Azman; iri, besili, kocaman, kallavi, battal, gelişen, büyüyen, serpilip gelişen, vücutça çok gelişmiş insan veya vahşi hayvan, ölçüsüz büyümüş (bitki, iri tomruk), büyüklük, irilik ve aşırılık, aşırı gelişmiş, normalden çok iri, çok büyük ve yapılı... Azman; yoldan sapmak, taşkınlık yapmak veya büyümek, kilo almak gibi anlamları taşıyan ‘azmak’ fiilinden gelmekte... Azman; mecazî olarak, yoldan çıkmış, hak yoldan ayrılmış, taşkınlık yapan anlamlarında da kullanılmakta... 1980'lerde popüler olan ‘Şirinler’ çizgi filminde, Gargamel'in kedisinin adı ‘azman’... Azgın; azmış olan, çok yaramaz, ele avuca sığmaz, haşarı çocuk... Azgın; öfkeden gözü dönmüş, saldırgan, azmış, saldırgan kimse; zapt edilmesi mümkün olmayan, sert, dik başlı, azılı hayvan...
Azman; maddî ve fizikî durumu aşırı büyük olan, ölçüyü aşan ve azgın olan... İnsanın varoluşu, ölçü ile ilintili... Ölçü; sınırın, dengenin, adâletin ve ahengin remzi... Her şeyin bir ölçüsü var; nefesin, sözün, sevginin, öfkenin, sessizliğin... Ölçü, insana sınırlarını hatırlatan terazi... İnsan, teraziyi dikkate almadığında, ölçüyü aştığında, azgınlaşır... Azdığında ise, kendine ve çevresine zarar verir... Ölçünün kaybıdır, taşkınlık ve azgınlık... Ölçüyü aşmak, çok yapmak demek değil; anlamını kaybetmek demek... Aşırı, orantısız güç, adâleti yok eder; aşırı sevgi, aklı boğar; aşırı korku, iradeyi etkisiz kılar... Ölçüsüzlük; eylemde, duyguda ve düşüncede taşkınlığa neden... Sınır tanımayandır azgın olan... Azgın insan, kendi arzularını, başkalarının ve toplumun çıkarlarından üstün tutar... Sözüm ona özgürlük adına, nefsinin kölesi hâline dönüşür, ölçüsüz arzularının esiri olur... Ölçü, ahlâkın mihenk taşı... Kadim medeniyetimizde her daim “ölçüde ve tartıda haksızlık etmeyin” buyruğuna tâbi olunmuş... Ölçü; ticaretin, hayatın ve her bir şekillenmesini sağlamış... Ölçüsüz iş yapılmamış, âdil olunmuş... Ölçü sayesinde huzur içinde yaşanmış... Ne zaman ölçü kaybedilmiş; işte o zaman had aşılmış ve had aşılınca da azgın hâle gelinmiş...
Azgınlık, içsel bir taşkınlık; insanın nefsinin kabarması, böbürlenmesi... Azgınlık; dışarıda öfke, içeride kibir olarak belirir... Her bir şeyin bir hududu var... Hudut, insana sınır çizen değil; onu koruyan çizgi, ölçü... Var olan her şey, ölçüyle işler... Güneş ne fazla doğar ne eksik batar; su ne fazla akar ne eksik durur... Her şey, kendi ölçüsünde denge içinde varlığını sürdürür... İnsan olarak görevimiz, tabiattaki bu dengeye uyum sağlamak... İnsan olmanın ve insan kalmanın gizemli gücü, irade... İrade sahibi oluşumuz, ölçüyü aşmak ya da ölçüye uymak şeklinde ortaya çıkar... Kararlarımıza ve yaptıklarımıza göre ederimiz var... Bu, edeple ve terbiyeyle ve ölçüye riayet etmekle ilgili hâl... Ölçüsüzlüğün sonu, hüsran... Ölçüyü aşan birey ve toplum ifsat olur... Tarih, güç zehirlenmesi illetine tutulan imparatorlukların, kibirli yöneticilerin, hırsına yenik düşen insanın ibretlik hikâyeleriyle dolu... Her azgınlık, bir çöküşün habercisi... Ölçüsüz olan, kendini kaybeder; kendini kaybeden, yolunu kaybeder... Ölçü, öyle bir şey ki, onunla güç dizginlenir, sevgi dengelenir ve nefsin kabarmasına ‘dur’ denilir... Elbette, ölçüde hikmet var, bereket var... Ölçü, bizi insan hâlinde ve dengede tutan kilit taşı... Ölçüyü koruyabilen, huzuru bulur; onu kaybeden, azgınlık girdabına gark olur... Ölçü; ahlâkın, estetiğin ve maneviyatın olmazsa olmazı... Suyun bir şeyi taşıyabilmesi için nasıl taşkın olmaması gerekiyorsa, insanın da varlığını sürdürebilmesi için ölçülü olması gerek... Ölçü, insanı insan yapan erdem...
Azman ya da azgın olan, her ne ya da her kim ise, huzuru ve barışı katledendir... Toplum olarak, bu illet ve bela şeylerden kurtulmanın ilacı, kadim medeniyet kodlarımıza dönmek... Azman, azgın, saldırgan ve toksik davranışlar sergileyen kişilerden korunmanın en etkili yolu; net sınırlar koymak, mesafeyi korumak ve gerektiğinde profesyonel destek almak... Azgınlık ve taşkınlıkla baş edebilmenin en etkili yolu; azgın ve taşkın davranışlarını değiştirmeye çalışmak yerine kendi güvenliğimizi ve huzurumuzu öncelemeliyiz... Sınırlarımızı belirlemeliyiz... Azgın olan kişiler, başkalarının sınırlarını zorlar... Net bir şekilde ‘hayır’ demeyi tercih etmeliyiz ve kişisel alanımızı korumalıyız... Mesafeyi korumalıyız... Fiziksel veya duygusal olarak bizi yıpratan kişilerle, vakit geçirmemeliyiz... Bizi yıpratanlarla iletişimi minimuma indirmek, enerjimizi korumalıyız... Tartışmalardan kaçınmalıyız... Azgın veya toksik kişilerin tartışmaları körükleyerek üstünlük kurmaya çalışmalarına fırsat vermemeliyiz... Asla gereksiz tartışmalara girmemeliyiz, bizi manipüle etmelerine izin vermemeliyiz... Duygusal mesafeyi koymalıyız... Azgın ve taşkın sözleri kişiselleştirmemeliyiz... Zira bu tür söylemlerle, aslında, bu kişiler kendi sorunlarını başkalarına yansıtırlar... Güvendiğimiz kişilerle ve aile bireyleriyle olumsuz olan durumları paylaşmalıyız... Gerekirse profesyonel destek almalıyız... Enerjimizin heba olmasına neden durumlardan kaçınmalıyız... Negatif kişilerin enerjimizi yok etmelerine izin vermemeliyiz... Spor, meditasyon, hobi, dua vb. etkinliklerle ruhsal dengemizi korumalıyız... Şayet biri bize sürekli olarak zarar veriyorsa, onu ivedilikle hayatımızdan çıkarmalıyız... Güvenliğimiz son derece önemli... Fiziksel veya psikolojik tehdit söz konusu olursa, gerekli tedbirleri almalıyız... Bize zarar verenleri değiştirmeye çalışmak, zaman kaybı... En anlamlı çözüm, bu tür kişilerden uzaklaşmak... Gayretimizi kendimizi korumaya yönlendirmeliyiz... Sağlıklı ilişkiler kurup, pozitif ve destekleyici insanlarla vakit geçirmeliyiz...
Azman, azmayın noktasına gelmeli, mâkul olmalı... Azman dediğin, ‘Azman Dede’ gibi olmalı... Azman Dede Balıkesir ili İvrindi ilçesi Mallıca köyünde 1891 yılında doğan, 1992 yılında vefat eden, Çanakkale gazimiz, Çavuş Mehmet Azman... Dedemizin boyu, iki metreyi aşkın... Dev görünümlü, azman lakaplı dedemiz... Mehmet Dedemiz, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almış... Dedemizin dilinden, ağlayarak anlattığı söylenen, Çanakkale savaşından bir kesit: “Bir hücum sırasında bölük eridi... Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı takviye geldi. Hepsi gencecik idi... İçlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı... Yüzbaşı genlerle tek tek ilgilendi, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltti, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırladı... Sıra o çocuklara geldiğinde, hepsi birden çakı gibi oldu... Yüzbaşı sordu; ‘Evladım siz kimsiniz?’, içlerinden biri; ‘Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz, vatan için ölmeye geldik!’ diye cevap verdi... Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onları karşıma alıp gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık... Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca, düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladı... Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyordu, bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu... Mermiler, üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu... Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara, Yüzbaşı ‘Azman, yandık!’ diye siperin köşesini işaret etti... Sipere akşam gelen çocuklar, siperin bir köşesinde birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı; ürkmüşlerdi... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişleri kenetlenmiş bekliyorlardı... Birden, Yüzbaşı ‘Hücum!’ diye bağırdı... Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladılar... İşte tam o anda, o çocuklar siperden fırlayıverdiler... Tam o an, bir makinalı yavruları biçti... Hepsi, sipere geri düştüler... Kucağıma dökülüverdiler... Onların gül yüzleri gözümün önünden gitmiyor...”...
Her daim ihtiyacımız olan, kahraman Azman dedeler; tarihimizi bilmeyen, sadece midesini düşünen azgınlar ve dilli düdükler değil... Selam, sevgi ve saygılarımla.









