Ak akçe, Osmanlı dönemine ait para birimi... Ak akçe (saf gümüş para), devletin ekonomik hayatında uzun süre ana ödeme aracı olarak kullanılmış... Osmanlı Türkçesinde para; meskûkât (basılmış, sikke hâline getirilmiş madenî para), nakit (elde hazır bulunan, akıcı değer), semen (bir alışverişte malın bedeli, karşılığı), akçe (gümüş para)... ‘Ak’; temiz, saf, beyaz (gümüş) anlamında... ‘Ak akçe’, sadece para değil; ahlâklı kazanç, vicdanla elde edilen değer, insanın kendine karşı temiz kalabilmesi... ‘Ak akçe’; helal kazanç, temiz para, alın teriyle kazanılmış gelir...
“Ak akçe kara gün içindir.” (Atasözü)... İnsan, kazandığı temiz parayı, tasarruf etmeli, zor günler için saklamalı elbette... Bu; yalnızca ekonomik bir tavsiye değil; sabrın, öngörünün ve emeğin kutsallığını simgeleyen toplumsal bir pusula... Helal para ve emek (ak akçe), hile karışmamış, dürüstlükle kazanılmış, alın teri kurumadan elde edilmiş temiz, bereketli kazanç... Kara gün; hastalık, iş kaybı, doğal afetler, beklenmedik krizler... Bu yüzden ak akçe, sadece bir birikim aracı değil; bireyin gelecekteki zorluklar karşısında eğilmemesini sağlayan bir haysiyet kalkanı... Tasarruf, parayı istiflemek değil, iradeyle paraya hükmetmek... Nefsin anlık isteklerini (tüketim arzusunu) dizginleyerek, gelecekte özgür kalmaya çalışmak demek... Tüketim odaklı dünyada ak akçe unutulmuş maalesef... Hızlı kredi imkânları ve ‘şimdi al sonra öde’ vb. uygulamalar, ak olan her bir şeyi kara hâline dönüştürmekte...
Para, gümüş ve altın olunca; her daim ak akçe değerinden bir şey yitirmez... Para, pul ve kâğıt olunca; değeri aşınmaya mahkûm... Yastık altı birikimleri, başka nasıl izah edebiliriz ki... Paranın para kazanıyor hâle gelmesidir bu... Paradan para kazanmak, adı her ne olursa olsun, zenginin daha zengin; fakirin de de daha fakir olmasına neden durum... Para, üretim ve emek karşılığında kazanılmalı... Kadim medeniyetimizde para, asla bir mal olmamış, bir değişim aracı olarak kullanılmış... Paranın kiralanması, haksız kazanç ve sömürü olarak görülmüş... Bunun yerine kâr-zarar ortaklığı (mudaraba/musaat) teşvik edilmiş... Risk almadan, sadece sermaye koyarak garanti kazanç elde etmek meşru görülmemiş... Allah'ın verdiği pay, insanın cüzi iradesiyle çaba göstermesi (sa'y) şartı esas olmuş... Paranın miktarından ziyade, paranın sağladığı huzur ve fayda dikkate alınmış... Harama asla bulaşılmamış... Kazanılan paradan ihtiyaç sahiplerine pay verilmiş (zekât, sadaka, infak)... Böylece, kazanılan paranın her daim temiz kalması sağlanmış... Mülkiyetin mutlak sahibinin Allah olduğuna ve insanın ise sadece emanetçi olduğuna inanılarak paraya, mala, mülke sahip olunmuş... İsraf yasaklanmış, kişinin kendi kazandığı parayı dahi dilediği gibi ölçüsüzce harcamasına fırsat verilmemiş... Kazancın içindeki yoksulun hakkı zekât ihtiyaç sahiplerine dağıtılmış... Servetin sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç olması engellemiş... Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak" prensibiyle hareket edilmiş... Para, asla amaç olmamış, onurlu bir hayatı sürdürmek için bir araç olmuş... Tedbirli olunmuş, karamsarlığa ve hayatın getireceği fırtınalara karşı hazırlıklı olunmuş... Lokma ve hırka paylaşılmış... Yediğimizden ve giydiğimizden paylaşım yapılmış... Yemediğimizden ve giymediğimizden değil... Para, keşke hep ‘ak akçe’ ve ‘ak’ ve ‘akçe’ olarak kalabilseydi... Ne mi olurdu o zaman? Para kazanmak, sadece ekonomik bir faaliyet olmazdı; aynı zamanda bir ibadet (muamelat) ve ahlâkî bir sınav olurdu her bir kimse için... Para, hayırlı işler için bir araç olurdu... Para, emekle alın teriyle kazanılırdı... “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” (Hadis-i Şerif)... Yasak ve zararlı olan her bir şeyden uzak durulurdu... Alkol, kumar vb. bağımlılıklar olmazdı... Tefecilik, gayrimeşru vb. işlerden elde edilen kazanç olmazdı... Ticarette, etik değerler ve dürüstlük ilkeleri dikkate alınırdı... “Bizi aldatan bizden değildir.” (Hadis-i Şerif) ilkesi gereği, malın kusuru gizlenmedi ve yalan beyanda bulunarak kazanç elde edilmezdi... Ölçü ve tartıda titiz olunurdu... “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” (Mutaffifîn, 1-3)... Fiyat istikrarı sağlanırdı ve karaborsacılık (ihtikâr) olmazdı... Halkın temel ihtiyaçları stoklanıp fiyatların artması beklenmezdi... Helal ile haram birbirine karışmazdı... Paranın paradan kazanılmasına engel olunurdu... Paranın kiralanması, haksız kazanç ve sömürü olarak görülürdü...
Kapitalizmde, mülkiyetin mutlak sahibi birey; sosyalizmde devlet; kadim medeniyetimizde Yaratan (birey sahip olduğunu iyi ve doğru yönetmekle sorumlu)... Kapitalizmde piyasaya egemen güç sermaye; sosyalizmde merkezî otorite; kadim medeniyetimizde etik değerler... Kapitalizmi ayakta tutan motivasyon bireysel kâr; sosyalizmde toplumsal ihtiyaç ve zorunluluk; kadim medeniyetimizde dünya-ahiret dengesi, âdil paylaşım... Kapitalizmde sermaye artışı paradan para kazanılır; sosyalizmde sermaye birikimi reddedilir; kadim medeniyetimizde sermaye artışı ihtiyaç-üretim odaklıdır... ‘Ak akçe’nin ak ve akçe olması, hem bireysel hem toplumsal odaklı, doğru ve faydalı kullanılmasıyla mümkün... İnsan, insan olmadıkça ve insan kalmadıkça; toplumsal davranabilmek, toplumcu olabilmek ne kadar doğru? Esas olan, sistemin insan ve toplum odaklı olması... Eşit ve âdil paylaşalım, ancak insan kalarak... Finansal krizlere kökten çözümler bulabilmek buna bağlı... Kapitalizmdeki ‘balon’ köpük ekonomisi (türev araçlar, hayalî satışlar) yasaklanmalı... Bir malın mevcut olmasında ve teslim edilmesinde, toplum yararı dikkate alınmalı... Borç değil, paylaşım (kâr-zarar ortaklığı) ölçüt olmalı; işler kötü gittiğinde taraflar zararı da paylaşmalı... Bu, borç batağına düşüp tamamen yok olmayı önleyen esnek bir yapı... Tekelleşme olmamalı... Servet, sadece belli ellerde toplanmamalı... Mal-mülk-para, servet sürekli tabana yayılmalı... İnsan, ekonomik bir hayvan olmamalı... İnsan, duygularıyla ve düşünceleriyle var olmalı... Servetin asla piramitin tepesinde toplanmasına izin verilmemeli... Paylaşım; emeğe, liyakate göre âdil ve eşit olmalı... Üretmeyenin elindeki mal-mülk, âtıl hâlde bırakılmamalı... Her şey, insan ve toplum yararı için olmalı... Sınıfsal, ırksal vb. ayrımlara hiçbir şekilde mahâl verilmemeli... “Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.” (Hucurat 13)... “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Hiç kimsenin başkası üzerinde -Allah korkusu hariç- bir üstünlüğü yoktur.” (Hadis-i Şerif)... “Allahü teâlâ, cahiliyet övünmelerini sizden kaldırdı. Hepiniz Âdem aleyhisselamın evlatlarısınız. Âdem ise topraktan yaratıldı” (Hadis-i Şerif)... “Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arabın Aceme, -Arap olmayana, Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” (Hadis-i Şerif)...
Unutmayalım; akçe ile bohça, adamı eder yüce... Bal ile kaymak isteyen akçesine kıyar... Kem söz, sahte akçe sahibinindir... Ağlamak akçe etmez... Çık çık eden nalçadır, iş bitiren akçedir... Her daim, gönlümüz ak pak, cebimizdeki paramız ak akçe kadar değerli olsun... İnsan da, paranın kullanamadığı insan olsun... Ak ve hareketli günlerde, geleceğimiz ak ve aydınlık olsun... Selam, sevgi ve saygılarımla.







