze ve psikolojik veya sezgisel düzeyde gerçekleşen etkileşim biçimi…  Aracısız iletişim, muhatapla doğrudan saf bağ kurma yöntemi… Aracısız iletişimde, kelimeler ve beden dili aracılığıyla doğrudan, kesintisiz bir etkileşim gerçekleşir… Aracısız iletişim, ayna gibi olmak… Ayna, karşısındakini olduğu gibi yansıtır, hiçbir ek filtre veya değişiklik olmadan gerçekliği sunar… Ayna, iletişimin içtenliğini ve doğrudan olmasını vurgular... İletişimde ayna gibi olmak, karşımızdakini olduğu gibi görmek, onun duygu ve düşüncelerini olduğu gibi kabul etmek demek… Birey, kendisini ayna karşısında olduğu gibi görür ve yargılama olmaksızın bir geri bildirim alır… Aracısız iletişimde de, birbirimize maskesiz, süzülmemiş bir şekilde yaklaşırız ve doğrudan bağ kurarız… İletişimde iki muhatap arasındaki arayı bozan, çoğu zaman; aracı… Aracıya havale edilen iletişimin, dedikoduya, iftiraya, su-i zanna dönüşmesi çok kolay… Sağlıklı, aracısız bir iletişim, empati odaklı, yaşanılan zamana ve geleceğe dönük olmalı… Aracısız iletişim, sadece anlatmaya ve yargılamaya dayalı değil; anlamaya ve dinlemeye endeksli olmalı… Aracılı ya da aracısız iletişimde, teknoloji, kelimeler, gönül dili, beden dili, doğru-etkili ve güzel kullanılmalı… ‘Anlattıklarımızdan’ ziyade ‘neyin anlaşıldığına ve nasıl anlaşıldığına’ yoğunlaşılmalı ve ona görev iletişim kanalları devreye sokulmalı… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Aracılı iletişim, </span></b><span style="font-size:12.0pt">dilli düdüklerin çoğalmasına sebep…<b> Aracısız iletişimde</b>; samimiyet önemli… Yapay süslemeler ve dolaylı ifadeler olmadan, açık ve doğrudan konuşmak... Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini olduğu gibi anlamak… Kelimelerin ötesinde, jest ve mimiklerle doğrudan etkileşime geçmek… Sadece cevap vermek için değil, gerçekten bağ kurmak için dinlemek… Aracısız iletişim, insanların birbirleriyle doğrudan konuşmaları, göz teması kurmaları, jest ve mimiklerle iletişim kurmaları anlamında… Aracısız iletişimde, telefon, mesaj, e-posta, sosyal medya gibi teknolojik araçlar devreye girmez… Yüz yüze sohbet etmektir, aracısız iletişim… Meselâ, WhatsApp'tan yazışmak, aracılı iletişim… Aracısız iletişim, daha derin, sezgisel ya da ruhsal bir kavram… <b><i>Martin Buber</i></b>’in ‘Ben-Sen’ ilişkisinde bahsedilen; doğrudan, samimi ilişki, aracısız iletişim… <b>Psikanalizde</b>, bir kişinin bilinçdışıyla doğrudan teması ya da duygularını filtresiz paylaşımı; aracısız iletişim… <b>Psikolojide</b>, bireylerin kendilerini maskesiz, filtrelemeden ifade etmeleri, bir çocuğun annesine koşup sarılması, âşık iki insanın birbirine bakarken hiçbir şey söylemeden birbirini anlaması, <b>terapide</b> bir danışanın, savunmalar olmadan içsel acısını ifade etmesi; aracısız iletişim… Carl Rogers gibi hümanist psikologlar tarafından, ‘koşulsuz olumlu kabul’ ortamında mümkün hâle gelen, derin temas; kişinin gerçek benliğiyle temasa geçtiği ve karşısındakine de bu benlikle dokunduğu anlar; aracısız iletişim… <b>Gerçek iletişimde</b>, sadece karşımızdakiyle değil, aynı zamanda kendimizle temas kurarız… “<b><i>Sen</i></b> sözüyle birlikte <b><i>Ben</i></b> sözü de söylenir.” (Martin Buber)… Sanatta aracısız iletişim, izleyici ile eser arasında yorumlayıcı veya açıklayıcı araçlara gerek kalmadan kurulan bağ… Bir tabloya baktığımızda, hiçbir şey anlamasak da, bir şey olması, içimizin titremesi, ağlamamız ya da huzur duymamız... “Sanatı daha az açıklamalı, daha fazla hissetmeliyiz.” (Susan Sontag)… <b>Sanat ve estetikte</b>, bir sanat eseriyle kurulan doğrudan ilişki, aracısız iletişim… İzleyicinin, araya açıklama ya da yorum girmeden, bir sanat eserine doğrudan duygusal ya da sezgisel tepki vermesi; aracısız estetik deneyim… <b>Teknoloji ve medyada</b>, herhangi bir iletişim teknolojisinin kullanılmadığı durum; aracısız iletişim… Aracısız iletişim; insanın hem kendisiyle hem başkalarıyla ve dış dünyayla daha doğrudan, içten ve gerçek bir ilişki kurma arzusunun farklı tezahürü… Aracısız iletişim, doğrudan <b>Allah’a yakarış</b>… <i>“Her insanın içinde bir ilahî nur vardır; bu, kişinin doğrudan Allah ile olan iletişimini sağlar.” (İbn Arabi)… “İnsan, kalbini temizlediğinde ve nefsini terbiye ettiğinde, Allah ile olan bağlantısını doğrudan hissedebilir.” (İmam Gazali)…  “Akıl, insanın en büyük rehberidir ve akıl sayesinde Allah ile doğrudan bir iletişim kurulabilir.” (İbn Sina)… “Sözler, kalbin derinliklerinden gelen bir yankıdır; gerçek iletişim kalp ile kalp arasındadır.” (Mevlana Celaleddin Rumi)… “Gerçek bilgi, kalp ile elde edilir; bu nedenle, Allah ile doğrudan bir iletişim kurmak için kalbinizi açmalısınız.” (Fahreddin Razi)…</i> </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Aracısız iletişim</span></b><span style="font-size:12.0pt">; kişinin içsel yolculuğu ve kalp temizliği ile ilişkili… Aracısız iletişim; bireyin, Allah ile olan ilişkisinin derinleşmesi için bir rehber… Ölçü, Hakk’ın sözünde gizli: “<b><i>İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptıklarını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız</i></b>.” (Kâf, 16)… Kulun kulla değil, kulun Hakk’la, Hakk’ın elçisiyle irtibatı esas… Akılların kiraya verilmemesi, kalplerin Hakk’la buluşması esas…  “<b><i>Ben göklere ve yere sığmam, fakat mümin kulumun kalbine sığarım</i></b>.” (El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:165; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, 3:14)… Aracısız iletişim, böylesine net… Aracısız iletişim; doğrudan, samimi ve yapaylıktan uzak iletişim…  <b>İletişimin ne olduğu ve ne olmadığı hakkında önemli tespitler</b>: “Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, dinleyenin de yararlandığı sözdür… Gönülden gönüle yol vardır, görünmez bir köprü. Söz yetmez bazen, gözler konuşur, yürekler anlaşır…” (Mevlana Celaleddin Rumi)… “Hakiki konuşma, iki ruhun birbirine dokunmasıdır… Kitap, mektup, ekran… Hepsi aracıdır. Hakiki muhatap, göz göze gelendir…” (Cemil Meriç)… “Kalpler, kelimelerle değil, sessizlikle konuştuğunda anlaşır.” (Halil Cibran)… “İnsanların gerçek düşünceleri, söyledikleri sözlerden çok yaptıkları hareketlerde gizlidir.” (Epiktetos)… “Basitliğe ulaşmak, karmaşıklığı aşmaktan daha zordur. Ama orada bulduğunuz şey, saf iletişimdir… Teknoloji insanları birbirine bağladı, ama kalpler arasındaki mesafeyi artırdı…” (Albert Einstein)… “En büyük iletişim sorunu, konuşmanın gerçekleştiği sanılmasıdır.” (George Bernard Shaw)… “Samimi olmayan bir söz, dürüst olmayan bir suskunluktan daha kötüdür… Dil, aşkı anlatmaya yetmez; yazı ise onu öldürür. En hakiki iletişim, suskunluğun içinde saklıdır…” (Friedrich Nietzsche)… “Gerçek sözler güzel değildir, güzel sözler gerçek değildir… Bilge konuşmaz, konuşan bilge değildir. Hakikat, sözlerin ötesindedir…” (Lao Tzu)… “Doğruyu söylersen, hiçbir şeyi hatırlamak zorunda kalmazsın.” (Mark Twain)… “En derin iletişim, bazen kelimelerin sessizliğinde saklıdır… Bir insanın sesindeki titreme, ekranda kaybolur. Gerçek temas, ten tene dokunuştur…” (Virginia Woolf)… “İnsanların birbirini anlamaması, kelimelerin fazlalığından kaynaklanır… Mektuplar, telefonlar, teknoloji… İnsanlar birbirine dokunamadıkça, hepsi yalnızlığın aracıdır…” (Jean-Paul Sartre)… “Gerçek sevgi, kelimelerin ötesindedir. Sessiz bir bakış, binlerce sözden daha derindir.” (Victor Hugo)… “Ekranlar bize 'bağlı' hissettirirken, gerçekten 'yalnız' olmayı öğretiyor.” (Sherry Turkle, MIT Psikoloji Profesörü)… </span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Aracısız iletişim</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">, insanın en saf ve en derin bağ kurma biçimi… Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, gerçek temasın yerini hiçbir şey tutamaz… Elbette, aracılı iletişimin de gerekli olduğu durumlar var… Mühim olan; aracılı iletişimin mesaj yükünün aracı olana terk edilmemesi ve mesajın aracı olan kısımda bozulmadan yerine ulaşması… İçtenliğin ve doğrudan temasın değerini değersiz kılacak her bir şeyden uzak durulmalı… İletişimin en etkili hâli, sade, yapmacıksız ve dürüst olması… Aracısız iletişimde, söylenen söze uygun davranılmalı, söylenen sözün gereği yerine getirilmeli, <b>yüksek sesle düşünülüp rastgele ‘Lanlı lunlu’ konuşulmamalı</b> ve sözün çıktığı ve geldiği yer bilinmeli… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/aracisiz-iletisim/33/</link>
<pubDate>Sat, 06 Sep 2025 15:08:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUBBE</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Habbe</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (Arapça, -tane, zerre, küçük çekirdek); ilaçta kullanılan küçük kapsüller… Habbe, varlığın çekirdeği, özü, küçücük lâkin potansiyeli büyük olan… Bir tohum gibi, içindeki hayat ihtimali sonsuz… <b>Habbe</b>; tahıl ve benzeri bitkilerin tane, tohum veya çekirdekleri… <b>Hab</b>, büyük küçük her tür tahıl… Habbe, her bir tahıl bir tanesi… ‘Habbe kadar’ denmesi, küçüklüğü, önemsizliği; ‘kubbe kadar’ denmesi büyüklüğü, heybeti ima etmek anlamında… Kubbe; bu küçücük özden (habbeden) doğan büyük yapı, mânâ, âlem… Bir tohumdan ağacın çıkması, bir kelimeden edebî bir eserin doğması; habbeden kubbeye giden vetire/süreç… Habbe ile kubbe yan yana geldiğinde, mikro ile makro, küçük ile büyük, öz ile bütün arasındaki ilişkiyi algılayabilmek mümkün… <b>Habbeyi kubbe yapmak</b>; önemsiz bir olayı ya da durumu mühim bir hadiseymiş gibi göstermek, bir şeyi gerçekte olduğundan çok daha abartılı bir şekilde anlatmak…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kubbe</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (Arapça, -örtü, tepe, gölgelik, kemerli tavan); mimarlıkta cami ve türbe vb. yapılarda kullanılan üst örtü biçimi… Kubbe (kümbet, gümbet), mimaride örtü olarak kullanılan yarım küre biçiminde olan unsur… Kubbe; kavisli, bombeli şey; göbek; yuvarlak dam…  Kubbe; düz dam, kırma çatı veya külâh şeklindeki örtü sistemlerinden farklı olan, dışbükey kütle… Kubbe; geniş açıklıkları örtebilen teknik özelliği bakımından iyi bir mimari çözüm, yuvarlak şekliyle çeşitli örtülere göre estetik değeri yüksek bir form… Kubbe; farklı mimarî kültür çevrelerinde üslûplara kimlik verir… Mâzide ahşap, tuğla ve taş örgü teknikleri kullanılarak yapılan kubbe; günümüzde beton, çelik, cam, plastik vb. malzeme kullanılarak inşa edilmekte… <b>‘Kubbe’ </b>sıradan bir yapı değil…<b> </b>Tarih boyunca kubbe; toplumların değerlerini, hedeflerini ve ritüellerini yansıtan bir araç olmuş… Yapılar ve kamusal alanlar, sadece şehir siluetlerini oluşturan görsel ifadeler olmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumların yaşam biçimlerini de yansıtmış… Kubbe, toplumsal hafızamızın vazgeçemeyeceği bir kelime… Kullanıldığı her yerde anlamı havalandıran bir sözcük… Meselâ, yedi kubbeli hamam kurma (büyük hayâller) peşinde koşulur… Habbe, kubbe yapılır (önemsiz, küçük bir şey büyütülüp mesele çıkarılır)… Kubbe, toplumsal değerlerin somut bir ifadesi olmuş… Yaşadığımız bugünün dünyasında ise, ‘kubbe’ hava savunma sistemlerinin adı olmuş… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Delinmez denilen, ancak delinmesi mümkün İsrail’in demir kubbesi</span></b><span style="font-size:12.0pt"> ve millî hava savunma sistemimiz gök kubbe, çelik kubbe… <b>Demir Kubbe</b> (İbranice, Kippat Barzel; İngilizce, Iron Dome), İsrailli Rafael Advanced Defense Systems şirketi ve İsrail Havacılık ve Uzay Endüstrisi tarafından geliştirilmiş, taşınabilir bir hava savunma sistemi… Demir Kubbe, Arrow 2, Arrow 3, Demir ışın, Barak 8 ve Davud Sapanı vb. çok katmanlı füze savunma sistemi… Sistem, kısa menzilli roketlere ve 70 kilometre menzile sahip 155 mm topçu mermilerine karşı koymak için tasarlanmış… Demir Kubbe'nin üç merkezi bileşeni var: Tespit ve İzleme Radarı, Savaş Yönetimi ve Silah Kontrolü (BMC), Füze Atış Birimi… Demir Kubbe, dağınık bir düzende konuşlandırılacak şekilde inşa edilmiş… Her bir fırlatıcı bağımsız olarak konuşlandırılmış, güvenli bir kablosuz bağlantı aracılığıyla uzaktan çalıştırılmaya göre ayarlanmış… Her bir Demir Kubbe bataryası, yaklaşık 150 kilometrekarelik bir kentsel alanı koruma kapasitesine sahip… Sistemin temeli ise 2005'te atılmış; sitemin geliştirilmesi için ABD tarafından, 2011'den 2021'e kadar 1,6 milyar ABD doları ve 2022'de 1 milyar ABD doları katkıda bulunulmuş… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">‘Kubbe’, demir mi olsun, çelik mi</span></b><span style="font-size:12.0pt">? Ya da adını bilmediğimiz bir element mi? Üzerimizde olan her şey sema/gök/gökyüzü… Gök kubbe; yıldızların serpilmiş olarak göründüğü büyük kubbe… “<b><i>Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün işaretlerine sırt çevirmektedirler</i></b>.” (Enbiya, 32)… Gök, yerküresi için korunaklı bir tavan olarak yaratılmış Hak tarafından… Gök kubbe, yeryüzündeki insanların başına düşecek meteorların yere inmemesi için atmosfer tabakasındaki elektromanyetik bir tim tarafından parçalanarak korunmaya alınması demek… Gök kubbe, ülkemizin gökyüzündeki yeni kalkanı… Gök Kubbe; radarlar, komuta kontrol sistemleri, haberleşme sistemleri ve atıcı platformlar gibi birçok büyük sistemin entegre çalıştığı kapsamlı, çok alçak irtifadan en uzak menziline kadar geniş bir koruma sağlayan millî hava savunma sistemimiz… Çelik Kubbe; geliştirilen çok katmanlı bir hava savunma sistemi… Farklı irtifalarda görev yapan hava savunma sistemlerinin entegre şekilde çalıştığı sistem… Sistem; SUNGUR, KORKUT, GÜRZ, Hisar-A, Hisar-O ve SİPER gibi yerli sistemleri kapsamakta ve yapay zekâ destekli… Çelik Kubbe Projesi, 6 Ağustos 2024 tarihinde gerçekleştirilen Savunma Sanayii İcra Komitesi (SSİK) toplantısında onaylanmış… Çelik Kubbe Projesi; ASELSAN, ROKETSAN, TÜBİTAK SAGE ve Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) iş birliğiyle yürütülmekte… Sistem kapsamında radarlar, elektro-optik sensörler, komuta kontrol merkezleri ve çeşitli menzillere sahip hava savunma unsurları mevcut: İHTAR (mini ve mikro İHA'lara karşı geliştirilmiş karşı tedbir sistemi)… ŞAHİN (40 mm mühimmatla mini/mikro İHA'lar, SİHA'lar, kamikaze İHA, sürü dronlar ve helikopter gibi hava tehditlerine karşı fiziksel olarak etkisiz hâle getiren sistem)… GÖKBERK (radar ve elektro-optik algılayıcılarla hedef tespiti yapabilen, lazer silahı içeren sistem)… GÜRZ (alçak irtifa tehditlerine karşı tam otonom çalışan füze ve hava savunma sistemi)… KORKUT(35 mm çift namlulu top ile alçak irtifada hava savunması sağlayan sistem)… HİSAR-A, HİSAR-O ve SİPER (kısa, orta ve uzun menzilli hava savunma füzeleri)… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:143.7pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">‘Kubbe’, hava-deniz-kara savunma sisteminde kullanıldığında</span></b><span style="font-size:12.0pt">, son derece anlamlı bir sözcük… Aynı kubbede yaşayanların, kubbeyi kendi çıkarlarına kalkan yapmaları, doğru olmayan yaklaşım… Paylaşamadığımız yeryüzünden sonra sıra gökyüzünde mi? Hangi yüz ya da yüzsüzlükle vahşet, savaş, sömürü ve soykırım ilelebet devam eder? Hiç mi düşünülmez gök kubbenin yarıldığı, âlemlerin ötesine varıldığı İsra-Miraç hadisesi… “<b><i>Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Kıyamet gününde bütün dünya O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir</i></b>.” (Zümer, 67)… Miraç ve İsrâ hadisesi, birkaç dakikada binlerce sene mesafeyi kat etmek hâdisesi… Bu, aklen muhal mi (olması, gerçekleşmesi imkânsız mı)? Bu, zamanın izafî/göreceli olduğunun bir kanıtı mı? Hiçbir şey, imkânsız değil… Zaman birimlerinin birbiri içinde olması, iki farklı yerde iki farklı zamanın akması mümkün… Nübüvvetin 11. yılında, miladî 621 yılında, Recep ayının 27. gecesi, Allah Resulü'nün (s.a.v.) bir gece vakti Kâbe'de bulunan Hicr veya Hatim denilen yerden Kudüs şehrinde bulunan Mescid-i Aksa'ya götürülmesi (İsra), buradan da özel bir vasıtayla en yüce makama yükseltilmesi (Miraç) hadisesi… Burak ve Refref’e binip Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gidişi ve oradan da göklere çıkışı, âlemleri ve melekleri görmesi, Rab huzuruna çıkıp Rabb’in cemaliyle ve sohbetiyle müşerref olması ve geri dönmesi… Bu, zamanda yolculuk… Bu, zamanın ve mekânın dürüldüğü, <b>gök kubbenin açıldığı</b> nokta…</span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Derdimiz habbeyi kubbe yapmak değil</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Küçük bir meseleyi büyütmenin, önemsiz bir şeyi abartmanın âlemi yok… Ölçüyü kaybetmemek, küçükle büyüğün yerini karıştırmamak, patavatsız yüksek sesle konuşmamak ve ‘Lanlı lunlu’ söylemlere geçit vermemek önemli… “<b><i>Âvâzeyi (yüksek sesini) bu âleme Dâvûd gibi sal… Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş</i></b>…” (Bâki)…  Habbeyi kubbe yapanların kulaklarına küpe: “<b><i>Neylersin ölüm herkesin başında… Uyudun uyanamadın olacak… Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak… Taht misâli o musalla taşında</i></b>…” (Cahit Sıtkı Tarancı)… Selam, sevgi ve saygılarımla. </span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/kubbe/31/</link>
<pubDate>Thu, 28 Aug 2025 20:33:47 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>GÖREV BİLİNCİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Görev bilinci (vazife şuuru)</span></b><span style="font-size:12.0pt">; kişinin kendisine düşen rolü anlaması, bu rolün gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmesi ve bunu yaparken iç disiplin göstermesi… Görev bilinci, bir bireyi ve toplumu ayakta tutan erdem… Görev bilinci, bireyin sorumluluklarını yerine getirme konusundaki farkındalığı ve içsel motivasyonu… Görev bilinci, sadece verilen emirleri yerine getirmek değil, aynı zamanda doğru olanı kendi inisiyatifiyle yapabilme cesareti… Görev bilincine sahip birey; kendisini ve içinde bulunduğu toplumu düşünerek hareket eder… Görev bilinci, bireyin toplumla kurduğu ilişkiyi doğrudan etkiler. Görev bilinci, toplumun güven, saygı ve düzen üzerine inşa edilmesini sağlar… Bir öğretmenin öğrencilerine, bir doktorun hastalarına ya da bir kamu çalışanının halka karşı gösterdiği sorumluluktur, özendir, görev bilincidir… Görev bilinci; iş, aile, eğitim, kamu vb. hizmetlerde ve hayatın her alanında son derece önemli… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">İş dünyasında görev bilinci</span></b><span style="font-size:12.0pt">, verimlilik ve güvenirlik demek… Çalışanlar görevlerini eksiksiz ve zamanında yerine getirdiğinde; ekip çalışması güçlenir, iş ortamında güven duygusu pekişir, şirket ve ülke kazanır… Görev bilinci doğuştan gelen bir özellik değil, sonradan kazanılan bir alışkanlık aslında… Görev bilincini geliştirmek için; çocuklara küçük yaşlardan itibaren sorumluluk verilmeli… Davranış eğitimiyle,  görev bilinci kazanılır… Görevini özveriyle yapan bir kimse, çevresinde olumlu rol model olur… Görev bilincinin kalıcı hâle gelmesi, içsel motivasyonun desteklenmesine, kişinin yaptığı işin anlamlandırmasına, sahip olduğu görevleri ve sorumlulukları içselleştirmesine ve en iyi şekilde yerine getirmesine bağlı… Görev bilincine sahip bir birey; kendine verilen işleri tamamlar, etik değerlere, disipline ve toplumsal faydayı dikkate alır… Bir kişinin görev bilinci yüksek olduğunda, işlerini zamanında ve kaliteli bir şekilde yapar… Bu; bireysel başarıyı artırır, ekip çalışmasını güçlendirir ve topluma olumlu katkı sağlar… Görev bilincinin güçlü olması; verimliliği, güvenirliliği ve başarıyı artırır ve kalıcı hâle getirir… Görev bilincinin gelişimi, kişisel ve çevresel faktörlere endeksli… Görev bilicini artırmak için bireyler ve organizasyonlar neler mi yapmalı? Kişi, yaptığı işin neden önemli olduğunu bilmeli ve hedeflerini netleştirmeli… Zorluklarla karşılaşıldığında bile, görevler eksiksiz yerine getirilmeli… Planlı ve düzenli bir çalışma modeli benimsenmeli, görev bilinci pekiştirilmeli… İş birliği içinde çalışılmalı, görevlerin başarılı bir şekilde tamamlanmasına katkıda bulunulmalı… İçsel ve dışsal motivasyon kaynaklarıyla kişinin kendini sürekli geliştirmesi sağlanmalı… Disiplinli ve sorumluluk sahibi olunmalı ve planlı hareket edilmeli… Bireyler dayanışma içinde olmalı… Görev ve görev bilincinin en güzel tanımı ve açıklaması kadim medeniyet değerlerimizde gizli… “<b><i>Emanetleri ehline verin</i></b>.” (Nisâ, 58)… “<b><i>Yaptığınız işi en iyi şekilde yapın</i></b>.” (Tevbe, 105)… “<b><i>İnsan ancak çalıştığının karşılığını alır</i></b>.” (Necm, 39)… “<b><i>Allah iş yapanın işini güzel yapmasından hoşlanır</i></b>.” (Hadis-i Şerif)… “<b><i>Mümin, güvenilir kişidir</i></b>.” (Hadis-i Şerif)… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Görev bilinci, adâlet olmadan olmaz</span></b><span style="font-size:12.0pt">… Görev bilinci; empati, merhamet ve disiplin olmadan olmaz… <b>Görev bilincini dillendiren unutulmaz sözler</b>: <i>“Adâlet, mülkün temelidir… İnsanların en âcizi, görevini yapmaktan âciz olandır…” (Hz Ali)… “Biliniz ki, en üstün amel, Allah'ın farz kıldığı görevleri yerine getirmek ve O'nun haram kıldığı şeylerden sakınmaktır.” (Ömer bin Abdülaziz)… “Her kimin ilmi artar da ameli artmazsa, zararı faydasından çok olur.” (İmam Gazali)… “Aşk ile yapılan işler güzeldir.” (Mevlana Celaleddin Rumi)… “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.” (Yunus Emre)… “Bir insanın görevi, dünyayı değiştirmek değil, kendini değiştirmektir. Ama kendini değiştirsen, dünya da değişir.” (Konfüçyüs)… “En büyük görev, insanlığa hizmettir.” (Victor Hugo)… “Hayattaki en önemli görev, kendinizi bulmaktır. Gerisi kendiliğinden gelir.” (Mahatma Gandhi)… “Gerçek mutluluk, başkalarına hizmet etmekten geçer. Görevini yerine getiren insan, huzurlu olur.” (Albert Schweitzer)… “Görev ahlakı, insanın kendi içindeki yasadır. Ona uymak, özgürlüktür.” (Immanuel Kant)… “Zafer, 'yapılabilir' dediğimizde başlar. Görev, inançla yerine getirilir.” (Napoleon Bonaparte)… “Gerçek mutluluk, başkaları için bir şeyler yapmaktan gelir. Görev, sevgiyle taşınan bir yüktür.” (Helen Keller)… “İnsanın asıl görevi, kendini aşmak ve başkalarına ışık olmaktır.” (Leo Tolstoy)… “Sadece kendimiz için değil, başkaları için de ne yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Görev, millete hizmettir.” (John F. Kennedy)…</i></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:54.8pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Görev bilinci ve etik değerler üzerine yazılmış bazı kitaplar</span></b><span style="font-size:12.0pt">:  <i>Søren Kierkegaard’ın farklı hayat tarzları arasındaki çatışma ve insanın gerçek özünü keşfetme çabasına dair ‘Ya da/ya da’… Daniel Goleman’ın yazdığı ‘Duygusal Zekâ’… Marshall Goldsmith’in başarıya ulaşmak için alışkanlıkları değiştirme ve görev bilinciyle hareket etme üzerine yazdığı ‘İş Dünyasında Zirveye Giden Yol’… Malcolm Gladwell’in başarıya ulaşmada aile, kültür ve sınıf gibi faktörlerin etkisini incelediği Outliers (Çizginin Dışındakiler)… James Clear’ın disiplinli bir şekilde görevleri yerine getirmek için alışkanlık oluşturma teknikleri hakkında yazdığı ‘Atomic Habits’ (Atomik Alışkanlıklar)… Jocko Willink & Leif Babin tarafından yazılan, Navy SEAL eğitimlerinden örneklerin verildiği ve görev bilinci ve liderliğin anlatıldığı ‘Extreme Ownership’ (Aşırı Sorumluluk)… Stephen R. Covey’in sorumluluk, öncelik yönetimi ve görev bilinci hakkında yazdığı ‘The 7 Habits of Highly Effective People’ (Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı)… Angela Duckworth’ın uzun vadeli hedefler için görev bilinci ve kararlılığın önemini vurguladığı ‘Grit’ (Azim)… Marcus Aurelius’in disiplin ve sorumluluk anlayışı hakkında yazdığı ‘Meditations’ (Kendime Düşünceler)… Daniel H. Pink’in motivasyon ve içsel görev bilincinin psikolojik temelleri hakkında yazdığı ‘Drive’ (Sürücü)… Cicero’nun Antik Roma’da devlete ve topluma karşı görevler hakkında yazdığı ‘On Duties’ (Görevler Üzerine)… Ahmet Şerif İzgören’in liderlik ve ekip çalışması bağlamında görev bilincinin önemi vurguladığı ‘İş Yaşamında 100 Kanguru Sistem Liderliği’…</i></span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:54.8pt 207.1pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Görev bilinci ile ilgili ibretlik bir kıssa</span></b><span style="font-size:12.0pt">: <i>Osmanlı şeyhülislamlarından olan Molla Fenari şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı imiş… Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın almış… Lâkin alışverişin hemen arkasından atın hasta olduğunu fark etmiş… Geri vermek istemiş, ancak satın aldığı adam zorluk çıkarmış; atın hastalığını kabul etmemiş… Adam hemen kadıya gitmiş, kadı Molla Fenari’yi yerinde değilmiş o an… Mahkeme ertesi güne kalmış… Maalesef, o gece at ölmüş… Adam ertesi gün olanları Molla Fenari’ye anlatmış; mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sormuş… Molla Fenari: “Senin zararını ben ödeyeceğim.” demiş… Adam hayretle Molla Fenari’ye bakmış; “Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla ilginiz ve suçunuz yok ki…” demiş… Molla Fenari: “Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. Bu imkân şimdi yok olmuş durumda… Senin zararına, benim mahkemede bulunmamam sebep olduğu için zararı ben ödeyeceğim…” demiş…</i> “ Görev bilincinin günümüzdeki izdüşümü ve yansımaları da keşki böyle olabilse… Görev bilincinin yerini görevi savsaklama ve görevi suiistimal etme yer almış… Üstüne üstlük, üstüne vazife olmayan her bir şey, görev hâline gelmiş… Görev yapmak şöyle dursun; görevi savsaklamak ve görevsizlik, görev diye algılanır olmuş…</span></span></span></span></p>

<p><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Görev her ne olursa olsun, onu sevgi ve özenle yapmalı insan</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">… Bu, işin hakkını vermek ve onu en iyi şekilde yapmak demek… Selam, sevgi ve saygılarımla. <b><i>https://bit.ly/muzafferceven</i></b><i> kanalımı takip etmeniz, linki paylaşıp destek olmanız, olumlu-olumsuz görüşlerinizi, eleştirilerinizi iletmeniz dileğiyle…</i></span></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/gorev-bilinci/27/</link>
<pubDate>Wed, 20 Aug 2025 08:45:18 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SÜZMEDEN KONUŞMAK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Süzmeden konuşmak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, düşüncenin ham hâlinin dile dökülmesi… İletişimde kelimeler, düşünceleri aktarmanın en temel aracı… Çoğu zaman söyleyeceklerimizi zihnimizde düzenler ve belli bir filtreden geçiririz… Konuşurken süzgeci kaldırmak, destursuz konuşmak… Süzmeden konuşmak, düşüncelerin olduğu gibi, ham ve işlenmemiş bir şekilde ifade edilmesi… Süzmeden konuşmak, rastgele konuşmak... Sanatçıların ilham anında, yazarların ilk taslaklarında ya da bir dost sohbetinde düşüncelerini olduğu gibi, içinden geldiği gibi aktarmasıdır, süzmeden konuşmak… Süzmeden konuşmayı, samimiyetin yansıması olarak yansıtmak ne kadar doğru? </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Süzmeden konuşmak, </span></b><span style="font-size:12.0pt">kişinin maskesiz hâlidir bir bakıma…<b> </b>Birçok durumda ve konumda, diplomatik konuşuruz, kelimeleri özenle seçeriz… Bu, ilişkilerde yaşanan gerçek bağın kapısını aralamaz... Samimiyet kırıcı olabilir… Mevlana’nın “<b><i>Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol</i></b>.”  sözü, bütün dengeleri altüst eden bir gerçek… Bilgisizce söylenen birçok ifade, çoğu zaman anlamsız bir gürültüye de dönüşebilir… Sosyal medyada düşünmeden yazılan yorumlar, öfkenin kontrolsüzce dışa vurumunun misâli olsa gerek… İletişimin tıkandığı noktadır böylesi hâl… Sözün filtresiz söylenmesi, hem özgürlük hem sorumluluk gerektirir… <b><i>Jean-Paul Sartre</i></b>’ın “<b><i>Seçimlerimizden kaçamayız</i></b>.” sözü, süzmeden konuşmanın da, bir bakıma bir tercih konusu olduğunu vurgular… Ancak, ifade özgürlüğü deyip pervasızca da konuşulmamalı… Başkalarının sınırları aşılmamalı… İnsanın otantik (gerçek, saf veya özgün) benliği, süzmeden yaptığı konuşmalarla anlaşılır… İdeal olan, süzgeci kaldırmadan, gerektiğinde devre dışı bırakacak cesarete sahip olarak konuşabilmek… Gerçek diyalog, ham gerçekliğin kabullenilmesine bağlı… Sağlıklı, doğru iletişim ve ilişki; sosyal olmanın gereği… Unutmayalım, düşünmeden, süzmeden konuşmak, bireysel ve toplumsal sorunlar ve sonuçlar doğurur… Süzmeden konuşmanın, düşünmeden, duygusal bir anın etkisiyle ya da aceleyle sözler sarf etmenin her zaman bir bedeli olur… Ani duygusal tepkilerle yapılan konuşmalar, bizi, doğru, sağlıklı ve sürdürülebilir iletişimden uzaklaştırır… Düşünmeden yapılan açıklamalar, karşı tarafın yanlış anlamasına yol açar… Sürekli süzmeden konuşmak, ilişkilerin zedelenmesine neden… Araştırmadan, süzmeden, anlamada, kırıntı bilgilerle konuşmanın adı, dilli düdük olmak… Kimdir bu dilli düdükler? Lafını bilmeden, süzmeden konuşanlar… Gerçek Türklüğün, Jön Türklük olmadığını bilmeyenler… Üstünlüğün sadece takvada olduğunu anlayamayanlar… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Süzmeden konuşmak</span></b><span style="font-size:12.0pt">, açık bir su yüzeyine benzer… Su ne kadar sakin görünse de, altındaki akıntılar her zaman gizli kalır… Bu, yüzeyde görünenin ötesinde derin anlamların ve duyguların olduğu anlamına gelir… Düşünmeden konuşmak, detayları göz ardı etmek demek… Düşünmeden konuşmak, ateşle oynamaya benzer… Ateş, dikkatli kullanıldığında hayat kurtarır, dikkatsizce yaklaşıldığında büyük zararlar verir… Süzmeden konuşurken söylenen sözler, dikkatle seçilmediğinde, ilişkiler büyük hasara uğrar… Süzmeden konuşmak, kırılgan bir cam parçası gibidir… Ağızdan çıkan sözler, geri alınamaz ve kırılgan bir yapıya sahip olan ilişkileri kolayca zedeler... Söylenen sözlerin ağırlığını bilmek önemli… Süzmeden konuşmak, birçok açıdan, sorunları tetikler… Düşünmeden söylenen sözler, yanlış anlamalara yol açar… Doğru, sağlıklı ve sürdürülebilir iletişimde dikkatli olmak ve kelimeleri seçerek kullanmak mühim… İletişim sadece sözcüklerden ibaret değil; iletişimde, duygular, düşünceler ve niyetler de son derece ehemmiyetli… Düşünmeden konuşmak yerine, süzerek ve anlayarak iletişim kurmak lâzım… <b>Süzmeden konuşmayı derinlemesine anlamak için okunması gereken kitaplar</b>: <i>İmam Gazali’nin ahlâk ve tasavvuf konularını dillendirdiği ‘İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn’ (Dini İlimlerin İhyası) adlı eserinin ‘Dilin Afetleri’ bölümü… İbn Kayyim el-Cevziyye’nin, nefis terbiyesi, hikmetli sözler, kalp ilimleri ve ahlâk konularına yer verdiği ‘el-Fevâid’ (Faydalar) adlı eseri ve nefsin terbiye edilmesi ile dilin nasıl korunması hakkındaki ‘Medâricü's-Sâlikîn’ (Saliklerin Mertebeleri) adlı eseri… Haris el-Muhasibi’nin, nefis muhasebesi (nefsi hesaba çekme) konusundaki ‘er-Riâye li-Hukûkillâh’ (Allah'ın Haklarına Riayet) adlı eseri… Carl Rogers’ın ‘On Becoming a Person’ (Benlik algısı ve otantiklik üzerine), Friedrich Nietzsche’in ‘Thus Spoke Zarathustra’ (Düşüncenin özgürleşmesi teması) ve Julia Cameron’ın ‘The Artist’s Way’ (Yaratıcılıkta sansürsüz ifade)… </i></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">İletişim, insanın en temel ve vazgeçilmez yeteneği</span></b><span style="font-size:12.0pt">… İletişim ile düşüncelerimizi, duygularımızı, bilgi ve deneyimlerimizi başkalarıyla paylaşırız, sosyal bağlar kurarız, iş birliği yaparız ve dünyayı daha iyi anlamlandırırız… İletişimde kullandığımız dilin niteliği, iletişimin başarısını derinden etkiler... Günlük konuşmada, dilimizde sıkça karşılaştığımız bir ifade, ‘süzmeden konuşmak’ kavramı… ‘Süzmek’, sıvıyı katı parçacıklardan ayırmak, arındırmak anlamında… ‘Süzmek’ eyleminden hareketle ‘süzmeden konuşmak’; kişinin düşüncelerini, aklından geçtiği ilk hâliyle, herhangi bir elekten geçirmeden, tartmadan, muhtemel sonuçlarını hesaplamadan ve muhatabının üzerindeki etkisini düşünmeden ifade etmek şeklinde tanımlanabilir… Süzmeden konuşmak, çoğu zaman spontane, içten ve samimi olarak algılanır; lâkin düşüncesizce sarf edilen sözler pek çok olumsuz sonuca ve bireyler arası ilişkilerde ciddi promlerin çıkmasına neden olur… Ağızdan çıkan her kelime, muhatabın duygularını incitir, yanlış anlamalara yol açar… Özellikle hassas konularda veya farklı düşüncelerin çatıştığı ortamlarda, süzülmemiş sözler, yangına körükle gitmekle eş değer biri durumdur… Empati eksikliği, öfke kontrolsüzlüğü veya sadece düşüncesizlik sonucu ortaya çıkan ifadeler, iletişimi felç eder ve güvensizliğe yol açar… Bununla birlikte, süzmeden konuşmanın olumlu etkileri de var elbette… Özellikle yakın ilişkilerde, samimiyetin ve dürüstlüğün ön planda olduğu durumlarda, içtenlikle ifade edilen düşünceler, sosyal bağları güçlendirir… Samimiyetin, saygı ve nezaket çerçevesinde kalması kaydıyla… Aksi takdirde, ‘dürüstlük’ kılıfı altında yapılan kırıcı ve incitici açıklamalar, içtenliği bitirir… Süzmeden konuşma eğilimi, bireyin kişilik özellikleriyle, kültürel normlarla ve içinde bulunulan sosyal statüyle ilintili… Direkt ve açık veya dolaylı anlatım ve incelikli ifadeler ile iletişim kurmak bir tercih… Stresli veya duygusal yoğunluğun yüksek olduğu anlarda, düşüncelerimizi ve duygularımızı süzerek konuşmak, en doğru olanı… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Süzmeden konuşmak</b>’, dilimizin gücünün ve sorumluluğumuzun yansıması… İletişim, sadece kelimeleri art arda sıralamak değil, aynı zamanda sözcüklerin potansiyel etkilerini öngörmeyi ve muhatabımızın dünyasına saygıyla yaklaşmayı gerektirir… Düşüncelerimizi söylerken, süzgeçten geçirmek, onları nezaketle, empatiyle, merhametle, sevgiyle ve sorumluluk bilinciyle yoğurmak, sağlıklı ve yapıcı iletişim kurmanın olmazsa olmazı… Ağızdan çıkan söz, çıkana kadar bize ait; çıktıktan sonra biz ona aitiz… Sözün sınırlarını bilerek ve konuşmadan önce düşünerek konuşmalıyız; hem kendimize hem çevremize karşı haddimizi bilmeliyiz… <b>Sözün kıymetini dillendiren altın sözler</b>: <i>“Bir kimse bir söz söyler ve söylediği sözde bir sakınca görmez, fakat o sözü yüzünden cehennemde yetmiş yıl dibe doğru düşer.” (Hadis-i Şerif)… “Seni ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenme!” (Hazreti Ömer)…  “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz.” (Yunus Emre)…  “Az konuş, öz konuş. Çünkü her söz kalbin aynasıdır.” (Hz Mevlana)… “Konuşmadan önce düşün, hareket etmeden önce ölç.” (William Shakespeare)… “Az konuşan bir aptal, çok konuşan bir bilgeden daha iyidir.” (Oscar Wilde)… “İnsan ne kadar az düşünürse, o kadar çok konuşur.” (Montesquieu)… “Hiç kimse çok konuşarak bir şey öğrenemez.” (Benjamin Franklin)… “Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir sanattır.” (Goethe)…</i> </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Dilin doğru kullanımı</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">, hikmetli konuşma ve gereksiz sözlerden kaçınma, davranış eğitimine bağlı… Sözüne sahip olamayan, söylediğine sahip çıkamayan, yüksek sesle düşünüp rastgele konuşan ve sözün çıktığı ve geldiği yeri bilemeyen, nasıl iletişimin etkin ve doğru bir paydaşı olabilir ki? Etkili iletişim için; etkin dinleyici olabilmek, ön yargısız olabilmek, açık/net ve anlaşılır olabilmek, beden dilini iyi kullanabilmek, ses tonunu iyi ayarlayabilmek, arkadaş canlısı olabilmek, eleştiriye açık olabilmek, etkili ve doğru soruları sorabilmek, empati kurabilmek, merhamet edebilmek ve kelimeleri doğru seçebilmek gerek… Selam, sevgi ve saygılarımla.  <b><i><span new="" roman="" style="font-family:" times="">https://bit.ly/muzafferceven</span></i></b></span></span></span><i><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span new="" roman="" style="font-family:" times=""> kanalımı takip etmeniz, linki arkadaşlarınızla paylaşıp destek olmanız, olumlu-olumsuz görüşlerinizi, eleştirilerinizi iletmeniz dileğiyle…</span></span></span></i></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/suzmeden-konusmak/26/</link>
<pubDate>Wed, 13 Aug 2025 07:52:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SABIR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Sabır</span></b><span style="font-size:12.0pt"> (<i>Arapça, ṣabr-bir bitki; Süryanice, ṣabrā; Akadça, ṣibāru -sivri bir alet, ilaç</i>); engellemek, hapsetmek, öfkeye hâkim olmak ve telaşa kapılmamak anlamında… Sabır, hayatın zorluklarına karşı direnç… Sabır, insanın karşılaştığı zorluklar, sıkıntılar ve belalar karşısında gösterdiği metanet ve direnç… Sabır, sadece bir erdem değil, aynı zamanda insanın manevî gelişiminde önemli bir rol oynayan bir davranış biçimi… Sabır, kişinin başına gelen musibetlerin Allah’tan olduğunu kabullenmesi ve mükâfatını Allah’tan beklemesi… Sabır, insanın hayatında karşılaştığı her türlü zorluk ve sıkıntıya karşı gösterdiği dayanıklılığın ifadesi… Sabır, sadece olumsuz durumlar karşısında değil, aynı zamanda hedeflere ulaşmak için gösterilen çaba ve bekleyiş vetiresi/süreci…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt"> <b>Sabır</b>, taşa yüklense dertten çatlardı… Sabır taşı da olsa… Sabır taşı (<b>dumortierit</b>), kimyasal olarak <b>alüminyum boro-silikat</b> minerallerinden ‘<b>Al7​BO3​(SiO4​)3​O3</b>​’ ibaret olan taş… Sabır taşı, antioksidan, analjezik ve antimikrobiyal özelliklere sahip olan antrokinon türevleri ve uçucu yağlar içeren taş… Sabır taşındaki bileşenler, taşın ağızda ekşi bir tat bırakmasına neden durum… Sabır taşı, son noktaya kadar zorlansa, sabra ne kadar dayanabilirdi insan, acaba? Sabır taşı da çatlar elbette… Yine de bağrımıza taş koymak ve öylece sabretmek gerek… Sabır taşı, işin bahanesi… Anadolu’da, çocukları sütten kesmek için anneler tarafından meme uçlarına sürülen taştır, sabır taşı… Taşın ekşi ve acı bir tadı olduğundan, çocukların emmeyi bırakmasına yardımcı olan taştır, sabır taşı… Parmak uçlarına sürülerek, tırnak yeme gibi istenmeyen alışkanlıkların bırakılması için kullanılan taştır, sabır taşı… Çocukların ve yetişkinlerin pek çok zararlı alışkanlıklarından vazgeçmeleri için de kullanılan taştır, sabır taşı…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Kadim medeniyetimizde sabır; cismanî, nefsanî ve ahlâkî</span></b><span style="font-size:12.0pt">… <b>Cismanî sabır</b>; insan bedeninin maddî olarak maruz kaldığı zorluklara (hastalık, acı vb.) sabretmesi… Cismanî sabır, zorunlu olarak gösterilen bir dayanıklılık… <b>Nefsanî sabır</b>; ruhun manevî olarak sevilen veya kerih görülen işlere karşı verdiği mücadele… Nefsanî sabır, kişinin kendi tercihiyle gösterdiği bir direnç… <b>Ahlâkî </b>manada <b>sabır</b>, önemli bir fazilet… Kur’an’da yüzden fazla ayette sabırdan bahsedilmekte ve sabredenlerin Allah’ın sevgisine mazhar olacağı vurgulanmakta… Sabır, bir nimet… Sabrın sonu zafer… Sabır ve nefis, İslam tasavvufunda önemli kavramlar… Sabır, kişinin nefsini kontrol altında tutması, zorluklar karşısında metanet göstermesi ve Allah’a tevekkül etmesi… Nefis; insanın içindeki uygun olmayan arzular, istekler, kötü eğilimler… Kişinin manevî yolculuğunda kat ettiği aşamaları temsil eden, nefsin yedi mertebesi mevcut… <i>Nefs-i emmâre, kötülüğü emreden nefis… Nefs-i levvâme, kendisini kınayan nefis… Nefs-i mülhime, ilham alan nefis… Nefs-i mutmainne, huzura ermiş nefis… Nefs-i râdıye, Allah’tan razı olan nefis… Nefs-i merdıyye, Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis… Nefs-i kâmile, olgunlaşmış nefis</i>… Sabır, nefsin bu mertebelerinde ilerlerken kişinin en önemli yardımcıları… Sabır sayesinde kişi, nefsinin kötü eğilimlerine karşı koyabilir ve manevî olgunluğa ulaşabilir… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:12.0pt">Sabır nasıl mı çekilir</span></b><span style="font-size:12.0pt">? Dişini sıkarak, zorluklara dayanarak… Bir insanın sabrı nasıl mı taşar? Artık dayanamayacak duruma gelince… Sabrı tükenince, sabır gösteremeyecek hâle gelince… Önemli olan, ya sabır çekmek, sıkıntılı bir duruma sabırla katlanmak… Her ne olursa olsun sonuna kadar, sabır taşı olmak, çok sabırlı olmak gerek… Elbette her sabrın da bir sonu var… Sabrın sonuna gelindiğinde, artık sabredecek güç kalmadığında, istenmeyen sonuçlar olacaktır… Sabır, herkesin harcı değil… Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas (sabırla beklenen şeylerin sonunda güzel sonuçlar verir)… Mâlum, sabreden derviş muradına erermiş, sabırlı olan kişi sonunda amacına ulaşırmış… Kim ne derse desin, sabrın sonu selamet, sabır gösteren kişinin sonunda başarıya ulaşacağı bir gerçek… Öyle ya, tekkeyi bekleyen çorbayı içer, sabırlı olan kişi sonunda emeğinin karşılığını alır… Sabır, olumsuz görünen eylem… Sabır, insan psikolojisi üzerinde olumlu etkileri olan hâl… Zorluklar karşısında sabırlı olmak, kişinin stres seviyesini azaltır ve daha sağlıklı bir hayat sürmesini sağlar… Sabır, kişinin hedeflerine ulaşma sürecinde motivasyonunu korumasına ve daha dirençli olmasına katkı sağlar… Sabır, hayatın her alanında önemli… Sabır, huzurun temeli… Yunus Emre, sabrı harikulade izah etmiş: “Dinle, söyleyeyim sabır hâlini… Cümle âlem sabra verdi malını… Tüm bozguncuları mat eder sabır… O sebepten mutluluk ihsanıdır.”… Sabır denince, ilk akla gelen isim, Hz. Eyyüp (A.S.)… ‘Eyyüp sabrı’ ifadesi, sabrın en üst düzeyi… Hz. Eyyüp (Ayyub)’in hayatındaki gösterdiği sabrı bilmeyenimiz yoktur… Hz. Eyyüp, Kur’an’da ve diğer kutsal metinlerde, büyük sıkıntılar ve hastalıklarla sınanmış, ancak bu zorluklar karşısında sabrını ve imanını kaybetmemiş sabır timsali… Hz. Eyyüp’ün sabrı…  Çektiği hastalık ve sıkıntılar… Hz. Eyyüp, uzun yıllar süren ağır bir hastalıkla sınanmış, malını ve çocuklarını kaybetmiş, ancak bu zorluklar karşısında sabrını ve Allah’a olan bağlılığını korumuş… Hz. Eyyüp’ün ettiği dua ve iman… Tüm bu sıkıntılar sırasında, Hz. Eyyüp sürekli dua etmiş ve Allah’tan yardım dilemiş… Onun sabrı ve duası, sonunda Allah tarafından kabul edilmiş ve sağlığına kavuşmuş… Hz. Eyyüp’ün gösterdiği sabır, ‘Eyyüp sabrı’… Eyyüp sabrı, büyük zorluklar karşısında gösterilen sabır… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:12.0pt">‘<b>Sabır</b>’ için söylenen birçok söz var… <i>“Allah sabredenle beraberdir.” (Hadis-i Şerif)… “Genişlik, sabırdan doğar. Kim sabrederse rızkı gelir ona. Aşırı hırsla çalışma ve çabalama sabırsızlıktır.” (Hz. Mevlana)… “Sabreden derviş muradına ermiş.” (Atasözü)… “Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir.” (Honoré de Balzac)… “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.” (Şeyh Edebâli)… “Sabır boyun eğmek değil, mücadele etmektir.” (Hz. Ömer)… “Sabır, bilgeliğin arkadaşıdır.” (Saint Augustinus)… “Büyük başarıların sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir.”(Friedrich Schiller)… “Yiğitlik intikam almakta değil, tahammül göstermektedir.” (William Shakespeare)… “Sabır, kuvvetin bir başka adıdır.” (E. B. Browding)… Sabır ve sabrın akabindeki beklentiyi dillendiren, hârika dizeler: “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır… Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır… Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır… Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır… Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır… Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır… Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır… Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır…” (Sezai Karakoç)…  Necip Fazıl Kısakürek’in sabrın Allah’a tevekkül ve güven anlamına geldiğini, sabırla zorlukların üstesinden gelinebileceğini ifade eden, ‘Sabır’ adlı şiiri, sabrın önemini ve değerini vurgulayan etkileyici bir eser… Şiirde, sabrın sonunda selamete ulaşılacağı ve sabrın hayra alamet olduğu anlatılır: “Sabrın sonu selâmet… Sabır hayra alâmet. Belâ sana kahretsin… Sen belâya selâm et!”… Nâzım Hikmet’in ‘sabır' temalı dizeleri, umut ve direnişle ilintili şiirinden bir kısım: “Biraz daha sabır, biraz daha inat, kapının arkasında bekleyen ölüm değil, hayat…”…</i></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span calibri="" style="font-family:">Güç, sabırda gizli…   “<b><i>Güçlü kimse, insanları güreşte yenen değil, bilakis öfke anında kendisine hâkim olandır</i></b>.” (Hadis-i Şerif)… “<b><i>İnsanlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insanlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha büyük ecre nail olur</i></b>.” (Hadis-i Şerif)… Marifet, her düşündüğümüzü hemen söyleyivermek değil… Asıl marifet, büyük düşünüp, sabredip, yerinde ve zamanında söyleyebilmek… Selam, sevgi ve saygılarımla. <b><i><span new="" roman="" style="font-family:" times="">https://bit.ly/muzafferceven</span></i></b></span></span></span><i><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span new="" roman="" style="font-family:" times=""> kanalımı takip etmeniz, linki arkadaşlarınızla paylaşıp destek olmanız, olumlu-olumsuz görüşlerinizi, eleştirilerinizi iletmeniz dileğiyle…</span></span></span> </i></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/sabir/25/</link>
<pubDate>Tue, 05 Aug 2025 10:48:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇIKARLARIN GÖLGESİNDE EZİLEN DEĞERLER: GAZZE'NİN ÇIĞLIĞI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yanda bombaların altında yaşam mücadelesi veren Gazze... Diğer yanda lüks salonlarda sessizliğe gömülmüş Batı… İnsanlık vicdanı nerede? Demokrasi ve insan hakları kavramları bu acı coğrafyada neden geçerli değil?</p>

<p>Gazze bir ayna artık… Dünya bu aynaya baktığında gördüğü şey sadece yıkım değil; aynı zamanda kendi yüzüdür. Her gün yüzlerce sivilin öldüğü, çocukların açlıktan kıvrandığı bir yerde hâlâ “endişeliyiz” diyen Batı, aslında bu vahşetin sessiz tanığı olmayı sürdürüyor. Kimi zaman diplomatik cümlelerle, kimi zaman tarafsızlık adı altında üç maymunu oynayarak…</p>

<p>Batı, on yıllardır dünyaya demokrasi, insan hakları ve özgürlük ihraç ettiğini iddia ediyor. Peki neden Gazze bu değerlerin dışında bırakıldı? Neden bu topraklarda çocuk olmak suç sayılıyor? Neden burada insan hakları, sadece kâğıt üstünde kalan bir kavramdan ibaret?</p>

<p>Çünkü mesele değerler değil, çıkarlar... Batı’nın gösterdiği çifte standart, artık ahlaki değil politik bir tercihtir. Gazze’de yaşananlar “çatışma” ya da “gerilim” değil; adını doğru koymak gerekirse bir insanlık felaketi, bir toplu cezalandırma politikasıdır.  </p>

<p> </p>

<p>Sosyal medyada her gün savaş görüntüleri izliyoruz. Yıkılan evler, çaresiz insanlar, enkaz altındaki çocuklar… Ama alıştık. Acıya alıştık. Ölüm sıradanlaştı, zulüm kanıksandı. Bu en büyük tehlike: Vicdanlarımızın körelmesi.</p>

<p>Neden savaşları durduramıyoruz? Neden insanlar barış için birleşemiyor? Neden dünyanın dört bir yanında zulme karşı aynı ses yükselmiyor? Çünkü hala güçlünün haklı olduğuna inanılıyor. Çünkü hala toprak için, egemenlik için, kibir için insanlar ölüyor.</p>

<p>Ama unutmamalıyız: Bir gün bu savaş bitecek. Ve o zaman geriye sadece şu sorular kalacak: Biz nerede durduk? Sessiz mi kaldık, yoksa haykırdık mı?</p>

<p>Gazze hâlâ direniyor. Yıkılmış binaların altından yükselen tek şey acı değil; aynı zamanda umut. Her şeye rağmen yaşama tutunan, geleceğe bakan insanlar var orada. Çünkü en karanlık an, sabaha en yakın andır.</p>

<p>Bu felaket bir gün son bulacak. Ve o zaman savaş suçu işleyen herkes yargılanacak. O gün geldiğinde tarih sayfalarında adaletin yanında mı olacağız, yoksa suskunluğumuzla o suça ortak mı?</p>

<p>Güçlü kal Gazze…<br />
Çünkü sen, dünyanın iki yüzünü birleştiren aynasın.</p>
]]></content:encoded>
<author>Yaren KOYUNCU</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/yaren-koyuncu/cikarlarin-golgesinde-ezilen-degerler-gazze-nin-cigligi/24/</link>
<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 17:16:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MESLEKÎ TÜKENMİŞLİK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:9.0pt">Meslekî tükenmişlik</span></b><span style="font-size:9.0pt">; çalışan bireylerin yaptıkları mesleğin hedefinden sapması, sunulan hizmetin kalitesinde görülen azalma ve motivasyon kaybı gibi durumlarla ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik durum… Günümüzün hızlı tempolu ve rekabetçi iş dünyasında, bireylerin kariyerlerinde zirveye ulaşma çabası, takdire şayan bir azim ve özveri… Yoğun tempo ve sürekli baskı altında, çalışanların, sinsi bir tehlike ve ruh sağlığını ve verimliliğini tehdit eden hâldir, meslekî tükenmişlik… Bir zamanlar parlayan bir alev gibi işine tutkuyla bağlı olan bireyin, zamanla bu alevin küllenmesiyle karşı karşıya kalmasının adıdır meslekî tükenmişlik… Meslekî tükenmişlik, yorgunluktan öte, uzun süreli ve yoğun stresin bir sonucu olarak ortaya çıkan çok boyutlu bir sendrom… Meslekî tükenmişliğin üç temel boyutu var… Duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarının azalması… <b>Duygusal tükenme</b>, bireyin duygusal kaynaklarının tükenmesi, sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik hissi yaşaması… <b>Duyarsızlaşma</b>, iş arkadaşlarına, müşterilere ve genel olarak işine karşı olumsuz, alaycı ve mesafeli bir tutum geliştirmesi…  Kişisel başarının azalması, bireyin işinde yetersizlik, başarısızlık ve düşük özgüven hissetmesi… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:9.0pt">Meslekî tükenmişliğin ortaya çıkması birçok faktöre bağlı</span></b><span style="font-size:9.0pt">… Aşırı iş yükü, uzun çalışma saatleri, yetersiz ücretlendirme, destekleyici bir iş ortamının olmaması, rol belirsizliği, kontrol eksikliği, adaletsizlik algısı vb. nedenler… Özellikle insanlarla doğrudan etkileşim gerektiren meslek gruplarında (sağlık çalışanları, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları vb.) duygusal yükün fazlalığı, meslekî tükenmişliği artıran sebepler… Meslekî tükenmişlik, bireyler üzerindeki oldukça etkili… Baş ağrısı, uyku sorunu, sindirim problemi, kaygı, depresyon, motivasyon eksikliği, sinirlilik, umutsuzluk vb. sorunlar… Meslekî tükenmişlik; bireyin iş performansını düşürür; özel hayatını, ilişkilerini ve hayat kalitesini olumsuz etkiler; sosyal çevreden uzaklaşma, aile içi sorunlar ve hatta madde bağımlılığı gibi ciddi sonuçlar doğurur… Meslekî tükenmişliğe karşı, nasıl bir savunma mekanizması geliştirebiliriz? Öncelikle, bireysel düzeyde tükenmişlik belirtilerini erken fark etmek ve profesyonel yardım almak önemli… Stres yönetimi tekniklerini öğrenmek, düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, yeterli uyku uyumak ve sosyal destek ağlarını güçlendirmek gerek… İş ve özel hayat arasındaki dengeyi kurmak, hobiler edinmek ve dinlenmeye zaman ayırmak, meslekî tükenmişliği azaltan etmenler… Meslekî tükenmişlik, sadece bireysel bir sorun olarak ele alınmamalı… İşverenler ve yöneticiler de bu konuda görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmeli… Çalışanların iş yükü âdil bir şekilde dağıtılmalı, esnek çalışma şartları sunulmalı, destekleyici ve olumlu bir iş ortamı oluşturulmalı, çalışanların gelişimine yatırım yapılmalı ve geri bildirim mekanizmaları devreye sokulmalı… Çalışanların sesini dinlenmeli, onların ihtiyaçları dikkate alınmalı ve çözüm odaklı yaklaşımlar sergilenmeli, sağlıklı, verimli ve sürdürülebilir iş gücü esas alınmalı… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:9.0pt">Meslekî tükenmişlik</span></b><span style="font-size:9.0pt">, modern iş dünyasının önemli bir sorunu… Meslekî tükenmişlik alevinin küllenmesine izin verilmemeli; alevi besleyecek, canlı tutacak ve parlamasını sağlayacak önlemler alınmalı, bireysel refahı ve iş verimliliğini artıracak etkinlikler yapılmalı… Meslekî tükenmişlik sadece bir son değil, doğru adımlarla yeniden canlanabilecek bir potansiyel olmalı… Meslekî tükenmişlik, sönmekte olan bir fener gibidir aslında… Meslekî tükenmişliğin sessiz hikâyesidir ‘sönmekte olan fener hikâyesi’… Bir zamanlar dağın yamacına kurulmuş küçük bir deniz feneri varmış… Fenerin görevi, gece karanlığında geçen gemilere yol göstermek, onları kayalıklardan korumak imiş… Her akşam, gökyüzü karardığında ışığını büyük bir inançla yakarmış, dalgaların öfkesine karşı bir umut olurmuş… Fener, ilk günlerde coşkulu ve güçlüymüş… Merceği tertemiz, mekanizması sağlam imiş… Her dönüşünde bir anlam taşırmış, her yanışında bir görev bilinciyle parlarmış, gecenin koynunda kaybolmak üzere olanlara yön verirmiş… Zamanla fenerin bakımı aksatılmış… İçindeki yağ düzenli doldurulmamış… Merceği kirlenmeye başlamış… Rüzgâr daha sert esmiş, dalgalar daha yükseğe vurmuş… Fener, her geçen gece biraz daha zor yanmış, ışığı biraz daha kısık çıkmış… Lâkin fener, eskisi kadar görünür olmaktan uzaklaşmış… Fenerin içinde hâlâ yanmak isteyen bir kıvılcım olsa da, dışındaki kabuk yıpranmış… Fener, hep aynı yerindeymiş… Fener, aynı sorumluluğu taşımasına rağmen, artık ışığını taşımak bir görev değil, bir yük hâline gelmiş… Her dönüşü, her çakışı biraz daha ağır gelmiş ona… Bir gece, fırtına en şiddetli anında bastırdığında, içindeki son damla yağla bir kez daha yanmış ve sonra sessizce sönmüş… Meslekî tükenmişlik de böyle bir şey… Başlangıçta büyük bir coşku, yüksek bir motivasyon ve aidiyet duygusuyla başlayan meslek hayatı, zamanla ağırlaşan sorumluluklar, sürekli artan beklentiler ve azalan takdirle birlikte yorulmanın başlaması… Bakımsız deniz feneri gibi, meslekî tükenmişlik sendromu yaşayan bir bireyin de bir süre sonra parlamayı değil, ayakta kalmayı hedeflemesi… İçindeki kıvılcım söndüğünde ise, meslekî tükenmişlik sendromu yaşayan kişinin yalnızca işini yapan biri değil; sessizce tükenen bir hikâyenin kahramanı oluşu… Meslekî tükenmişlik, çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz... İnsanı önce yorar, sonra umutsuz bırakır… Giderek duygusal mesafe koymaya başlar meslekî tükenmişlik sendromu yaşayan kimse; işine, çevresine, hatta kendisine… Meslekî tükenmişlik sendromu yaşayanın performansı düşer, motivasyonu dip yapar, işe gitmek düşüncesi bile ağır gelir ona… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:9.0pt">Meslekî tükenmişliği anlamak</span></b><span style="font-size:9.0pt">, tanımak ve en önemlisi önlemek gerekir... Bir fenerin düzenli temizliğe, yağa ve bakıma ihtiyacı olduğu gibi; bir insanın da desteklenmeye, dinlenmeye, takdir edilmeye ve bazen sadece görülmeye ihtiyacı olur… Hiçbir ışık, kendi kendine sonsuza kadar yanamaz… Meslekî tükenmişlik, sudan çıkmış balık misâli… Mavilikler içinde özgürce yüzen, her hareketiyle doğasına uygun bir ritim tutturan, hayatla uyum içindeki bir balık... Bir gün bir ağ ile çekilip suyun dışına çıkarılan balık… Yüzgeçleri çırpınan, bedeni kasılan, gözleri çaresizlikle dolan balık… Su, balığın hayat kaynağı… Meslek de öyle, aslında, meslekî tükenmişlik sendromu yaşayan biri için… İnsan, yeteneklerine, değerlerine, ritmine uygun bir işte çalışırken üretkendir ve canlıdır… Aşırı stres, anlam kaybı, değersizlik hissi ya da sürekli baskı, insanı kendi doğal ortamından çıkarır; nefes alamaz hâle getirir… Her yeni gün, yeni bir çırpınış olur, her toplantı bir soluksuz kalma anı olur meslekî tükenmişlik sendromu yaşayan için... Meslekî tükenmişlik sendromu yaşayan bireyin en çok ihtiyaç duyduğu şey; tekrar suya, değer gördüğü, desteklendiği, anlaşılabildiği bir ortama geri dönmektir… Hiçbir balık, karada yaşamaya uzun süre dayanamaz... Çatlayan toprak gibi tükenmişliğin sessiz çığlığıdır meslekî tükenmişlik… Toprak; verimli ve bereketli olmalı ki, ekip biçme yapılabilsin, hasat alınabilsin… Ne zaman toprak işlevsiz olur? Yağmur eksildiğinde, Güneş yaktığında, rüzgâr kuruttuğunda… Verimli toprak çatlamaya başladığında; toprağın içindeki su kaybedilir, toprağı koruyacak nem yok olur, toprak sertleşir, toprağın içi kırılgan bir hâle gelir, tohum içine düşse de, canlanamaz… Bu, meslekî tükenmişliğin en güzel tasviri olsa gerek… İnsan, yıllarca çalışır, üretir, katkı sağlar; lâkin dinlenmeden, beslenmeden, duygusal anlamda desteklenmeden devam ederse; bir gün o verimli zihin kurur, motivasyon çatlar, sabır kabuğundan ayrılır… Dışarıdan hâlâ güçlü gibi görünse de, içte bir kuraklık başlar ve böylesi bir kuraklık, kişi fark etmeden derinleşir… Toprağın yağmura ihtiyacı olduğu gibi, insanın da anlamlı geri bildirimlere, takdire, dinlenmeye ve duygusal desteğe ihtiyacı var… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:9.0pt">Meslekî tükenmişlik üzerine, kadim medeniyetimizde söylenmiş anlamlı tespitler</span></b><span style="font-size:9.0pt">: İbn Sina’ya göre; insanın ruhsal sağlığının beden sağlığı kadar önemlidir; meslekî tükenmişlik, ruhsal dengenin bozulmasıyla ortaya çıkar; bireyler kendilerine zaman ayırmalıdır ve ruhsal olarak dinlenmeleri gerekir… İmam Gazali’ye göre; insanın iç huzurunu bulması önemlidir; iş hayatında karşılaşılan zorluklar, insanın manevî yönünü etkiler; ruhsal ve bedensel sağlık, kişinin niyetinin ve amacının doğru olmasına bağlıdır… Mevlana Celaleddin Rumi’ye göre; insanın içsel huzuru bulması için, sürekli çalışma ve mücadele içinde kaybolmaması, ruhsal sağlığının korunması, kendisiyle barışık olması gerekir… İbn Arabi’ye göre; insanın, varoluş amacını anlaması gerekir; insan, kendi potansiyelini gerçekleştirmelidir; insan, yaptığı işin anlamını ve değerini bilmelidir… Meslekî tükenmişlik hakkında söylenen güzel sözler: “Aslında her şey, tükenen bir kaleme tükenmez dedikleri kadar yalan.”… (Sunay Akın)… “İnsan yenilince tükenmez, pes edince tükenir.” (Nixon)… “Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım. Mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim, azaldığımla kaldım.” (Cemal Süreya)… “Herkesin hayal gücü tükendiğinde artık hiç kimse dünya için tehdit olmayacak.” (Chuck Palahniuk)… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:9.0pt">Haksızca ve onursuzca, ne tükenmeli ne tüketmeli insan, tükenmişlik sendromuna maruz kalmamak için</span></b><span style="font-size:9.0pt">… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span> <b><i><span style="font-size:10.0pt"><span new="" roman="" style="font-family:" times="">https://bit.ly/muzafferceven</span></span></i></b><i><span style="font-size:10.0pt"><span new="" roman="" style="font-family:" times=""> kanalımı takip etmeniz, linki arkadaşlarınızla paylaşıp destek olmanız, olumlu-olumsuz görüşlerinizi, eleştirilerinizi iletmeniz dileğiyle…</span></span></i></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/mesleki-tukenmislik/23/</link>
<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 15:00:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇİVİSİ ÇIKMAK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:10.0pt">Çivisi çıkmak</span></b><span style="font-size:10.0pt">, bir yapı ya da düzenin temel bileşenlerinden birinin veya birkaçının yerinden çıkması sonucu olan bozulma ve düzensizlik durumu… Çivisi çıkmak; hayatta, aile içi sorunlar, iş yerindeki aksaklıklar veya toplumsal olaylar,</span> <span style="font-size:10.0pt">büyük bir karmaşa, kargaşa/kaos hâli… Bir yapı, düzgün çivilenmediğinde sallanır, sonunda yıkılır… Toplumu diri tutan, birlik ve beraberliği sağlayan etik/ahlâkî her bir değer, norm çivi gibidir… Çivisi çıkmak, böylesine önemli hâdise… Bir cemiyetin çivisi çıkınca; hukukun üstünlüğü ve şeffaflık vb. aslî ilkeler kaybolduğunda sistem çöker, insanların adalete olan güvenleri biter… Dünyanın çivisi çıkınca, ipi kopunca; keşmekeşlik içinde olunur, saygısızlık, umursamazlık, nemelazımcılık olur… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:89.85pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:10.0pt">Çivisi çıkmak</span></b><span style="font-size:10.0pt">, çok eski bir inanca göre, yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir kazık olduğuna inanan insanların, gün boyunca yer değiştirmeyen, gökyüzündeki bütün yıldızları bir arada tuttuğuna inandıkları, göğün direği, tanrının kapısı gibi gördükleri kutup yıldızına (çivi yıldızına), ‘demir kazık’ demişler… Demir kazığın ya da bu büyük çivinin yeryüzünde karşılığı olmalı diye düşünmüşler ve birçok yere kutsanmış çiviler (kazıklar) dikmişler, dua ve isteklerin çiviler aracılığıyla ulaşacağına, Tanrı’yla iletişim kuracaklarına inanmışlar… Bu nedenle yaşadıkları yerlerde, kayın ağacı, çam ağacı ya da büyük bir taş dikmişler… Diktikleri demir kazık yerinden oynayacak olursa yani yeryüzünün çivisi çıkarsa, her şeyin sonunun geleceğine, kıyametin kopacağına inanmışlar... Toplumda, ortalık karıştığında, düzen bozulduğunda, ahlâksızlık yaşandığında, dua ve istekleri Tanrı’ya ulaştıracak bu çivilerin, kazıkların yerlerinden çıkmasına bağlamışlar… Bir başka rivayete göre, Kudüs’teki Kubbet-üs Sahra'nın içinde bulunan muallak taşının altındaki mağaranın duvarında bir taş, taşın üzerinde de sıra hâlinde delikler varmış… Bu deliklerin sadece son üç tanesinde çivi çakılı imiş… İnsanlar, buraya gelip çivileri yoklarmış. Bir tanesi hiç oynamazmış, diğeri hafif oynarmış, sonuncusu ise, yerinden çıkacakmış gibi gevşek dururmuş… İnsanlar, bu çivilere dokunurlarmış ve sağlamlıklarını görüp rahatlayarak, dünyanın çivisi daha sağlam, kıyamet kopmayacak diye düşünürlermiş… Bu taşın üzerindeki bütün çiviler çıktığında kıyametin kopacağına dair bir inanış varmış… 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa (1872-1922), bir gün mağaraya girdiğinde bu taşı ve çivileri görmüş ve bunların anlamını sormuş, aldığı cevap üzerine, bu uydurma şeyin kaldırılmasını emretmiş… </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:10.0pt">Toplumun çivisinin çıkması, nasıl mı olur</span></b><span style="font-size:10.0pt">? Birçok sebep var… Toplumsal gerilimler, protestolar, ekonomik krizler ve sosyal adaletsizlikler… Ani ve hızlı kültürel değişimler… Büyük ekonomik buhranlar, işsizlik oranlarının artması ve mâli belirsizlikler, düzenin bozulması… Yoksulluk ve gelir eşitsizliği… Bireylerin yoğun stres altında kalması, sosyal ilişkilerde düzenin bozulması… Ani hastalıklar, iş kaybı veya kişisel krizler… İşin cılkı, çivisi çıkınca, bireyin mâruz kaldığı psikolojik etkiler (anksiyete ve stres), zihinsel ve duygusal sağlığın bozulması, çaresizlik ve yetersizlik hissi… Toplumsal düzenin bozulması, toplumda güven kaybı ve istikrarsızlık, sosyal bağların zayıflaması, toplumsal huzursuzluğun artması… Aile içi ve arkadaşlık ilişkilerinin bozulması… Çivinin çıkmasına neden olan, düzeni bozan unsurlar: Hukukun üstünlüğünün zedelenmesi, siyasî çıkarlar için esnetilmesi, adalet mekanizmasının yozlaşması, keyfî uygulamaların yaygınlaşması, devlet kurumlarının işlevselliğinin azalması… Popülizm ve gerçeklikten kopuş, liderlerin, köklü çözümler yerine halkın kısa vadeli duygularına hitap eden politikalar benimsemesi… Medya manipülasyonu, bağımsız medya üzerindeki baskılar, halkın gerçeğe erişiminin engellenmesi, medyanın propaganda aracına dönüşmesi, sosyal ve evrensel değerlerin erozyona uğraması… Yolsuzluk ve nepotizm (kayırmacılık, akraba kayırma, öznel ve âdil olmayan şekilde yapılan ayrımcılık)… Kamu kaynaklarının haksızca kullanılması, yetkinlik yerine sadece sadakate dayalı atamalar… Gerçekten en kötü durum, siyasette her bir şeyin çivisi çıkmak olsa gerek… Mâlum, politika, toplumun yönetim mekanizmalarını şekillendiren, bireylerin yaşamlarını etkileyen ve geleceği belirleyen bir alan… Siyasetin çivisi çıkınca, çivinin, aynı politikacılar tarafından tekrar çakılması da pek işe yaramaz… Çiviyi çakan usta, işinin ehli, dürüst olmalı ki çivi sağlam çakılabilsin… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:10.0pt">Dünyanın jandarması rolünü oynayan süper güçlerin çivisi çıkmış</span></b><span style="font-size:10.0pt">, her şeyi bildiğini sananlar da yamyam-tamtam rolünü oynuyorlar, güya çıkan çivileri çakmaya çalışıyorlar, ortalığı karıştırıyorlar, burası şurası benim demekle yeniden büyük olacaklarını sanıyorlar… Sallıyorlar ve savuruyorlar… Müflis tacir tavırlarıyla, Filistinlileri yurtlarından etmeye çalışıyorlar… Neyin, kimin çivisi çıktı acaba? Bir şeyin çivisi çıkmaya görsün, her bir şey toz duman olur… Acı olan, çivisi çıkmış olanların çivi çakmaya çalışmaları… <b>Çivisi çıkmak</b>… Çivisi çıkmış insanın, insanları zıvanadan çıkarması en kolay çıkma eylemi… Bu, toplumsal düzenin kaybolması ve sorumlulukların sorun hâline evrilmesi demek… Böylesi bir hengâmede, istediğimiz kadar, çivi gibi çivi kesmelim, çivi kıralım, çivi sokalım, ne yazar… Dünyanın çivisi çıkmış bir kere… Düzen tersyüz olmuş… Her bir şey, olay ve durum kontrolden çıkmış… Kimse heveslenmesin, tarihe mühür vurmak, çıkan çivileri çakmak, yine Türkiye’nin işi… Mazlumun, mağdurun yanında, tarihin doğru tarafında olan Türkiye’nin…</span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:10.0pt">Çıkan çiviyi çakmak</span></b><span style="font-size:10.0pt">, yeni çıkış yollarını devreye sokmakla mümkün… Bunun için; hesap verebilirlik mekanizmaları devreye sokulmalı… Yönetimde şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri uygulanmalı, adalete olan güven yeniden tesis edebilmeli… Bağımsız kurumlar güçlendirilmeli, bağımsız yargı, tarafsız medya ve etkin denetim organları siyasetin düzenini yeniden sağlamalı… Davranış eğitimine önem verilmeli… Toplumda her birey siyasî okuryazar yapılmalı, popülizmin etkileri yok edilip demokratik katılım arttırılmalı… Anksiyete ve stresle başa çıkmak için psikolojik destek alınmalı… Farkındalık kazanılmalı… Zihinsel sağlığın koruması ve stresle başa çıkabilmek için, meditasyon teknikleri kullanılmalı… Kadim medeniyet değerlerimize göre hareket edilmeli, fikredilmeli, zikredilmeli ve şükredilmeli… Toplumda dayanışma ve birlik duygusu güçlendirilmeli… Gönüllü çalışmalara ve topluluk etkinliklerine iştirak edilmeli… Ani ve beklenmedik krizlerle başa çıkmak için etkili kriz yönetimi stratejileri geliştirilmeli, kaos durumlarıyla daha iyi başa çıkmaya hazırlıklı olunmalı… Proaktif tedbirler alınmalı (olumsuz bir şeyin olmasını beklemek yerine, yapılan erken değişikliklerle durumu kontrol altına alınmalı) ve riskler azaltılmalı… </span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:134.0pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><b><span style="font-size:10.0pt">Çıkan çiviyi yerine çakmadan önce</span></b><span style="font-size:10.0pt">, kontrol edip, belki de sağlam olan yenisiyle değiştirmek de gerekebilir… Çiviyi çakan usta da değiştirilebilir… Bu, işin çivisinin çıkmaması için elzem… <b>Toplumsal ve bireysel düzeydeki düzensizliklerle başa çıkma yollarını dillendiren güzel tespitler</b>: <i>“Bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir; dolayısıyla kim din tacirliği yaparsa onun dini yoktur.” (Farabi, 870-951)… “Bir toplumda adalet kaybolursa, düzen bozulur ve sonunda yıkılır.” (Gazali, 1058-1111)… “Devletler ve toplumlar, ahlâkî çöküş yaşadığında ve liyakat yerine çıkar gözetildiğinde zayıflar ve yıkıma sürüklenir.” (İbn Haldun, 1332-1406)… “Eğer bir toplumda iyiler susar, kötüler konuşursa; orada düzen bozulur, bereket gider.” (Mevlânâ Celaleddin Rûmî, 1207-1273)… “Düzen yoksa, kaos başlar.” (Voltaire)… “Kaos, henüz çözülmemiş bir düzendir.” (Albert Einstein)… “Bazen düzenin çivisi çıkmalı ki, insanlar yeni düzeni keşfetsin.” (Anatole France)…</i> </span></span></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing" style="text-align:justify; text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span sans-serif="" style="font-family:Calibri,"><span style="font-size:10.0pt">‘<b>Dünyanın kazığı’ </b>ve<b> </b>‘<b>evin direği</b>’; ‘dünyanın çivisi’nin farklı versiyonları olsa gerek… Latife bir tarafa, gerçekten çivisi çıkmayan ne kaldı?  Bunca sapkınlık, şiddet, istismar, katliam, düşmanlık, adaletsizlik, hırsızlık varken… Selam, sevgi ve saygılarımla.</span> <b><i><span style="font-size:10.0pt"><span new="" roman="" style="font-family:" times="">https://bit.ly/muzafferceven</span></span></i></b><i><span style="font-size:10.0pt"><span new="" roman="" style="font-family:" times=""> kanalımı takip etmeniz, linki arkadaşlarınızla paylaşıp destek olmanız, olumlu-olumsuz görüşlerinizi, eleştirilerinizi iletmeniz dileğiyle… </span></span></i></span></span></p>
]]></content:encoded>
<author>Muzaffer ÇEVEN</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/muzaffer-cever/civisi-cikmak/22/</link>
<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 14:54:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Türkiye Yol Ayrımında: Bilgi Toplumuna Geçiş Şart</title>
<content:encoded><![CDATA[<p data-pm-slice="1 1 []">Son yıllarda Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yapısında büyük değişimler yaşanıyor. Küresel rekabetin hızla arttığı bu dönemde, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri bilgiye dayalı bir ekonomi inşa edebilmesi. Prof. Dr. Selçuk Şirin’in <em>Yol Ayrımındaki Türkiye</em> kitabında vurguladığı gibi, ülkemiz ya bilgi temelli bir topluma dönüşerek dünyanın lider ekonomileri arasında yerini alacak ya da geleneksel üretim modellerine bağlı kalarak küresel yarışta geride kalacak.</p>

<h3><strong>Eğitimde Reform: Geleceğe Yatırım</strong></h3>

<p>Türkiye’nin yol ayrımındaki en kritik noktalarından biri eğitim. Son yıllarda yapılan değişiklikler ve sınav sistemindeki dalgalanmalar, gençlerin geleceğe dair belirsizlik yaşamasına sebep oluyor. Oysa ki, bilgi toplumuna geçişin ilk şartı, çağın gereksinimlerine uygun, eleştirel düşünceyi ve inovasyonu destekleyen bir eğitim sistemidir.</p>

<p>Dünyanın en gelişmiş ekonomileri, eğitim reformlarını veri temelli yaparak gençlerini bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) alanlarında yetiştiriyor. Türkiye’nin de eğitime yaptığı yatırımı artırarak, dijitalleşen dünyaya ayak uydurması gerekiyor. Aksi halde, yeni nesiller küresel rekabette geri kalacak.</p>

<h3><strong>Teknoloji ve İnovasyon: Üretimde Zihinsel Dönüşüm</strong></h3>

<p>Sanayi devriminden dijital devrime geçiş sürecindeyiz. Yapay zeka, büyük veri ve otomasyon artık ekonomilerin temel dinamiklerini belirliyor. Türkiye’nin sadece tüketen değil, üreten bir teknoloji merkezi olması için start-up ekosistemine ve araştırma-geliştirme çalışmalarına daha fazla kaynak ayırması şart.</p>

<p>Son yıllarda teknopark yatırımları ve girişimcilik destekleri olumlu adımlar olsa da, bunların yetersiz olduğu aşikar. Üniversite-sanayi iş birliği güçlendirilerek, genç girişimcilerin desteklenmesi ve beyin göçünün önüne geçilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, ülkemiz inovasyon çağında büyük fırsatları kaçırabilir.</p>

<h3><strong>Fırsat Eşitliği: Toplumsal Kalkınmanın Anahtarı</strong></h3>

<p>Ekonomik ve teknolojik gelişmenin sürdürülebilir olması için sosyal adaletin sağlanması şart. Kadınların iş gücüne katılımı, gelir adaleti ve dezavantajlı grupların eğitime erişimi gibi konular, ekonomik kalkınmanın en önemli bileşenleri arasında yer alıyor. Selçuk Şirin’in kitabında da belirttiği gibi, ekonomik büyümenin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için toplumsal kapsayıcılığı artıran politikalar uygulanmalı.</p>

<h3><strong>Ne Yapmalıyız?</strong></h3>

<h3><strong>Bilgiye Yatırım Geleceğe Yatırımdır</strong></h3>

<p>Türkiye, 21. yüzyılda güçlü bir konumda yer almak istiyorsa, eğitimden teknolojiye, inovasyondan sosyal adalete kadar birçok alanda yapısal reformları hızla hayata geçirmelidir. Aksi takdirde, ekonomik ve sosyal olarak geri kalma riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.</p>

<p>Bilgi toplumuna geçiş, sadece bir tercih değil, ülkemizin geleceğini belirleyen bir zorunluluktur. Türkiye’nin bu yol ayrımında doğru adımları atması, hepimizin elinde.</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Murat Durak</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/murat-durak-sakarya-haber/turkiye-yol-ayriminda-bilgi-toplumuna-gecis-sart/16/</link>
<pubDate>Fri, 28 Mar 2025 13:48:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>8 Mart Dünya Kadınlar Günü: Güçlü Kadın, Güçlü Toplum</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kadınlar, hayatın her alanında varlıklarıyla toplumu şekillendiren, ilerlemeye yön veren ve değişimi mümkün kılan en önemli unsurlardan biridir. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, yalnızca bir kutlama değil; kadın hakları, eşitlik ve toplumsal farkındalığın simgesidir.</p>

<p>Tarih boyunca kadınlar, bilimden sanata, siyasetten ekonomiye kadar birçok alanda büyük başarılara imza atarak dünyayı değiştirmiştir. Günümüzde kadın girişimciler, liderler, akademisyenler ve emekçiler, toplumun her kademesinde etkin bir rol üstlenerek gelişimin ve dönüşümün öncüsü olmaya devam ediyor. Ancak hâlâ küresel ölçekte kadınların karşı karşıya olduğu zorluklar, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve fırsat eşitsizlikleri göz ardı edilmemelidir.</p>

<p>Kadınların ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamda daha güçlü bir şekilde yer alması, yalnızca bireysel bir kazanım değil; aynı zamanda daha adil, daha sürdürülebilir ve daha kalkınmış bir dünyanın teminatıdır. Bu nedenle, kadın haklarına dair farkındalık yaratmak, eşitliği destekleyen politikalar geliştirmek ve her alanda kadınların hak ettikleri konuma ulaşmalarını sağlamak hepimizin ortak sorumluluğudur.</p>

<p>Bugün, hayatın her alanında emek veren, üreten, ilham veren tüm kadınları saygıyla selamlıyoruz. Kadınların gücünü ve katkılarını yalnızca 8 Mart’ta değil, her gün takdir etmeli ve desteklemeliyiz. Çünkü güçlü kadın, güçlü toplum demektir.</p>
]]></content:encoded>
<author>Recep Haldız</author>
<link>https://www.sakaryamedya.com.tr/yazarlar/recep-haldiz-sakarya-haber/8-mart-dunya-kadinlar-gunu-guclu-kadin-guclu-toplum/15/</link>
<pubDate>Thu, 06 Mar 2025 17:45:04 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>