Falanca oğlu/kızı (falancaoğlu) olmak, bir bireyin kendi kimliğini inşa etme sürecinde karşılaştığı en eski ve en köklü toplumsal fenomen (görüngü)... Falancaoğlu, sadece bir soyadı veya aile bağı değil; aynı zamanda bir miras, yük ve gölge anlamında... Birinin oğlu/kızı olarak anılmanın sosyolojik ve psikolojik yansımaları var... Hazır bir kimlikle doğmak... Bir mirasın konforudur ‘falancaoğlu’ olarak hayata başlamak... Hayata 1-0 önde başlamak gibi... Toplum, ‘falancaoğlu’na ailesinin sosyal sermayesini, saygınlığını ve network'ünü altın tepside sunar... Falancaoğlu olmak, statü hâline gelir… En tehlikeli ‘falancaoğlu’, içinde dinsel sömürü barındıranı… Hacıoğlu, Hocaoğlu vb. falancaoğlu…
‘Falancaoğlu’ olmak, her bir durumda, şartta, yerde anahtar görevi görür... Kişi henüz yetkinliğini ispatlamadan, ailesinin geçmişteki kazanımları sayesinde saygı görür... Köklü bir aileye mensup olmak (falancaoğlu olmak), bireye önemli bir güvenlik alanı ve aidiyet hissi sağlar... Madalyonun öbür yüzünde ise ağır bir psikolojik sınav vardır... Birinin oğlu/kızı olunduğunda, başarılar aileye; başarısızlıklar, ‘falancaya yakışmadı’ şeklinde kişiselleştirilir... Psikanalitik (bilinçdışı zihinsel süreçlerin oluşturduğu gerilim sonucunda ortaya çıkan kaygı ile mücadelede gerçek çözüm bulunana kadar ego'ya yardımcı olan bir dizi savunma mekanizması) açıdan bakıldığında, birey kendi ‘ben’ini var etmek için babasının (veya ailesinin) sembolik otoritesini aşmak zorunda... Aksi takdirde, hayatı boyunca sadece bir temsilci olur... Kişi ne kadar başarılı olursa olsun, toplumun gözünde ‘zaten imkânı vardı’ etiketiyle karşılaşır... Bu, bireyin özgün olmasına engel durum... ‘Falancaoğlu'na yakışmaz’ gibi... Falancaoğlu’ndan toplumun beklentisi, standart üstü bir ahlâk, başarı ve vakar... Bu; ‘falancaoğlu’ üzerinde sürekli bir denetim mekanizması kurulması demek... Sıradan bir kimsenin yapabileceği küçük bir hata, ‘falancaoğlu’ yaptığında bir aile skandalına dönüşür... Aile mirasını koruma sorumluluğu, çoğu zaman kişinin kendi hayallerinin önüne geçer... Aile işini devam ettirmek veya aile ismini lekelememek, bireyi görünmez bir hapishaneye sokar... Gerçek asalet, devralınan mirasın üzerine ne koyduğumuzla ölçülür. Falancaoğlu için zafer, günün birinde toplumun onu ailesiyle değil, ailesini onunla anmaya başlamasıdır aslında... İsim, lakap vb. her bir etiket, bir başlangıç noktası olmalı... Varış çizgisi de, bireyin iradesine ait olmalı...
Soy bağı, her daim toplumsal statüde belirleyici olmuş maalesef... Güçlü bir aileye mensup olmak, bir ayrıcalık olarak görülmüş... Bu, bireyin kendi başarılarından ziyade ailesinin geçmişine yaslanmasına yol açmış... Falancaoğlu olmak, öğünmenin ikiyüzlü bir bahanesi olmuş... İnsanın, ait olduğu aileden gurur duyması, kültürel değerleri yaşatması, geçmişi sahiplenmesi bir yere kadar doğru... Geçmişiyle takıntılı olan, kendi kişisel çabalarını geri plana atar; bireysel kimliğini soy bağına indirger... Günümüzde bireysel başarı, toplumsal değerler kadar önemli... ‘Falancaoğlu’ olmakla öğünmek, kişinin kendi potansiyelini görmezden gelmesine neden... Modern dünyada kimlik, hem geçmişten gelen miras hem bireyin kendi emeğiyle şekillenen kariyer, karizma... Falancaoğlu olmakla övünmek, kültürel bir alışkanlık olmaktan öte bir şey değil... Bireyin gerçek değerini ortaya koyan şey; kendi çabası, üretimi ve kişisel başarısı... Soy, bir başlangıç noktası; asıl övünç kaynağı, kişinin kendi yolculuğunda elde ettiği kazanımlar olmalı... “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” (Zilzâl Suresi 7/8)... “Müslüman, elinden ve dilinden insanların güvende olduğu kişidir.” (Hadis-i Şerif)... İnsanlık tarihi, göründüğü gibi olamayanların ya da olduğu gibi görünemeyenlerin hikâyeleriyle dolu... Dışı imam, içi papaz olan mâlum terör örgütü lideri... Dışarıya karşı en doğru, en etik maskeyi takıp, iç dünyasında bu değerlerin tam zıttı bir hayat süren bireyin trajedisi... ‘İçi beni, dışı seni yakar’ tiplerin hâli... ‘Âlimden zalim, zalimden âlim doğar’ tekerlemesi... ‘Kişinin ya düşündüğü, ya da yaşadığı gibi düşünmeye başlaması’ gerçeği... Daha niceleri... Sıradan bir birey, falancaoğlu, içinde yaşadığı toplumun değer yargılarına göre kendini şekillendirir... Eğer toplumda saygı görmenin yolu belli bir kimlikten veya ahlâkî duruştan geçiyorsa, kişi ‘vitrinini’ buna göre düzenler... Değişim, gelişim ve yenilenme olmazsa, falancaoğlunun iç âleminde, eski ve aykırı alışkanlıkları devam eder... Falancaoğlunun dış görünüşü ise; otoriteyi, rehberliği, kutsallığı ve toplumsal normlara tam uyumu temsil eder...
Birinin, sürekli diğer bir bireye görev ve sorumluluk yüklemesi ve ondan beklenen bir rolü oynamasını istemesi, doğru bir yaklaşım değil... Böylesine dizayn edilen bir kişi, kendi gerçeği ile topluma sunduğu yalan arasında sıkışıp kalır... Bu, bilişsel çelişkiye yol açar... Falancaoğlu etiketiyle yaşayan ve kendi olamayan biri, kendiyle yüzleşmeden kaçar, gerçek dünya ile kendi kimliği, kişiliği arasına duvar örer... Temsil ettiği tüm değerlere olan inancını kaybeder... Kurumlara ve kutsallara duyulan saygı aşınır... Bunun üstesinden gelebilmek için; falancaoğlu olmaya çabalamak yerine, özüne, sözüne ve kadim medeniyet değerlerine bağlı olmak gerek... Nasıl mı? “Göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.” (Mevlâna Celaleddin-i Rumi) sözünün gereğini doğru yerine getirerek... Bütün mesele; birinin oğlu/kızı olmanın, sadece aidiyet olduğunu bilmek... Falancaoğlu olmak; gerçek kimliğimizi, kişiliğimizi, karakterimizi, karizmamızı yansıtmaz... İnsan olmak, insan kalabilmektir gerçek kimliğimiz, kişiliğimiz, karakterimiz ve karizmamız... Mâlum, şanlı tarihimizde pek çok isim, babasının gölgesinde anılmış... Meselâ, Fatih Sultan Mehmed, bir padişahın oğluydu; ancak ‘Fatih’ unvanını kendi iradesiyle kazandı... Mühim olan, falancaoğlu olmanın ötesine adım atabilmesi, ‘Fatih’ olabilmesi... İnsanın, kendisi olabilmesi... İnsanın, kendisi olabilmesi, verilen kimliği aşması... Biyolojik bağın ötesine geçip bilinçli bir seçim yapabilmesi... ‘Ne mutlu’ diye başlayan kimlik onayının, insan olamadıkça bir değeri yok... “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takvâdan başka üstünlüğü yoktur.” (Hadis-i Şerif, veda hutbesinden)...
Kendimiz olabilmek; “Ben kimim?” sorusunu sormakla başlar... Babadan geleni körü körüne tekrar etmek değil, süzmek ve seçmekle şekillenir... Babadan gelen mirası taşımakla değil, mirasa yön vermekle olgunlaşır... Kendimiz olmak; ailemize rağmen doğruyu savunmaktır, ailemizin birikimlerini ve değerlerini daha ileriye taşımaktır... Falancaoğlu olmak ya da olmamak... Esas olan, gölge mi, kök mü olmaya karar vermek... Falanca, falancaoğlunda ya gölge olur ya da kök olur... İnsan olunca, insan kalabilince, aile olsa da olmasa da, ailenin kıymeti bilinir... Hakiki denge ve asıl olgunluk, ‘birinin oğlu/kızı’ olmayı inkâr etmeden kişinin kendi olabilmesidir... Ne kökten kopmak, ne de körü körüne teslim olmak... Bu; kişinin kendi sesini bulurken, kökünü inkâr etmemesi, özüne bağlı kalması... Selam, sevgi ve saygılarımla.







