Parti, fırka… Parti; insan topluluğu, bir etkinlik ve festivalin parçası veya özel bir günün anma töreni... Palı pırtı, parti marti... Palısını pırtısını toplayıp kapak atanın sığındığı mobil liman... Parti; daha ziyade çıkarını düşünenlerin üşüştükleri yer hâline gelmiş sığınak... ‘Parti’, fırka olmaktan çıkınca, ‘par’a, ‘ti’ çekmek noktasına gelinmiş... Kadir kıymet, liyâkat bilinmez olmuş; işin özü paraya kalp etmiş... Kalpler, hatırlar kırılmış... Böylece bölük pörçük olunmuş, ortalık parti çöplüğüne dönüşmüş… O kadar çok ki… A’dan Z’ye…
Parti tutmak, partiye tutulmak... Takım tutar gibi parti tutmak, tutkunu olmak... Doğruyu söylemek ve devletimizin yanında olmak... Her biri çok farklı... Parti tutmak, bir yurttaşlık görevinin ve siyasî bilincin yansıması... Seçmen, partiyi kendi dünya görüşüne, ekonomik çıkarlarına ve gelecek vizyonuna göre seçer... Partiyi bir amaç değildir, toplumsal refaha ulaşmak için bir tercihtir... Partiye tutulmak ise, takım tutar gibi siyaset yapmaktır... Ne yazık ki, günümüzde parti tutmak, yerini hızla partiye tutulmaya bırakıyor... Bu durum, politikayı bir hizmet yarışı olmaktan çıkarıp, stadyumlardaki tribün coşkusuna ve aidiyet hissine hapsediyor... Takım tutar gibi parti tutan biri için partisi, her şartta ve durumda savunulması gereken bir kaledir âdeta... Bir spor müsabakasında hakem hatalarını görmezden gelmek ve kendi takımının oyuncusunun kusurunu örtbas etmek neyse, siyasette de yanlış politikaları rasyonalize etmek aynısı... Böylesi bir hâlde mantık devre dışı kalır, duygusal bağlılık aktif hâle gelir... Sandıkta önüne terlik de konulsa oy verilir... Bu; akıl tutulması... Partiye tutulan kişi için siyasi görüşü sadece bir fikir değil; o kişinin kimliği... Partisine gelen bir eleştiriyi şahsına yapılmış bir hakaret olarak algılar... Bu, toplumsal kutuplaşmayı besleyen neden... Hâlbuki siyaset bir uzlaşı zemini olmalı... Bizimkiler, sizinkiler ve ötekiler arasında ayrıştırıcı güç olmamalı... Mantığın, doğruyu araştırmanın, sorgulamanın önündeki tek engeldir partiye tutulmak... Fikrimiz olmalı elbette... Fikrimizin yerini parti kimliği almamalı... Tutku, her durumda, kör edici bir zehir gibi... Bir partinin tutkunu olmak, o yapının içindeki hataları, yolsuzlukları veya stratejik yanlışları görememek demek... Renklerine tutkun olduğumuz bir futbol takımı, küme düşse de bırakmamak misâli... Partiye tutulunca akıl gönül tutulması olur; politik başarısızlıklar şu ya da bu bahaneye dönüşür... Siyaset, kayıtsız şartsız taraftar olunduğunda, işlevselliğini yitirir; körü körüne biat edeni bitirir... Politik kargaşanın olduğu ortamda müzakere yapılamaz; sadece siyasî figürler ne diyorsa ona tâbi olunur... Gaflar, ihanetler, yolsuzluklar görülemez... Her yapılan hata ve yanlış, doğru sanılır... Bu, algı körlüğünü tetikler... Demokrasinin sağlıklı işlemesi, toplumda sorgulayanların bağlı... Partilerin bildirileri, kutsal metinler olamaz... Parti, halka hizmet etmek için kurulmalı... Parti tutmak, aklın tercihi olmalı... Parti, ihya etme organizasyonu olmalı; imha etme topluluğu olmamalı... İmha ederek, yakıp yıkarak hep geriye gidilir… İhya ederek, eskiyi yenileyerek ve eskinin, tecrübenin üzerine yeni birikimler konularak ileriye gidilir… Parti, memleket meselesinin odağı ve çözüm otağı olmalı... Yolsuzlukların, hırsızlıkların, çalıp çırpmanın, milletvekili pazarlıklarının yapıldığı bir yer değil... Parti, ayrışmaların merkezi olmamalı; mesele ‘devlet, millet ve kadim medeniyet değerlerimiz’ olduğunda, birlik ve beraberlik olmalı... Hak buyruğu: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmrân, 103)...
Milleti temsil edebilmek, hangi parti mensubu olunursa olunsun, milletin vekili olabilmek ile alâkalı… Milleti temsil edebilme yetisi; sıradan olan, politik çıkarları önceleyen, ipleri dış mihrakların elinde olan, kendi milletinin değerlerine sırtını dönen ve aklını kiraya veren bir anlayışla olmaz... Milleti temsil edebilmek için, millî kimlik sahibi olunmalı… Millî kimlik sahibi olunmadan, millî kimlik aidiyeti olmadan, devlete millete sadakat olmaz, devlete ve millete hizmet olmaz, hiçbir ortamda millet temsil edilemez… Politik görüş farklıları, ulusalcılık paydasında farkındalık hâline gelmeli… Kendini bile temsil edemeyen, bir partiden diğerine savrulan birinin, ulusunu temsil edebilmesi mümkün değil… Bir partiye körü körüne hizmet etmek, bilimsel yobazlık… Bir toplumun geleceğini, kukla kişilere, zümrelere, partilere teslim etmek, aklımızı başkalarına emperyalistlere teslim etmek… Hakkı egemen kılmak, halka hizmetle olur. Özgürlük, hukukun halka egemen olması, halkın da egemenliğine sahip çıkmasıyla olur… İnsanların can, mal, hürriyet, akıl ve ahlâk güvenliğinin garanti altına alındığı demo olmayan gerçek demokraside gerçek huzur ve refah sağlanabilir… Özgür olmak adına, kadim medeniyet değerlerimizin yok olduğu bir cumhuriyet ve demokraside, bir kişi ya da bir zümrenin yapacağı baskı ve zulüm daha da artarak devam edecektir… Her türlü istibdat ve dayatma, insanın insanlığının gelişmesine engel olur… Böylesi bir toplumdaki tercih ve kararlar, toplumun çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz… Cumhuriyet ve demokrasi, halkın kendi kararlarının ve tercihlerinin uygulanmasıyla mümkün… Meselâ kaçımız biliyor, 21 Temmuz 1946'daki milletvekili genel seçimlerinin, açık rey (oy) gizli tasnif (sayım) usulüne göre yapılmış olduğunu ve 1946'dan sonra bu usulün tarihe karışmış olduğunu? Esas demokratik olan, âdil olan; gizli rey (oy), açık tasnif (sayım) usulü… Demokrasi diyenler geçmişe bakmalı; mevcut durum ve gelecekle ilgili kaygılarını doğru kıstaslar ile değerlendirip dillendirmeli…
Osmanlı’nın çöküşünü hızlandıran sebeplerin başında parti tutuculuğu var... İttihat ve Terakki Fırkası... Osmanlının yıkılışına göz attığımızda her ne kadar olaylara ihtiyat ile yaklaşsak da insanların birbirine olan itimadının dibe vurduğunu görebiliriz… Milletimize ittihat (birlik kurma, bir olma, birlik oluşturma, birleşme) ve terakki (ilerleme, yükselme, gelişme) gerek denilmiş... Ancak, neticede; istiklâl, istikbal ve ikbâlimizden olmuşuz... İttihattın, terk (ayrılık); terakkinin, tedenni (aşağılara inmek, alçalmak, düşmek) hâline geldiği hengâme (gürültü patırtı, karışıklık, kavga)… İrtikâbın (kötülük etme, rüşvet alma, yiyicilik) ve teaddinin (hukuksuzluk, kuralsızlık, haksızlık) tavan yaptığı kaos dönemi... ‘Her şey çok güzel olacak’ dediler; her şey çok daha kötü oldu, koca Osmanlı yıkıldı... Hâl’ kararını tebliğe gelen İttihat ve Terakki Fırkası heyeti üyelerine (Ermeni Aram Efendi, Laz Arif Hikmet, Selanik mebusu Yahudi Emanuel Karasu ve Draç mebusu Arnavut Esad Toptani) Abdülhamid Han’ın verdiği cevap: “Ben 33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Bu memleketi nasıl buldumsa, öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk'ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah'tır… Bu memleketi benden sonra 10 sene idare etsinler, 100 sene idare etmiş sayacağım.”… Abdülhamid Han, 10 Şubat 1918'de İstanbul’da (Beylerbeyi Sarayında) hayatını kaybeder… Netice vahim… 27 Nisan 1909 ile Osmanlı'nın teslim olduğu 31 Ekim 1918 arasında sadece 9,5 yıl süre geçmiş sadece…
Belli mihrakların söylemi hep aynı... Benzer sloganlar ısıtılıp ısıtıp sürülmeye devam edilmekte... Ne dediler? ‘tamam’ dediler… Kim gitti? 2. Abdülhamit gitti… Menderes gitti… Özal gitti… Millete sormadan millet adına karar verdiler… Dönüp bir bakılsa yakın geçmişe, görülecek ne denli düşülmüş yeise… Kuyruklar, enflasyon, anarşi ve terör… Dert belli, derman belli… Yatırımlar belli, yapılanlar belli… Kazanımlar belli… Geldiğimiz nokta belli… Bardağın boş tarafına değil, bardağın dolu tarafına bakalım… Kusurları, eksikleri ve eksileri görmek kolay; mühim olan kazanımları, artıları görebilmek... “İhya etmek için ne kadar ilim lâzımsa, imha için de o kadar cehalet kâfidir.” (Necip Fazıl Kısakürek)… Selam, sevgi ve saygılarımla.







