Seçim; alternatif, tercih, seçenek... Seçim; bir kişi veya seçmen topluluğu tarafından birini bir pozisyona seçmek, göreve yükseltmek; belirlenmiş prosedürle bir seçmen organı tarafından oylama yapılması; böyle bir oylamanın zamanı ve yeri... Seçim; günümüzde çıkara, gösterişe, önümüze konulan dayatmaya, bağnazlığa ve kandırmacaya, geçime endeksli maalesef... Neyi ve kimi, hangi prosedürle seçiyoruz? Önüne terlik bile konsa, algı körlüğü ve öngörü eksikliğiyle bir şeyi ve kimseyi seçmeyi marifet zanneden bir zihniyet, bilindik bir yobazlık... Yobazlığı, sadece kendi gibi düşünmeyenlere mâl eden mantalite...
Seçim, bireyin ve toplumun en önemli sorumluluğu... Birey, oy kullanmadan önce adaylar, partiler ve politikalar hakkında doğru ve güvenilir bilgi edinmekle yükümlü... Bireyin vicdanî kararıdır oy vermek... Oy tercihi, çıkar ilişkilerine değil, toplumun yararına ve geleceğine göre yapılmalı... Sadece oy vermek değil, seçim sürecine aktif katılım (mitinglere gitmek, tartışmalara dâhil olmak, gönüllü çalışmak) da bireysel sorumluluk aslında... Toplumun sorumluğu, demokratik kültürü korumak... Toplum; seçimlerin âdil, şeffaf ve özgür bir ortamda gerçekleşmesini sağlamakla mükellef... Medya, sivil toplum kuruluşları ve eğitim kurumları aracılığıyla doğru bilgi akışını sağlamak toplumun görevi... Toplum, bireyleri oy kullanmaya ve demokratik sürece dâhil olmaya teşvik etmeli... Farklı görüşlerin özgürce ifade edilmesine imkân tanımak, toplumun demokratik sorumluluğu... Birey bilinçli oy kullanmalı; toplum da, seçimin âdil ve kapsayıcı olmasını sağlamalı... Seçim; statükonun, vesayetin, bağımlılığın ve kör itaatin konu mankenliğine dönüşmemeli... Demokrasinin ve seçme özgürlüğünün düşmanları: Baskıcı rejim ve seçme eylemini bir ‘irade beyanı’ olmaktan çıkarıp ‘mekanik bir refleks’ haline getiren zihniyet... Önüne konulan şeyin niteliğine bakmaksızın, sadece aidiyet hissiyle veya değişim korkusuyla hareket edilmesidir böylesi bağnaz tutum...
Algı körlüğü, bireyin gözünün önündeki somut hatayı, yetersizliği veya çürümeyi görememe hâli... Algı körlüğü sendromuna yakalanan, adayın kim olduğunu ve seçeneğin ne olduğunu düşünemez... Liyâkati, gerçekliliği dikkate alamaz... Algı körlüğü sendromuna tutulan bir seçmen için, önemli olan tek şey, o nesnenin temsil ettiği sembol... ‘Önüne terlik bile konsa seçer’ dedirtecek bir bağlılık, bağnazlıktır (yobazlıktır), ideolojik sapkınlıktır... Bu, öngörü eksikliğidir ve geleceğin ipotek altına alınmasıdır... Öngörü eksikliği, niteliğe bakmadan yapılan tercihtir... Böyle bir tercih, geleceğin, körü körüne bağlı olunan bir dogma uğruna feda etmektir... Liyakatin yerini körü körüne yapılan sadakatin alması, başka nasıl açıklanabilir ki... Kalitenin yerini fanatizmin aldığı bir düzende, toplumsal çürüme kaçınılmaz... Yapılan hizmetleri göremeyen, öngörüden yoksun bir kitle, seçtiği şeyin kendisini uçuruma götürdüğünü ancak uçurumdan düşerken anlar... Ezilen ve sömürülen toplumların düştükleri hâller, bize ders olmalı... Kendi iradesini bir başkasının veya bir grubun cebine koyan birey, özgürleştiğini sanırken aslında gönüllü bir esir olur... Toplumun çöküşü, kötülerin çokluğundan ziyade, birilerine akıllarını kiraya verenlerin iradesizliğiyle hızlanır... Bir şeyi seçmek, o şeyin sorumluluğunu da üstlenmektir... Eğer liyakat ve etik değerler dikkate alınmıyorsa; seçim, sadece bir onaylama etkinliğine dönüşür... Algı körlüğünden kurtulmanın yolu, konulan terliği değil, onu oraya koyan iradeyi ve o iradenin bizi nereye sürüklediğini sorgulamak... Mârifet, körü körüne bir şeyi, kimseyi seçmek değil; yanlışa hayır diyebilmek... Maalesef, toplumsal iradeyi içten içe kemiren tehlike, cehaletin örgütlü bir güce dönüşmesi... Bu bağnaz zihniyet, seçimde önüne konulanın ne olduğunu, bir vasfının olup olmadığını ya da topluma nasıl bir zarar vereceğini önemsemez... Bu yobaz zihniyet, seçmeni bir özne olmaktan çıkarıp nesne hâline dönüştürür... Sonuçta, siyaset, çözüm üretme işi olmaktan çıkar; semboller üzerinden yürütülen bir sadakat testine evrilir... Sorgulamayan bireyler, kendi putunu yapar ve tapar... Bu algı körlüğü, her yeri kaplar... Koltuklar, işin ehli olmayanlar tarafından işgale uğrar... Bilgiye ve tecrübeye değil, vesayetlere ve sapkın ideolojilere körü körüne biat edilir... Bağnaz zihniyetin en trajik tarafı, gösterdiği bu kör bağlılığı bir sadakat marifeti veya dava aşkı olarak pazarlaması... Yanlışa yanlış diyebilecek etik değerlere sahip olmayanların bunu anlaması çok zor... Kendileri gibi olanların hatalarını, yanlışlarını örtmek, liyâkatsizliği savunmak ve öngörüden yoksun kararları stratejik deha olarak nitelendirmek, akıl tutulması olsa gerek... Bu, bilindik yobazlığın modern ambalajlı versiyonu... Liyâkatsiz birini sadece aidiyet hissiyle bir makama veya konuma getirenler, yarın o kişinin beceriksizliği yüzünden çöken sistemin altında kalmaya mahkûmlar...
Algı körlüğü sendromundan kurtulmanın tek çaresi, birey olma bilincini yeniden kazanmak ve kadim medeniyet kodlarımıza dönmek... Bir toplum, önüne konan 'terliği' sorgulamak yerine onu kutsallaştırmaya başladığı an, artık bir toplum değil; sadece güdülmeye hazır bir sürü olur... Çare belli: Dayatılan ideolojik gettolardan çıkıp liyakati, aklı, evrensel ve kadim medeniyet değerlerimizi kıstas kabul edip uygulamak... Kadim medeniyetimizde seçim; şura (danışma), Hakk’a biat, adâlet, ehliyet vb. kavramlarla dile getirilmiş... “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (Şûra suresi, 38)... Devlet işlerinde ehliyetli kişilerle istişare etmek, adâletin ve doğru yönetimin temeli olarak görülmüş... “Fitneden sakının; kamu işleri ancak bir yönetici ile düzelir.” (İmam Gazali)... Farabi, ‘Erdemli Şehir’ modelinde, yöneticinin bilgelik, adalet ve liderlik vasıflarına sahip olması gerektiğini söylemiş... Maverdi, yöneticilerin adâlet, ilim ve yönetim kapasitesi gibi şartları taşıması gerektiğini belirtmiş; halkın rızası (icabet) ve seçim ehliyeti olanların (ehlu'l-halli ve'l-akd) rolüne dikkat çekmiş... Günümüzde de kadim medeniyet değerlerimizi içselleştiren tespitler yapılmış: Abdurrahman el-Kevakibi, ‘Ümmü'l-Kura’ adlı eserinde despotizme karşı çıkmış, şûranın yönetimin temeli olduğunu ve halkın yönetime katılması gerektiğini ifade etmiş... Batılı düşünürlerinin seçim hakkındaki görüşleri de toplum yararı üzerine... Platon, ‘Devlet’ adlı eserinde ideal bir toplumu tanımlamış ve yöneticilerin filozoflar olması gerektiğini savunmuş... Aristoteles, en iyi yönetim biçiminin ‘ortak iyilik’ hedefleyen bir yönetim olduğunu ifade etmiş... Seçimlerin, toplumun genel çıkarlarını gözeten liderlerin belirlenmesi için bir araç olduğunu söylemiş... John Locke, bireylerin doğal haklarını ve hükümetin bu hakları koruma yükümlülüğünü vurgulamış, seçimlerin, halkın iradesinin yansıdığı bir mekanizma olduğunu savunmuş... Alexis de Tocqueville, demokrasinin güçlerini ve zayıflıklarını incelerken, seçimlerin toplumsal katılım ve bireysel özgürlükler açısından önemine dikkat çekmiş...
Seçim; adâlet, erdem, halk iradesi ve toplumun çıkarları söz konuysa anlamlı... Adı ‘Cumhuriyet’ de olsa, yalnızca iyi olmayana onay verme odaklı ise saçma bir gösteri... Mühim olan, yaprakların kendilerini alkışladığını zannedenleri, yalanla-dolanla-talanla iş çeviren laf cambazlarını, kukla figürleri değil; doğru yöneticileri seçebilmek... Seçim, sadece politik bir vetire/süreç olmamalı, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk ve görev olmalı... Selam, sevgi ve saygılarımla.







